TİLKİ TİLKİ SAAT KAÇ?-3 (devam)
21
ARZU
Uykumun arasında hayal meyal kapının çaldığını duydum. Gün yeni ışıyordu, demek ki sabah yedi filan olmalıydı. Gidip kapıyı açtım, Murat’ın geldiğini anlamıştım. Yüzü allak bullak olmuş bir şekilde içeri girdi.
—Hoş geldin sevgilim. Ne oldu, kötü bir şey mi var?
—Sorma, bazı sorunlar oldu?
—Nasıl yani. Yoksa kasayı mı açamadınız?
—Yok, onu açtık.
—Kasada mücevherler mi yoktu?
—Hepsi vardı, eksiksiz. Hatta başka şeyler de vardı. Neyse boş ver şimdi bunları, bir çay koy da kahvaltı edelim.
—Tamam, gel mutfağa geçelim.
Birlikte mutfağa girdik. Çaydanlığa su koyup, saate baktım.
—Saat daha erken. Biraz dinlen istersen.
Murat, beni haftalardır görmemiş gibi yakalayıp, sarmaladı. Yanağını okşadım.
—Hiç uyumadın galiba?
—Yok, biraz uyudum da...
Kollarını gevşetip beni serbest bıraktı. Bir sorun olduğu apaçık belliydi.
—Boş ver şimdi bunu yaa. Mustafa biraz tantana etti işte.
—Neden?
—Sonra konuşuruz. Şu kahvaltıyı bitirelim de. Sen istersen televizyonu bir aç. Sabah ajansını dinleyelim.
Televizyonu açtım, kahvaltı ederken haberleri dinledik.
—Bizim operasyondan haber teber yoktur. Hadi hayırlısı.
—Mustafa neden tantana etti dedin?
—Ya işte vicdan yaptı. Keşkeydi, meşkeydi, yok öyle yapsaydık falan... Ona kafam takıldı.
—Sen ne dedin?
—‘Hâlâmın taşakları olsaydı, amcam olurdu’ dedim. Ne diyeceğim. Yaa, boş ver bunları gitsin. Sen ne yaptın akşam?
—Siz gittikten sonra televizyon seyredip yattım. Bu akşam bir yere çıkarız diye, erken yatıp dinleneyim dedim.
Ona doğum günüm olduğunu hatırlatmak istemiştim. Önce şaşırdı, bir şeyler söyleyecek gibi oldu. Sonra fikrini değiştirmiş gibi, yüzüme bakıp gülümsedi.
—İyi yapmışsın. Canım sevgilim benim. Bugün senin doğum günün. Benim de en mutlu günüm. Akşam ‘Joy Bar’da oluruz. Sana şahane bir mücevher hediye edicem. Sami Amca’dan...
—Sakın ha, onların hepsi kayıtlıdır poliste. Boşuna riske girmeyelim, deli misin?
—Yok canım. Kraliyet mücevherlerine dokunur muyum hiç. Kasadan süper bir şey daha çıktı. Görünce delireceksin.
—Ne çıktı, Allah aşkına söyle?
—Sürpriz yapacağım, söylemem.
—Söyle, çünkü isteyip istemediğime karar vereceğim.
—Yok yaa. Demek seçmece bunlar. Senin için düşündüğüm şey çok kıymetli bir saat, pırlantalarla bezeli, marka bir saat. Yine bir bakacağım, eğer daha güzel başka bir şey bulursam onu getiririm.
—Harikasın!...
Kahvaltı masasını toplamak üzere kalktım. Murat, banyoya girdi ve gömleğini çıkardı. İçerden bana seslendi.
—Gömleklerimden birini verir misin sevgilim? Üzerimdeki lekelenmiş de.
Dolaptan başka bir gömlek getirip, banyodan çıkan Murat’a verdim. Üzerine giyip, düğmelerini ilikledi. Merak edip lekelenmiş gömleği elime aldım. Göğüs kısmında kahverengi kan lekeleri vardı.
—Ne lekesi olmuş?
—Bilmem. Salça filan galiba.
Omzuma elini koyup, beni kapıya doğru yönlendirdi.
—Hadi ben de eve gidip dinleneyim. Biraz uyuyayım. Akşam dokuz buçukta filan barda buluşuruz.
Kapının önünde beni öptü.
—Akşam şık görmek istiyorum seni. Ne giyeceksin? Ben de ona uygun giyinirim.
—Sen söyle.
—Yeni aldığımız mavi spor ceketinle gel.
—Tamam, hoşça kal.
Ardından tekrar banyoya girip, gömleğini kirli sepetinden çıkardım. Üzerinde, kurumuş kan lekesi olduğuna şimdi kesinlikle emin olmuştum.
Caner, bu anlattıklarımı üzüntüyle dinledi. O, benim kötülüğümü istemiyordu. Beni hapse tıkmak arzusunu taşımadığını, neredeyse yarım saat önce, sevgi ve hüzün dolu bakışlarından anlamıştım. Bir dakika kadar suskun kaldık. Sonra birden, benden şüpheleniyor gibi bir tavır içine girdi. Belki de duruma bir çözüm arıyordu.
—Murat sana dün akşam olanların ayrıntısını anlatmadı demek. O kan lekesinin nasıl olduğuna dair hiç bir şey konuşmadınız.
Ne demek istediğini anlamadım. Doğruyu söylüyordum, o kanın Mustafa ile Murat’ın kendi aralarında geçen bir olay sonucu oluştuğunu düşünmüştüm.
—Hayır anlatmadı. Ama tabiî ki ben ters giden bir şeyler olduğunu ve gecenin zor geçtiğini anlamıştım. ‘Bu zorluklar doğal olmalı’ dedim kendi kendime, hırsızlıkla bile olsa, para kolay kazanılmıyor.
Caner, yüzüme şüpheyle bakmaktan vazgeçti. Bu işte, merak ettiğim bazı ayrıntılar vardı. Bir sohbet ortamı yaratmak için, bu kez ben ona sormayı denedim.
—Sen polissin değil mi?
Caner, ondan hiç beklemediğim bir kabalıkla karşılık verdi.
—Artık soruları ben soruyorum, Arzu. Nasıl bir belânın içine girdiğinin farkında değilsin anlaşılan. Lütfen bana yalansız ve net cevaplar ver; bu senin yararına olacaktır.
—Peki. Tamam. Eğer bana dün gece neler olduğunu bütün ayrıntısıyla anlatırsan, ben de sana bildiklerimi açıklayabilirim. Çünkü bazı şeyleri bilmiyorum, ancak sen anlatırsan, olayları ilişkilendirebilirim.
Caner, yüzüme şüpheyle gülümseyerek baktı. Yalan söylediğimi düşünmesine şaşırdım. Kollarımı iki yana doğru açtım.
—Bazı şeyleri gerçekten bilmiyorum. İnan bana.
Caner, yanağımı okşayıp, beni sakinleştirdi.
—Şimdi inanıyorum sana.
Sonra devam etti.
—Murat ve Mustafa dün gece senden aldığı istihbarat ile Sami Tuzcu’nun evine girdiler. Kasayı açtılar. Tam içindekileri silip süpürüyorlardı ki, Sami bey gitmiş olduğu müzikalden erken çıkıp evine geldi. Mustafa’nın bütün direnişine karşın, Murat onu acımasızca öldürdü. Belki de bunları baştan beri biliyorsun.
Zavallı Sami amcanın öldürüldüğünü bilmiyordum. Arkadaşımın babasının öldürülmesine gerçekten ben mi sebep olmuştum?
Hayır, Murat’ın kanlı gömleğini gördüğümde aklıma gelen şey bu değildi, Mustafa’nın bir kaza sonucu yaralanmış olduğunu düşünmüştüm. Kanlı gömlek ve Sami Tuzcu. Tabiî ya, onun kanıydı. Kendimi tutamayıp ağlamaya başladım.
—Aman Allah’ım, olamaz... Bunu gerçekten bilmiyordum. İnan bana. Evet, Murat’ın hırsızlık yaptığını anlamıştım, ama Billur’un babasını öldürdüğünü bilsem, onu size ben kendim ihbar ederdim. Yemin ederim.
—Murat’ın onu öldürdüğünü bilmediğini az önce anladım. Ama arkadaşının babasının evini, senin verdiğin bilgilerle soyduklarını gayet iyi biliyordun.
Sami amcanın yüzü aklıma geldi, Billur'la ikimize ne kadar iyi davrandığı ve beni ondan hiç ayırmadığı günlerdeki hayaleti. Kendimi ağlamaktan alıkoyamadım.
—Olamaz! Onu nasıl öldürürler, olamaz...
—Ama oldu işte. Sonra da, diğer bütün soygunlarında olduğu gibi, malları aldılar ve Mecidiyeköy’deki ev-ofislerine geldiler. Arkalarında hemen hiç bir iz bırakmadılar. Şu anda, olayın üzerinden yaklaşık yirmi dört saat geçmiş durumda. Başlangıçta, elimizde Sami Bey’in kızı ile yapılmış bir sorgulama dışında, hiçbir şey yoktu. Şimdi ise, olayı bütün detayı ile çözmüş bulunmaktayız.
—Beni nereden buldunuz? Yani neden ben? Mustafa ve Murat hırsızlık yapıyor, siz benim peşime düşüyorsunuz. Nasıl buldunuz beni?
Caner’in cevabı çok yalındı.
—Cinayet gecesinin sabahında, bulabildiğimiz tek şey sendin.
22
ŞEF
Caner’le Arzu’nun içerideki konuşmalarını, artık zorlukla duyar olmuştum. Cehennem uğultusu gibi sesler geliyordu. Kulaklığımı çıkardım, dinleyecek bir şey de kalmamıştı. Kızın, suçun ne kadarına iştirak ettiği çok önemli değildi. Murat olacak puştun kurbanıydı, besbelli. Bu tür hayvanlar, daha çok yalnız yaşayan kadınlardan seçtikleri kurbanlarını önce kullanırlar, sonra da gözlerini kırpmadan harcarlar.
Nihayet bir operasyon daha sona ermek üzereydi. Nereden nereye? Caner’in kıza dediği gibi, gerçekten de, bu sabah karanlığında zavallı Sami Tuzcu’nun evine gittiğimde, elle tutulabilir bir tek ipucu vardı, kızı Billur Solmaz’ın anlattıkları...
Mert ve Serdar’la olayı değerlendirip, toplantımızı bitirdikten sonra, salonun köşesinde ağlayan genç kadına doğru yavaşça yaklaşmıştım. Koltukta bitkin vaziyette oturmaktaydı. Karşısındaki kanepeye geçtim.
—Billur Hanım olanlardan dolayı çok üzgünüz, başınız sağ olsun.
Yüzüme bakıp ağlamayı kesmiş, elindeki kâğıt mendille burnunu kibar bir hareketle sildi. Teşekkür etti.
—Babanızın katilini bulmak için elimizden geleni yapacağız, bundan emin olabilirsiniz. Hemen harekete geçmek istiyoruz. Bu yüzden kendinizi toparlayıp sorularımızı cevaplamanız gerekiyor. Anneniz seyahatteydi, değil mi?
—Teyzemin Florida’daki evine gitmişti, bugün dönecek.
—Babanızın vefatını, biz size haber verinceye kadar, kimseye açıklamayacağınızı biliyor mu?
—Evet, kesinlikle.
—Bize yardımcı olduğunuz için size müteşekkiriz, Billur Hanım. Size, babanızın katilini yakalamak için, elimizden geleni yapacağımıza söz veriyorum. O çok saygıdeğer bir insandı, Allah rahmet eylesin. Şunu unutmayın ki, vereceğiniz en küçük bilgi bile bizim için çok önemli olabilir. Bu üzüntülü gününüzde size rahatsızlık vermek istemezdim, ama mecburuz işte...
Ellerimi yana doğru açıp, çaresizliğimi ifade etmeye çalıştım. Billur Hanım, ne kadar anlayışlı olduğunun sinyalini veren bir jest yaptı başıyla. Daha fazla beklemeden konuya girdim.
—Rica etsem, kasadaki mücevherler hakkında bana biraz bilgi verir misiniz?
—Babam onları bir-iki ay önce, İngiltere’de bir müzayededen satın almıştı. Antika eşyalara çok meraklıydı, herkes bilir. Aslında bu antikalar hakkında çok bir şey bilmiyorum. Saraydan çıkma takılardı bunlar, hem antika değerleri vardı hem de mücevher olarak çok kıymetliydiler.
—Babanız böyle kıymetli eşyaları evdeki kasada mı tutardı?
—Hayır. Açıkçası daha önce böyle bir koleksiyon hiç satın almamıştı. Babam, topladığı resim ve heykelleri, gördüğünüz gibi, evin duvarlarına asar, mobilyaları da yine evde kullanırdı. Başka değerli evrak ve objelerini nerede tutardı, doğrusu bilmiyorum.
Billur Solmaz duraklayıp iç geçirdi. Güçlükle konuşuyor gibiydi.
—Bu mücevher koleksiyonunun ise replikaları vardı, yine aynı yerden alınmıştı. Yani koleksiyonun eki olarak. Onlar da annemin odasında, dolabında duruyor. Dolap kilitli filan değil...
Hırsızlık Masası’ndakiler belki böyle şeyleri daha iyi biliyor olabilirler, ancak ben, ‘replika’nın –bir zamanlar görmüş olduğum bilim-kurgu filminde olduğu gibi– insan benzeri robotları tanımlamak için kullanılan bir kelime olduğunu falan düşünüyordum.
—Taklitleri yani.
—Replika biraz farklı. Böyle değerli mücevherlerin saraydaki davetlerde takılmak üzere mutlaka tıpkıları imal edilirmiş. Değersiz madenden yapılmış imitasyonları filan değil, yine altın montürlü, ama nispeten değersiz taşlardan, usta mücevheratçıların yaptığı sahteleri.
—Allah Allah, ne gerek varmış böyle şeye?
—Herhâlde orijinallerine bir şey olmasın, ama takı olarak da kullanılabilsinler diye.
—Biliyorsunuz, hırsızlar annenizin dolabındaki replikalara dokunmamışlar. Garip ama gerçek... Bu koleksiyonun piyasa değeri hakkında bildiklerinizi bana söyler misiniz?
—Babam, Londra’daki şu ünlü müzayede evinden sekiz yüz altmış bin sterline aldığını söyledi. Satın alma hikâyesinin, babamın anlattığı bu kısmını biliyorum, bir de bu koleksiyonun tarihsel hikâyesini. İşte hepsi bu kadar.
Vay canına. Kafamdan bu meblâğı önce dolara, sonra da bizim paraya çevirdim. Meblâğ, hırsız olan-olmayan herkesi tahrik edebilecek bir rakamdı doğrusu. Parasal hesapları bir kenara bırakıp, esas sormak istediğim şey için bir girizgâhta bulundum.
—Tabiî ki İngiltere’deki müzayede fiyatları ile İstanbul’daki piyasa aynı olmaz, ama buradaki antika meraklılarının bu koleksiyona dünyanın parasını ödeyecekleri kesin. Neyse, babanızın almış olduğu bu mücevherlerden, nerede muhafaza edildiklerinden kimlerin haberi vardı?
—Benim bildiğim kadarıyla annemin, benim, teyzemin ve sigortacıların dışında kimsenin yoktu.
Soruyu evirip çevirip, başka kelimelerle tekrarladım, ama bir faydası olmadı. Billur Hanım, aileden başka kimsenin haberi olmadığında ısrar ediyordu.
—Bu mümkün görünmüyor. Hırsız ya da hırsızlar-ki babanız eve erken gelince onu öldürmek zorunda kaldılar- kasanın yeri dâhil, her şeyi biliyorlardı. Neyin peşinde oldukları aşikârdı. Tesadüfen soyguna gelmiş olamazlar. Bu konuyu bir kez daha düşünmenizi istiyorum.
Ne yazık ki, Billur Hanım kilitlenip, suskunluğa gömüldü. Sadece başını iki yana sallayıp ‘bilmiyorum’ demekle yetindi. Söylemiş olduğum gerekçeleri, biraz daha detaylandırarak, yeniden sormak mecburiyetinde kaldım.
—Bir şey daha var. Katiller bu evi, adresi, bahçedeki köpeği, müştemilâttaki hizmetkârları, elektrik kofrasının yerini, evin içini ve hatta babanızın bir müzikale gitmiş olduğunu ve saat kaçta döneceğini dahi biliyorlardı. Bilmedikleri tek şey, babanızın oyundan sıkılıp, yarısında çıkmış olmasıydı. Onu, bu yüzden öldürmek zorunda kaldılar.
Bu sefer söylediklerim Billur Hanım’a bir şeyler hatırlatmış olmalıydı ki, zavallıcık ağlamaya başladı.
—Annem, kocam ve benden başka. Bir de... Yok, o olamaz...
Galiba bir şeyler hatırlamıştı. Bu, beni epeyce heyecanlandırdı.
—Kim olamaz? Olamaz diye bir şey yok bu dünyada, Billur Hanım. Bana ne biliyorsanız anlatın lütfen.
Yine aynı kibarlıkla burnunu sildi. Bu kadar kısa bir duraklamaya bile dayanacak sabrım kalmadığından, yüzümü ona yaklaştırıp, babacan bir tavırla omzunu tuttum. Billur Solmaz devam etti.
—Bir arkadaşıma rastlamıştım kuaförde... On gün kadar önce... Ama çocukluktan tanırım onu. Çok iyi kalpli bir kızdır. Parada pulda gözü olan biri değildir, öyle şey yapmaz.
İşte aradığım şey buydu. Çocuk gibi sevinmiştim, heyecanımı belli etmemek için dudağımı ısırdım.
—İsmi ve adresi nedir?
—Bana kartını vermişti. Biraz izin verirseniz bulurum.
Çantasını karıştırdı, bir kartvizitlik çıkardı ve taramaya başladı.
—İşte burada...
Uzattığı kartta ‘Arzu Alev - Ressam’ yazıyordu, iş adresi ve telefonu vardı. Her zaman yaptığım gibi, kartın arkasını çevirdim; el yazısı ile cep telefonu yazılmıştı.
—Bu Arzu Hanım’ın cep numarası değil mi? Yazıyı kendisi mi yazdı?
Başıyla evetledi. Karta tekrar bakıp sorguya devam ettim.
—Bana onun hakkında bütün bildiklerinizi anlatır mısınız?
—Neredeyse on yıldır görmüyordum onu. Kolejden arkadaşımdı. O zaman birbirimize çok yakındık. Hafta sonları bizim evde kalırdık. Güzel, sarışın ve alımlı bir kızdır. Akademide resim okudu. Henüz evlenmemiş, ama bir nişanlısı olduğunu söyledi. Başka...
Biraz düşündükten sonra devam etti.
—Başka da onun hakkında, sizin için önemli olabilecek bir şey bilmiyorum.
Bizim için, tek bir Allahın cezası kelime bile öyle ölümcül öneme sahip olabilirdi ki, bilseydi Billur Hanım’ın beyni uçardı.
—Nereli bu kız, ailesi kimdir?
—Haa, İzmir’den gelmişti bizim okula. Ailesi galiba hâlâ orada. Okuldayken teyzesinde kalıyordu, sonra yatılı oldu. Çok kültürlü ve yetenekli bir kızdı, babası da öyle bir adamdı. Bir mimardı.
—Peki, aranızda geçen konuşmayı anlatır mısınız?
—Ya yok aslında. Üç-beş dakika, nasılsın, iyi misin filan. Sonra kolyem dikkatini çekti, ben de anlattım.
Konuşmayı bitirmiş olduğunu ifade eden bir jest yapıp, çantasına davranır gibi oldu. Sonra yüzüme baktı, benim onu kıpırdamadan dinlediğimi gördü.
—Nasıl yani?
Konuşmaya isteksizleşmişti.
—İşte babamın satın aldığını filan. Koleksiyondan da bahsettim galiba. Bazen lüzumsuz gevezelik yapıyorum ya...
Bu defa, Arzu ile yapmış olduğu gereksiz konuşmadan dolayı, kendini sorgulamaya başlamış olmalıydı. Duraklamasına karşılık olarak, devam etmesini sağlayacak sorularımı sordum.
—Koleksiyonun nerede durduğunu, kasayı filan?
—Öyle şeyler söylemedim.
Hatırlamaya çalışır gibi durakladı.
—Ama zaten, Arzu bizim evi avucunun içi gibi bilirdi. Kolejdeyken hafta sonu bizde kaldığı çok olmuştur. Babamın evdeki kasasının, salondaki tablonun arkasında olduğu, bir sır değildi.
İşte bu!... Tünelin ucunda bir ışık görmüştüm sonunda. Bu konuşma aslında bir ipucu değeri bile taşımayabilirdi, ama Allah kahretsin, elimizde başka bir şey yoktu ve ancak sıfır noktasında olmaktan bir adım öne geçmiştik. Hiç yoktan daha iyiydik.
Ulan Kemal dedim kendime, sen var ya sen, bir dilsizi bile konuşturursun.
23
MERT
Kriminal’den çıkar çıkmaz şefi aradım. Sesi bomba gibiydi.
—Mert, nasıl gidiyor?
—Tamam, suç âletinin üzerindeki kan Sami Tuzcu’nun kan grubuyla tutuyor. Şimdi lâboratuardan çıktık. Tornavidanın üzerinde parmak izi yok, ama naylon torbadaki kurumuş kanların üzerinde tespit edilebilir bir iz bulmuşlar. O da pozitif çıkacak mutlaka. Kriminal’deki Yücel, biliyorsun hiç yanılmaz. Hani şu yeni aldıkları ultraviyole tarayıcıyla hemen fotoğraf alıp, Murat Gümüşlü’nün parmak iziyle karşılaştırdı. Tabiî sadece göz kararıyla baktı ve ‘tamam, budur’ dedi. Kesin parmak izi karşılaştırmalarını yarın, DNA sonuçlarını ise haftaya verecekler. Rapor ile birlikte...
—Çok güzel. Dinle şimdi Mert.
—Söyle şefim.
—Arzu Hanım’ın evinde Murat’ın Sami Bey’i şişlerken giymiş olduğu gömlek var. Üzerinde kan lekesi duruyormuş. Onu hemen alıp tahlile verin. En önemli kanıtlardan biri de o olacak.
—Tamam şefim. Artık daha ne olsun. Bunlar, o hayvanı ömür boyu hapse tıktırır.
—Arzu Hanım’ın ev adresini biliyorsunuz.
—Evet, gündüz gitmiştik oraya.
—Anahtarı yok sizde, kapıyı Mustafa’ya açtırın. Sadece gömleği alırsınız, laboratuar için acele etmeyin. Yarın veririz. Şu herifi bir an önce alıp, içeri tıkalım. Ne olur ne olmaz. Hemen çıkın oradan.
—Tamam Şef, sen merak etme.
—Sonra da buraya gelin. Toparlanıp dağılalım. Hepiniz perişan oldunuz.
Perişanlık ta ne kelimeydi. Yine de yalan söyledim.
—Yok bir şeyimiz. Merak etmeyin, hemen çıkıyoruz.
—Haydi bakalım.
Telefonu kapayıp, işemeye helâya yollandım. Çay ocağından bir neskahve kapıp, alt kat koridoruna indim. Serdar, Mustafa’yı nezarete koymuş, şubedeki polis memurlarına izahat vermekteydi. Evrakları toparladım, birlikte dışarı çıkıp arabaya bindik.
—Yüzün yorgun görünüyor, komserim.
—Ne o, alay mı ediyorsun?
—Yok, estağfurullah. Ben de öyleyim işte, baksana şu halime.
—Oğlum, sen bekâr olduğun için işin kolay. Şu iş bitse de eve gidip yatsak. İki gün eve gitmeyince, bizim hanım kendime metres tuttum zannediyor.
—Arzu Hanım’ın evinden sonra, bir de gidip o iti tutuklamak lâzım. Bu arada sabah gelen Beşiktaş Olay Yeri’ndekiler âmirlerine ötmüşler, dosyayı görmek istediler. Onları zor atlattım.
—Neyse ki iş daha fazla sarpa sarmadan sonuçlandı. Dua et ki...
Serdar, sözümü keserek yeniden söylenmeye başladı. Feci yorgun, ama aynı derecede mutluydum. Bu yüzden ona kızmadım ve bu küstahlığa bir defa daha izin verdim.
—Yaa, kimseden yardım alamadık, kimselere derdimizi anlatamadık. Neymiş, Caner beyefendi çaktırmadan sorgulama yapacakmış. Bu kadar haksızlık olur mu yaa?...
Sonunda dayanamadım. Her olayda aynı şeyleri duymaktan bezmiştim.
—Çeneni tutmasını öğren artık oğlum. Caner, bu işi usturubuyla yapmasa, olay bu kadar çabuk çözülmezdi. Belki de hiç çözülmezdi.
—Ama hep aynı şey oluyor be komserim. Sanki adam şube müdürüdür. Bizim sokaklarda koşturmaktan anamız ağlıyor. Adam kraliyet ailesinden gelme. Rütbemiz aynı, maaşımız aynı...
—Kes oğlum, kes! Caner’in nerdeyse senin yaşın kadar kıdemi var. Ayrıca biliyorsun, O, Şef’in en gözde adamı...
—Onun başkomiser torpili varsa, bizim de Personel Şube’den torpilimiz var, komserim. Sonunda onu harcıyacam, haberi yok.
—Sen böyle kaşınmaya devam edersen, kendin harcanırsın. Bak benden söylemesi.
—Tamam, kestim. Zaten bu konuyu konuşunca sinirim bozuluyor.
Serdar’ın susması neşeme neşe kattı. Taksim’e varmıştık ve her yer ışıl ışıldı. Etrafıma bakındım ve Allah’ıma şükürler olsun, dedim kendi kendime.
Hayattan daha başka ne isterdim ki?...
24
CANER
Onu sorgulamak hırpalamıştı beni. Hem Arzu’nun suç ortaklığıyla yüz yüze gelmenin, hem de aylardır uzak durduğum bir düşmana yenilmenin kırıcılığını yaşamıştım. Bu gece, en az beş kadeh şarap ve şampanya içmiştim. Kafamın içi karmakarışık olmuştu. Arzu da içiyor olsaydı eğer, dört yıl önce bırakmış olduğum sigaraya yeniden başlayabilirdim bu akşam.
Sorgulamanın sona ermesiyle birlikte, içimde tarifsiz bir sıkıntı oluştu. Bir kez daha, hayatımın ne kadar boş ve anlamsız geçmiş olduğunu düşündüm. Otuz beş yaşında, yirmiden fazla kadınla ilişki yaşayıp, çoğuyla birkaç haftadan öte mutluluk bulamamış, hatta içlerinden en uğursuzuyla evlenip boşanmış, dünyanın en pis işlerinden birini meslek edinmiş, tatminsiz, mutsuz, beş parasız bir zavallı olduğumu bir kez daha hissettim.
Katilin suç ortağı karşımdaydı. Ne kadar güzeldi ve ne kadar masum görünüyordu. Beni cezbeden ve hayatımı geçirmek istediğim kadın buydu aslında; ona da yazık olmuştu, bana da...
Üzüntümü gözlerimde okudu sanki. Kadehinin dibinde kalan yakut renkli sıvıyı, aynı renkteki güzel dudaklarının aralığından içeri yolladı. Elini, barın üzerinde duran elimin üzerine koyup, yumuşacık, puslu sesiyle konuşmaya başladı.
—Beni bu sabah bulmuştun. Ama neden beni karakola çekip sorgulamadığını anlayamadım. Bütün bu olanlar bir oyun gibi...
Sonra içtenlikle güldü.
—Yok canım, gerçekten böyle bir oyun hazırlamış olamazsınız. Pasta, şampanyalar, video klipler falan... İnanamıyorum bu yaptıklarına. Neden beni doğrudan sorgulamadın?
Başına gelecekleri bildiği halde, soğukkanlılığını koruyor olması şaşırttı beni. Derin bir nefes aldım. Aslında konuşmak istemiyordum, yine de açıklama gereği hissettim.
—Seni merkeze alıp sorgulasam, bana hiçbir şey söylemezdin. Konuşmalarımız büyük ihtimalle şöyle olacaktı; ‘Murat’ı tanıyor musun? Tanıyorum, harika bir insandır. Dün gece neredeydi? Evde birlikteydik, hatta Mustafa isimli bir dostumuz da bizimleydi.’ Üstelik bu sorguyu yapabilmem için, bir sürü hukukî prosedürden geçmemiz gerekirdi. Polis, senin filmlerde gördüğün gibi, her önüne geleni odaya alıp, konuşturamaz öyle...
Elimi yanağına koyup okşamaktan alamadım kendimi. O kadar gariban bakıyordu ki.
—Orada çok da hırpalanmış olurdun. Konuşsan bile, buradaki gibi sonuç alamayabilirdik.
—Peki, beni kandırmış olmak, sana ilgi duymuş bir kadının zayıflığından yararlanmak, rahatsız etmedi mi seni?
Rahatsız ediyor olmalıydı ki, sorusuna gereksiz sertlikte bir tavırla karşılık verdim.
—Bana bu sitemleri yapmadan önce, bir hırsız ve katilin suç ortağı olduğunu hatırlatmak isterim sana, Arzu.
—Ama sana tüm olanları içtenlikle anlattım. Evet, Murat’ın aklına Sami Bey’in evini soyma fikrini benim sokmuş olduğum açık bir gerçek, ama evin şekli şemaili, adamın hayat tarzı, karısının yurt dışında olması gibi bir sürü başka bilgiyi ‘benim’ sağladığım anlamına gelir mi bu?...
—Murat’ın, soygun projesini senden aldığı bilgilerle geliştirdiği kesin. Adrese gitti, tespit yaptı, fotoğraf çekti. Ayrıca, sağdan-soldan ek bilgiler alması da zor değil ki. Sami Tuzcu’nun karısı, Amerika’daki ablasına ziyarete, evdeki iki hizmetkâr ile kalan Sami Bey ise, açılışına davet edildiği ve sonra sıkılıp eve erken döneceği bir müzikale gitmişti. Bütün bunları; evin içini, alârm ile kasanın yerini ve kasanın içerisinde ne olduğunun bilgisini, Murat’a senden başka kim sağlayabilirdi, Arzu?
Belki de Murat’a söylediklerinin nerede kullanılacağını anlamamıştı. Böyle bir olasılık olabilir miydi? İnsan, olmasını istediği şeylere önce kendini inandırmak ister. Sanki aklımda onun lehine bir şüphenin oluşmuş olduğunu anlamış gibi, kendini acındırma konuşmaları yapmaya başlamıştı. Haklıydı bir bakıma, gerçekten üzülmeye başlamıştım onun için. Ne var ki, merhamet körlüğünün rasyonel düşünmemi engelleyebileceği bir duruma gelmeyecek kadar deneyimli bir polistim.
—Bu olayda senin bilmediğini ve bulaşmadığını anladığım tek bir şey var; Murat’ın Sami Bey’i öldürmüş olması...
Arzu, yavru bir kedi gibi ürkekleşti birden ve yamacıma sokuldu.
—Peki, beni nasıl buldun? Billur, bu mücevherlerin öyküsünü eminim başkalarına da anlatmıştır. Onlardan niye şüphelenmedin?
Bazı insanlara kendisi ile ilgili gerçekleri hiç gizlemeden, bütün çıplaklığıyla anlatmak iyidir; onu kendine getirir.
—Billur’un, senden başka, karanlık çetelere bulaşmış arkadaşı yoktu, Arzu. Sabah Şef beni aradı. Ayıptır söylemesi, Emniyet Âmirliği’nde, sorgulama konusunda şöhret yapmış bir polisimdir ben. Bana sadece olayı anlattı, ismini, geçmişine ait öğrendiklerini ve atölyenin adresini verdi.
—Neden atölyeye gelip benimle konuşmadın? Seni tanısaydım her şeyi anlatırdım. Beni bu bataktan kurtarmanı sağlamak için, ne sorsan anlatırdım.
—O zaman yapmazdın. Ayrıca, senin işin ne kadarına karıştığını da bilmiyordum. Ortada hiçbir ipucu yoktu. Hoş, ipucu olsa da, söylediğim gibi, insanları öyle kolayca içeri alamazsın ya. Nişanlın Murat ile akşam burada buluşacaktınız. Sabah saatlerinden, buraya gelinceye kadar atölyeni izledim, seninle ilgili bilgi topladım.
Antikacı Ali’nin dükkânında, ondan nasıl bilgi aldığımı ve bu bilgileri olayla nasıl ilişkilendirdiğimi anlattım.
—Çevrendekilerle, neredeyse hiç yakınlık kurmamış olduğunu anladım. Bu da işimizi zorlaştıran bir şeydi. Öğleden sonra sen geldin. Seni işkillendirmeyecek birini bulamadığımdan, yan tarafındaki çay ocağındaki çırağı ayarladım, hiç olmazsa konuşmalarını dinleyelim diye... Çocuğun yapıştırdığı mikrofon, hâlâ masanın altında duruyordur.
—Atölye’de kimseyle bir şey konuşmadım ki. Yalnızca gece buraya geleceğimi bir arkadaşıma telefonda söyledim, hepsi bu...
—Bu yeterliydi zaten, Arzu. Sonra bendeniz alıcı-vericiler kuşanıp, senin yanına geldim, bildiğin gibi işte...
Elimi kazağımın yakasına sokup, telsiz mikrofonun kapsülünü dışarı çıkardım. Konuşmalarımızın daha ötesini kimse dinlemese de olurdu ve hatta daha iyi olurdu. Sağ kulağımda takılı olan, bir kibrit başı büyüklüğündeki alıcıyı da söktüm, dışarıdan gelmesini beklediğim bilgilerin hepsini ulaştırmışlardı bana.
—Bunlara ihtiyacımız kalmadı.
—Sen neden polis oldun ki Caner? Keşke yıllar önce karşıma çıksaydın. O zaman belki senin de şansın değişirdi.
—Belki de haklısın. Aslında benden polis filan olmaz. Ne doğru düzgün silah kullanabilirim, ne de dövüşmesini bilirim. Suçluya tokat bile atamam. Bu yüzden, ben bu tür ‘özel ve tuhaf’ işlere bakarım yalnızca...
Ona yapmış olduğum gösteri, her şeye rağmen hoşuna gitmiş olmalıydı ki, Arzu, içten gelen bir sevinçle boynuma sarıldı.
—Gerçekten müthiş bir adamsın sen. Merak ettim doğrusu, Murat’ın bana ne hediye getireceğini nasıl anladın?
—Murat, muhakkak ki sana o kasadan bir doğumgünü hediyesi getirecekti. Senin için seçmiş olduğu saatin, diğer değerli eşyalar ve mücevherler gibi, Sami Bey’in yaptırdığı sigorta poliçesinde kayıtlı bulunduğundan habersizdi. İşte benim ustalığım da burada; o zaman adını dahi bilmediğim soyguncunun sana o saati getireceğini sezinledim. Yalnızca listeye baktım ve doğru tahmin ettim. Tıpkı Murat’ın atölyene o tabloları getirdiğinde ne teklif etmiş olabileceğini tahmin etmiş olduğum gibi...
Beni hayranlıkla dinliyordu. İyice gövdemin içine sokulmuş, yukarıdan aşağı bana bakıyordu. Sıcaklığı tahrik ediciydi, ama ben, işim esnasında aşka karışmanın cefasını yıllarca çekmiş, en başarılı işlerimin sonunda benzer nedenlerle cezalandırılmış biriydim.
Ahh, tövbekâr olduğum öyle çok şey vardı ki. Kendime uyguladığım baskı, sıradan ama düzgün bir hayat sağlıyordu. Ne var ki, bu yaşadığıma hayat denemezdi.
Arzu, parmağıyla dudağıma dokundu. Sonra kulağıma doğru yükselip içine fısıldadı.
—Sana neredeyse ilk görüşte âşık olduğumu söylemeliyim. Beni hapse atacağını bilsem de, bunu sana söylemek istedim. Keşke başka bir yerde, başka bir zaman karşılaşsaydık. Ama benim kaderim buymuş.
Arzu’nun aşk sözcüklerine karşılık veremedim, vermemem gerekiyordu. Sadece, dudaklarımda gezinen parmağını tutup öptüm. Sonra da ona, hikâyenin geri kalan kısmını anlattım.
—Tahminlerimin doğru olduğunun onayı kulağıma, daha doğrusu kulaklığıma geldikçe işin nasıl gerçekleştiğini merak eder oldum. Senin gibi güzel, kültürlü ve akıllı bir kadın Murat gibi sahtekâr ve aşağılık bir suçluya neden gönül versin? Onunla iş birliğinin sınırları neydi? Ona verdiğin bilgilerin nelere sebep olabileceğinin farkında değil miydin?
Zavallıcık, birdenbire gözyaşlarına boğuldu. Hıçkırıklarla sarsılıyor, sıkıca birbirine kilitlediği kirpikleri kazağımı delip göğsüme batıyor, ucundan akan gözyaşları tenimi ıslatıyordu. Sonra yavaşça göğsümden ayrıldı ve yukarıya doğru baktı. Makyajı akmış haliyle daha kadınsı ve güzel olmuştu.
—Caner, benim hayatım kaydı. Bunu hak edecek bir şey yapmadım ben. Ona inandım ve güvendim sadece. Aptalım ben. Evet, aptallar başına gelene katlanırlar diyorsan, haklısın.
Arzu, beni kandırmak veya kendini acındırmak için söylemiyordu bütün bunları. Gerçekten de en akıllı insanın bile, bazı durumlarda ne kadar aptallaştığı bilinen bir gerçektir. Hepimiz hayatın içinde görmedik mi, yaşamadık mı bunları? Basiretimiz bağlanıp, en kritik zamanlarda, en aptalca davranışlarda bulunup, başlarımızı en olmadık belâlara sokmadık mı?
—Aptal olmadığını biliyorsun.
Başını yavaşça öne eğdi, iç geçirerek burnunu çekti. Sonra tekrar yukarı kaldırıp bütün güzelliğiyle ve masumiyetiyle bana bakıp sordu.
—Şimdi beni tutuklayacak mısın?
Ona ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Eğer Şef’i ikna edebilirsem, yazacağımız ifade tutanaklarında Arzu’nun suçunun büyük bölümünü gizleyebilirdik. Bunun ötesinde, alacağı ceza adlî savunmasına ve yargıcın insafına kalırdı. Ayrıca, onun tutuksuz yargılanmasını sağlayabilecek bir dümen çevirme olanağımız vardı. Ama bu gece Arzu’ya bunları söyleyemezdim. Ne kadar içkili olsam da, böyle bir taahhütte bulunmamın hatalı bir davranış olacağının bilincindeydim. Bu yüzden topu taca attım.
—İnan, bu sorunun cevabını henüz bulabilmiş değilim.
Sessize almış olduğum cep telefonum titreşti, Şef beni arıyordu. Operasyon bitmişti, hep birlikte merkeze gidebilirdik.
—Hayırlı olsun ve de hepimize geçmiş olsun. Siz gidin, ben birazdan oraya gelirim. Arzu hanımefendiyi ise burada benimle bırakırsanız memnun olurum. İşlem tamam. Ancak onunla henüz sona ermemiş bir oyunumuz var.
Kulağımda telefon, makyajı iyice dağılmış güzel yüzüne doğru yaklaştım. Dayanamayıp, dudaklarına parmağımla dokundum.
—Arzu hanım, oyunumuzun adı neydi?...
Arzu’nun oyun oynayacak hâli kalmamıştı.
25
MURAT
Korkunç rüyalar gördüm. Çoğunu hatırlamıyorum, ama uyanmadan az önce gördüğüm en sonuncusu; bütün ağırlığıyla göğsüme çöreklenmiş kapkara bir kurt köpeğinin gırtlağımdan koparmış olduğu kanlı et ve kıkırdak parçalarını gözümün önünde çatır çatır yemesiydi. Alnımın hemen karşısındaki ağzı, kırmızı gözlerinin altında, sipsivri kanlı dişlerle çevriliydi. Ve kara bir kuyuya benzeyen o korkunç ağzın bok gibi koktuğunu hatırlıyorum.
Sonrasında, nerede olduğu bilinmez bir yerde, kusarak kendime geldim. Soğuk terler boşalıyordu sırtımdan. Üstüm başım toz içerisinde, karanlık ve pis bir odadaki kalorifer borusuna iki elime bağlı bir kelepçeyle tutturulmuş olduğumu fark ettim. Kendime yabancılaşmış bir hırıltıdan ibaret sesim, ta uzaklardan bir yerden kulağıma gelir gibi oldu.
—Neresi burası yaa?
Boğazımı temizleyip bağırdım.
—Kimse yok muu? Heeyy!!
Bir yankılanma filan olmadı, bulunduğum yer küçük bir oda olmalıydı. Çok uzakta olmayan bir yerlerden yoğun sokak sesi geliyordu. Yine midem bulandı, sapsarı ve acı safra kustum yerlere. Dizlerimi duvara dayayıp, bağlı bulunduğum boruyu çekerek koparmaya çalıştım. Başarılı olamadım. Ağzıma burnuma giren terlerim genzime kaçtı, nefes nefese kaldım öksürmekten. Bütün gücümle kelepçelere asılıp, tekrar bağırdım.
—Çıkarın beni buradan!... Kimse yok mu?!...
Etrafı kolaçan ettikten sonra, bu rezil hücreye nasıl olup da düştüğümün hikâyesini hatırlamak için, hafızamı ölesiye zorladım. Kopuk filmler vardı gözlerimin önünde. O yamuk burunlu köpek herif sokmuştu beni buraya.
Nasıl da gaflete düşüp kapak kâğıdına pişti vermiştim, ahh. Onu hatırladım. Kapıdaki iri yarı yavşağı da hatırladım, polis miydi bu herifler?
Yok canım, nereden bulacaktı polis beni? Yoksa?...
Bulunduğum odanın içerisi, çöp ve pislik dışında, boştu. Oda kapısının bulunduğu cephenin köşesindeki zeminden tavana geçip giden bir metal boruya bağlıydım ve erişebileceğim alan, boyumla sınırlıydı. Karşımdaki iki giyotin pencere sokağa bakıyordu. Dışarıda yürüyen insanlardan uzun boylu olanların saçlarını görebiliyordum yalnızca. Ancak sokak o kadar gürültülüydü ki, bağırarak kimseye ulaşabilme imkânım yoktu.
Alaşımlı metalden yapılmış kalın kalorifer borusu, bel hizasında eski döküm bir radyatöre bağlanmıştı ve o da çekerek koparılacak gibi bir şey değildi.
Beni nasıl da faka bastırmışlardı o puştlar...
Midem yine bulanıyor, başım dönüyor ve gözlerim kararıyordu. Yere çömelmek zorunda kaldım. Gözlerimi kapayıp vücudumun kasılmalarının geçmesini bekledim azıcık. Saatime bile zorlukla baktım, on ikiyi geçiyordu. Demek ki, iki buçuk saatten beri burada baygın yatıyordum. Üzerimdeki ceketi de çıkarmışlardı. Odanın sağındaki pencereden bölük pörçük içeri giren far ve neon ışıklarında, mavi renkli ceketimin odanın ortasında bir yerde atılıp bırakılmış olduğunu gördüm. Hayal meyal...
Beni soymuştu demek şerefsizler. Tamam da. Neden paketleyip, böylece burada bırakmışlardı? Öldürmemişlerdi, kodese atmamışlardı. Neden?
Gücümü toplayıp, zorlukla doğruldum. Bacaklarım titriyordu. Kafayı çalıştırıp, bir an önce buradan palamarı koparmanın bir yolunu bulmalıydım. Yerlerde boruyu parçalayabileceğim sert bir cisim bakındım.
Gözlerim karanlığa iyice alışmıştı. Yere yatıp, bacaklarımı odanın ortasına doğru uzattım. Bir pergel gibi çöpleri süpürmeye başladım. Bir kaç tahta, kâğıt ve tuğla parçasından başka ele gelen bir şey yoktu, onları da kendime doğru çektim. Odanın bana göre sol cephesinde, pencerenin bulunduğu köşeye doğru bir çöp öbeği bulunduğunu fark ettim. İçinde ne olduğu görünmüyordu. Üstelik burası, uzanabileceğim bir bölge değildi. Biraz düşündüm ve tek şansımın bu çöpün altından bir şeyler çıkması olduğunu anladım.
Az önce bulmuş olduğum tahta parçalarından uzunca olanını, iki ayağımın arasına kıstırıp sürüyerek, çöp öbeğine zorlukla ulaştırdım. Kelepçeler bileklerimi kesmeye başlamıştı. Çöpleri, tahta parçasıyla yarım yamalak da olsa süpürdüm. Tahta, ağırca bir nesneye takılır gibi oldu. Bin bir zorlukla kendime doğru çektim onu. Sonra tahtayı bırakıp, ayağımla, görebileceğim kadar yanıma aldım.
Pencerenin denizliğinden kopmuş, el büyüklüğünde kalın, beyaz bir mermer parçasıydı bu. Taşı iki elimle kavrayıp, kalorifer borusunu duvara bağlayan kelepçeye bütün gücümle vurmaya başladım. Aklıma beni buraya tıkan pezevengin suratı geliyor, bağlantı yerine her vuruşumda, ağzının burnunun dağıldığını hayal ediyordum. Sonra o Arzu karısını, polislere beni anlatırken görüyordum.
Allah kahretsin o herifleri! O orospu karı öttü, biliyorum.
Yüzümde biriken ter duvarlara sıçrıyor, kurumuş ağzımın kenarlarında köpükler oluşuyor, vurdukça kendimi düşünmekten ve homurdanmaktan alıkoyamıyordum.
Başkası olamaz; Mustafa buraya geleceğimi bilmiyordu.
Aslında hata bendeydi, Arzu’nun işini bu sabah görmeliydim. Sen artık yaşlanmışsın Murat, çabuk hareket etme yeteneğini kaybetmişsin.
Taşı, borunun bağlantı noktasına deli gibi vurmaya başladım. Kopan mermer parçaları kıvılcımlanıyor, gözlerime sıçrıyor, kirpiklerimi yakıyordu.
—Hepsini öldürücem!
Mermerin kırılan kısmı bir bıçak gibi keskinleşmiş, parmaklarımın boğumlarına dalmıştı. Ellerimden fışkıran kanlarla birlikte, borunun kelepçesi dağılarak kırıldı.
Yemin ederim, o puştun suratını orada, taşın inip durduğu yerde gördüm. Kalorifer borusunun desteğini yok etmiştim. Ayaklarımı duvara dayayıp, kelepçenin zincirine asıldım. Boru çatırdamaya başladı. İkinci çekişimde, duvardaki sıva parçalarıyla birlikte, üstteki eklem yerinden koptu. Dişlerimi sıkarak, gözlerimi kapadım. Kendimi bütün gücümle bağırmaktan alıkoyamıyordum artık.
—Hepsiniii!!!
İki elimi birbirine bağlamış kelepçelerle, kanlı ellerimi ve üstümü başımı, yerdeki pis gazete kâğıdı parçalarıyla –yapabildiğim kadar– temizledim. Heyecandan ve soğuktan titriyordum. Üzerimden çıkarılarak yere atılmış olan ceketimi alıp, ceplerine baktım. Her şeyim çalınmıştı. İki elimi birbirine bağlamış olan kelepçeler sebebiyle üzerime giyemedim. Kaptım ve sokağa fırladım.
Şimdi ne yapıp edip sığınağıma varmalıydım.
26
ŞEF
Asayiş şubede bir vakanın sonuçlanması, dosyanın adliyeye gitmesi, ya da kapanarak tozlu arşiv raflarına kaldırılması demektir. Soruşturma, bu sonuç aşamasına gelinceye kadar, bir sürü merhaleden geçer. Sonun başlangıcı dediğimiz aşama, -yani bizim işimizin sonu- zanlı ile birlikte tüm ifade, tespit ve delilleri içeren dosyanın savcılığa teslim edilmesidir.
Şimdi burada, Joy Bar’ın resepsiyonunda, bütün bu bürokratik süreci planlıyordum. Elimizde Sami Tuzcu cinayetinin suçlularını içeri tıkabileceğimiz kesin deliller ve ifadeler vardı. Gerçi bu ülkede neredeyse hiç bir şey kesin değildir. Buna rağmen görünen oydu ki, Murat denen herifi bu davada ömür boyu hapisten ancak bir mucize kurtarırdı.
Kulaklığımı çıkardım. Önümdeki evrakları toparlarken, Mert ve Serdar içeri girdiler. Dağılmış yüzlerine hiç bakmadan konuştum.
—Mustafa’yı merkeze aldınız mı?
Mert, yorgun bir sesle cevap verdi.
—Aldık şefim.
Serdar, içerisini işaret etti.
—Caner’in işi bittiyse, Arzu Hanım’ı da götürüyor muyuz?
Ben sizin o kıskanç tilki ruhunuzu, bir kilometre öteden okurum, oğlum. Caner’in kaderi buydu işte; ne zaman bir kadın ona ilgi duysa, mesai arkadaşları taş koyup rezil etmeye çalışırlardı onu. Caner’in kanatlarımın altında olduğunu bir kere daha hissettirdim.
—Yok. Caner’in onunla işi var daha. Siz esas şu yandaki binada duran puştu hemen içeri alın. Dikkatli olun ha, herif çok tehlikeli.
Serdar, yine densizlik yapıp alaycı bir tavır içine girdi.
—Yerim ben onun tehlikesini...
Fesuphanallah çekip, ibne tarzı konuşmasına ses çıkarmadım.
—Hadi yürü oğlum, daha çok işimiz var. Mert, sen yalnız bırakma çocuğu.
İkisinin birlikte apar topar dışarı çıkmasını izleyip merkezi aradım. Bu gece komiser Cemil ve ekibi nöbetçiydi. Bana ilettikleri Fındıkzade cinayetinden başka önemli bir olay olmadığını söyledi, arayan-soranların listesini verdi.
—İki adam yolla, burayı toplasınlar.
—Emredersin şefim.
Cemil, taşralı, asker gibi itaatkâr ve olgun bir çocuktu. Kırk yaşında ve Mert’ten kıdemliydi.
—Kayıtlara sakın kimse dokunmasın, yarın tutanakları isteyeceğim. Anlaşıldı mı?
—Anlaşıldı şefim,
Makinemi kapatmadan önce son kez, Caner’le Arzu’nun ses kayıtlarını taradım. Baştan sona çok ilginç ve benzersiz bir konuşmaydı. Caner’in sorgulama mucizelerinin arasına bir yenisi eklenmişti. Bir insan bu kadar mı güzel konuşturulur yaa... Sahiden bu çocuk, Asayiş Şube’nin göz bebeğiydi.
Dokuz yıl Narkotikte süründükten sonra, onu bizim büroya aldırmıştım. Rahmetli babası da eskiden yakın mesai arkadaşımdı, Allah rahmet eylesin, o da çok iyi ve dürüst bir adamdı. Caner’im, Narkotik Şubede çok başarılı olabilirdi aslında; kolejden ve akademiden yüksek dereceyle mezun, yakışıklı, zeki, pırıl pırıl bir polis... Üstelik son derecede itibarlı, tanınmış, gazi olmuş bir başkomiser çocuğu...
Öyle akıllı operasyonlar yapmıştı ki şubede, milletin dibi düştüydü. Ama onu çok fena harcadılar. Niye?
Çünkü itoğlu itlerin kuyruklarına bastı.
Narkotik o zamanlar, berbat bir takımın elindeydi. Şimdilerde orası yeni yeni temizleniyor. Olan, zavallı Caner’ime olmuştu. Ahh, keşke çocuğu vaktiyle yanıma alaydım. Gaflete düşmüştüm işte...
Ses kayıtlarını, müzisyen oğlunun piyano kayıtlarını huşu içinde dinleyen bir baba edasıyla taradığım sırada, Mert ve Serdar pürtelâş içeri girdiler.
—N’oldu çocuklar. Yoksa?.
—Evet şef, kalorifer borusunu koparıp kirişi kırmış.
—Allah kahretsin! Sizi de Allah kahretsin! Ulan herifi enseleyeceğiz diye göbeğimiz çatladı be!.
Deliye dönmüştüm. Nabzımın deli gibi çarptığını hissettim. Kendimi tutamayıp, Serdar’ın yakasına yapıştığımda arakladım kendimi.
—Kaç yıllık polissin, şunu düzgün bağlamasını öğrenemedin gitti be! N’apıcaz şimdi ha? N’apıcaz?
Mert, onu elimden kurtardı. Durumumu iyi görmemiş olacak ki ceketimden dilaltı hapımı bulup çıkardı.
—Şefim, ne olur yapmayın!... Biliyorsunuz doktor böyle yapma...
—Başlarım lan doktorunuza şimdi!...
Ağzımdan köpükler geliyor, kulaklarım vınlıyordu. Allah’ım, tam bu eziyet bitti demiştim. Bitti demiştim. Yok artık. Dayanacak halim yok yaa!...
Mert, bir yerden yarım bardak su bulup, ilâcımı içirdi. Görünüşümden çok korkmuş olduğunu anladım.
—Lütfen yapma şefim, çoluğunun çocuğunun hatırına...
Serdar olacak pezevenk, oradan atıldı.
—Valla şefim, bunun kelepçeyle, bağlamakla filan ilgisi yok. Boruyu koparmış gitmiş. Ee, başında kimse de bırakmadık, siz öyle söyl...
Suratına tokadı aşkettikten sonra sinirim dağıldı. Serdar’a vurduğum için pişman oldum. Allahtan, bana bir şey söylemeyecek kadar -korkuyla karışık- saygıya sahipti. Sesini çıkarmadan az öteye çekildi. Ağzımdan konuşma yerine hırıltı çıkıyordu istemeden.
—Öyle söylememin sebebini bilmiyor musun sen?! Delirtecek misin beni yaa?!...
Mert, olayı daha fazla büyütmemek için tekrar araya girdi.
—Kes oğlum tamam! Şefim, elinde kelepçeler, beş parasız ve kimliksiz, burdan çok uzaklaşmış olamaz o herif. Kilit noktaları kapatırsak, hemen enseleriz gibime geliyor. Ekipleri arayayım mı?
—Ne ekibi Mert, hasta mısın oğlum? Hatta Sami Bey’in nasıl öldürüldüğünü de anlatalım bari.
—Yok şefim, ben sadece...
Sandalyeye yığıldım. Yapacak bir şey yoktu. Olan olmuştu. Olanla, ölene çare yoktu siktiğimin dünyasında... Biraz nefeslenince ayağa kalktım. Mert ve Serdar, ne yapacaklarını bilemez halde dolanıp duruyorlardı. Bu arada, bardan çıkanlar çoğalmıştı. Vestiyerden ceketlerini isteyenlere, acemi hareketlerle yardımcı oluyorduk. Millet, bir gariplik seziyor olmalıydı ki, bize yan gözlerle tuhaf bakışlar atıyorlardı. Sonunda kafamı toparladım, dışarıya çıkıp bizimkileri bir baş hareketiyle yanıma çağırdım.
—Derhal merkeze gidip talimatlarımı bekleyin. Hadi naş!...
Mert, Serdar ile birlikte çıkmak üzere içeriye uğrayıp, toparlandı. Ellerimle yüzümü zımparalarcasına sıvazladım. Kırk saattir uykusuz ve yorgun Mert ve ekibinden daha fazla fayda göremeyeceğimin farkına varmıştım. Gitmekte olanların yolunu kesmek zorunda hissettim kendimi.
—Durun bir dakika. 155’e bir kapkaç ihbarı yapayım, çevreyi onlar arasınlar. Sadece eşkâlini vereceğim o uğursuzun. Bir şey bulacaklarını sanmıyorum ya.
Sinirden sesim ve ellerim birlikte titreyip duruyordu.
—Evvelki gece nöbetiniz vardı. Zaten hıyar gibi olmuşunuz, evlerinize gidip zıbarın, sabah sekiz buçukta toplantı yapıcam. Merkezde.
—Anlaşıldı, Şef.
Kaçarcasına terk edip gittiler mekânı. Giderken, bizimkilerin gözleri beni görmek bile istemiyordu. Herhâlde halim-tavrım iyi değildi. Ekiplere telefonlarımı ettikten sonra, toparlanıp eve doğru yola çıktım. Araba kullanırken sık sık kalbim sıkıştı, derin nefes alıp idare etmeye çalıştım işte...
Zaten, ‘idare’ etmekten ibaretti bütün hayatım...
—19 KASIM - PAZAR—
27
MURAT
Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki binalardan birinin kapı sundurmasına girip saklandım. Kasım ortasındaydık ve artık akşamları epeyce soğuk oluyordu. Üstüne üstlük, bu gece, rüzgârla beraber pis bir yağmur da başlamıştı şansıma. Sırtımda sadece fanilânın üzerine giyilmiş bir gömlek vardı, omuzlarıma ceketimi koymuştum ve donuyordum. Neredeyse yarım saattir, kan revan içindeki ellerimi sarmalayan kelepçelerle, karanlık Beyoğlu sokaklarında titreyerek turalamaktaydım. Kendime acilen para bulup, sağlam bir yere kapağı atmam lâzımdı.
Sığındığım kapı önünden, sokağın öbür başına bakıyordum. Pardösülü bir kadın gölgesi görür gibi oldum ve yaklaşmasını bekledim. Evet, yanılmamıştım. Bir çocuk gibi sevindim şimdi, çünkü giyinişinden ve yürüyüşünden bir hayli geçkince olduğunu anladığım bu kadın, karşı kaldırımdan sokağın benim bulunduğum ucuna doğru yürüyordu. Geri çekilip iyice gizlendim, harekete geçmek için biraz daha yaklaşmasını beklemeliydim. Tam o sırada, bulunduğum kapının hemen yanındaki camın ışığı yandı. Yaşlı bir teyze, pencereyi açtı ve bağırdı.
—Kim var orda?!...
Sesimi çıkarmadan bekledim. Beni görmediğini sanıyordum. Başımı çıkarıp yana bakınca, pencereden dışarı sarkmış ve bana bakmakta olduğunu gördüm.
—Sana söylüyorum, kim var orda?
Önce ne yapacağımı bilemedim. Sonra toparlanıp, sarhoş ağzıyla konuştum.
—Yok bir şey ya teyzejim. Duruyorum işte burda yaa...
—Aaa, ne diyosun sen ayol. Hasann, baksana oğlum, sarhoşun biri çişini yapıyor kapıya...
Eyvahlar olsun, bu ihtiyar cadının hıyar suratlı oğluyla uğraşacak halim hiç yoktu. Bu arada, beni rahatlatacak tek şey olan şu pardösülü kadının ürküp kaçmasından da tırsıyordum. Yaşlı teyzeyi biraz sakinleştirip susturmaya çalıştım.
—Yok teyze yaa, ne çiş yapması... Üzerime kalın bir şey giymeden çıkmışım; çok üşüdüm, ondan girdim buraya. Şurada hastanede annem yatıyor. Ona gidiyorum.
Nedense, Beyoğlu’ndaki mahallelerde oturan yaşlı kadınların hemen hepsi kaçık olur. Bu kadına da konuşmak tam ters etki yaptı, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı,
—Aa, delinin zoruna bak!... Git kendi kapına hade... Hoşt!.
Beni o kadar zor bir duruma düşürmüştü ki, sinirden kudurdum. Durumu daha da güçleştirmemek için bir şey yapmadım.
—Teyze, niye bağırıyon ya. N’olur burada biraz ısınsam ha?
Ben kadına yalvardıkça, o daha da cazgırlaşıyordu.
—Hayvan herif seni, bak şimdi polis çağırıcam!! Hasaann, baksana oğlum!...
Bana doğru gelmekte olan kadın, seslerden dolayı ürküp, yolun öbür yanına geçti. Yağmur iyice hızlanmıştı, keyfim fena halde kaçtı. Telâşla kapının içinden çıkıp, sokağın ucuna doğru kaçtım. Bu çok kötü olmuştu, şimdi yeni bir fırsat yakalayana kadar, belki de saatlerce aç bîilâç, karanlık sokaklarda, yağmurun altında titreyerek dolaşıp duracaktım. Mutlaka para bulmam gerekiyordu, otobüse binecek biletim bile yoktu. Sığınağın anahtarlarını bile almışlardı aşağılık puştlar. Ellerimdeki kelepçelerden de kurtulamamıştım. Hızla başka çözümler düşünüp, bir yandan da homurdanıp duruyordum.
O sırada, bunak teyzenin çıkardığı rezaletten ürküp yolun karşısına geçen kadın, çantasından anahtarını çıkardı, durdu ve tekrar benim bulunduğum kaldırıma geçti. Hemen köşe başına saklandım. Sevinçten beynim uçtu. Sonunda, avım bana iyice yaklaşmıştı.
İyi olacak hastanın, doktoru ayağına gelirdi.
28
ARZU
Bar taburesinde tünemiş, çökmüş bir halde duruyordum. Sarhoşluğum yavaş yavaş geçmiş, hayatın gerçeklerini kavramaya başlamıştım. Kafam o kadar karışmıştı ki, bu gece hayatıma son vermeyi bile düşünüyordum. Yaşayıp da ne olacaktı sanki? Beni hayata bağlayabilecek son şey olan bu karşımdaki adamı da, bir kaç gün içinde görmez olacak, bir hapishanede geçireceğim kim bilir kaç yıldan sonra kendime sıfırdan, ‘süper ötesi’ bir hayat kuracaktım işte...
O hayatın nasıl bir şey olabileceğinin ayrıntılarını düşündükçe, hemen bileklerimi kesmek istedim. Bu gece yapmalıydım bu işi... Kimsenin beni kurtaramaması gerekirdi. Çantamdaki uyku ilâcını kontrol ettim. On beş draje vardı. Yarım hap ile sekiz saat deliksiz uyku çekebildiğime göre, on beş adedi ile herhâlde bir daha hiç uyanmazdım.
Karşımdaki bar koltuğunda oturup suskun yüzümü seyreden Caner, sanki beynimin içindekileri okudu, yumuşacık bir sesle beni avutmaya çalıştı.
—Senin bu işten ufak tefek sıyrıklarla kurtulabilmen için elimden geleni yapacağım, Arzu.
—Başıma gelen her şeyi hak ettim. Kendim ettim, kendim buldum. Kendimi bitmiş, tükenmiş hissediyorum.
Gerçekten de kendimi tamamen çökmüş hissediyordum. Caner’in söyledikleri ve bana dokunuşları, gözyaşlarımı bir süre için durdurdu. Çantamdaki kâğıt peçetelerden biriyle burnumu sildim ve izin isteyip tuvalete gittim.
Kadınlar tuvaletinde bir kadın, aynaya bakıp saçlarını düzeltiyordu. Beni gördüğünde endişelenir gibi oldu, yüzünü buruşturdu. Gözlerimi ondan kaçırıp, kabine girdim.
Tuvalette, hayatımda bir çıkış yolu olup olmadığını düşündüm, ama bulamadım. Çıktığımda, lâvabonun önü boştu, zaten kulüpteki insanlar da yavaş yavaş başka ortamlara akmaya başlamışlardı. Ellerimi yıkarken, aynada yüzüme baktım, görüntüm her bakımdan içler acısıydı. Bir parça tuvalet kâğıdıyla akmış makyajımı temizledim, yüzümü-gözümü yıkadım. İçeri girdiğimde Caner barın önünde cep telefonuyla konuşuyordu. Yanına gittiğimde, telefonu hemen kapayıp bana döndü.
—Seni, ifade vermen için merkeze götüreceğim. İfadende neler söylemen gerektiğini birazdan anlatırım. Sonra dinlenirsin azıcık.
Yolun sonuna gelmiştim işte. Yine el ele tutuştuk, yüzüme bakıp gülümsedi. İyi bir insan olduğu yüzünden o kadar belliydi ki. Barda hesapları toparlayan çocuğa baktı, sonra bana döndü.
—Şimdi birer kahve söyleyelim istersen, ben de epeyce içki içtim bu akşam. Sözüm ona, altı hafta önce içkiyi bırakmıştım. Sayende yine başlamış oldum.
—Gerçekten mi? Bu ara çok kişiye zarar verdim istemeden...
—Saçmalama yaa. Şaka yaptım sana, bir şeye sebep olmuş falan değilsin.
Kendimi tutamayıp yine ağlamaya başladım. Çok, ama çok kırılgan oluvermiştim. Caner gibi bir insana kötülüğümün dokunmasını hiç istemezdim.
—Böyle olacağını hiç düşünmedim. Hayatım boyunca suçtan uzak durdum, trafik suçu bile işlemedim ben.
Elinin tersiyle gözyaşlarımı silip ellerimden tuttu.
—Boş ver bunları şimdi. Hadi ağlamayı kes artık, her şeyin düzeleceğini söyledim sana...
Barmene iki az şekerli kahve söyledi. O sırada cep telefonum çaldı. Tanımadığım bir numara arıyordu. Saat sabahın bir buçuğu olmuştu; biraz duraklayıp açtım. Karşımda, tanıdık bir ses vardı.
—Bizim orada zamansız öten bülbülleri keserler. Kendini ölmüş bilesin, Arzu Hanım...
Tüylerimi diken diken eden ses, bir şey söylememi beklemeden kesildi. Telefonu kapatmıştı. Bu adama kanıp, onun işbirlikçisi ve kölesi haline geldiğim için yüzlerce kere pişman olmuştum. Ama iş işten geçmişti. Şimdi peşime düşmüş, intikam için beni öldürmek istiyordu.
Betim benzim atmış olmalıydı ki, Caner bana bakıp, gelen telefonun içeriğini sordu.
—Ne oldu Arzu? Bir şey mi var?
—O aradı... Murat...
—Nasıl yani? Ne diyor?
Bilinçsizce omuzlarımı salladım.
—Beni öldüreceğini söyledi. Sizinkilerin elinden kaçmış olmalı.
Caner’in yüzündeki rahatlamış ifade birdenbire bozuluverdi. Hiç beklemediği bir haberdi bu. Şef’i aradı. Bana arkasını dönerek konuştu onunla. Tahmin ettiğim gibi, Murat kapattıkları yerden kaçmıştı. Caner, benden uzaklaşarak uzun süre Şef’in talimatlarını dinledi telefonda.
—İzin verirsen Arzu’yu güvenli bir adrese alıyorum, şefim. Benim eve.
Sanırım Şef, Caner’in bu talebine karşılık olumsuz bir yanıt vermedi, ama duyamadığım bazı şeyler söylemeyi de ihmal etmedi.
—Tamam şefim. Merak etme. Sabah görüşürüz. İyi geceler. Murat’ın aramış olduğu telefonu da şimdi geçiyorum.
Bana dönüp, çantama doğru elini uzattı.
—Şu telefonu verir misin bana?
Cep telefonumu ona uzattım. Eline almadı, arama kayıtlarına girmemi işaret etti. Sadece gelen telefonun numarasına bakıp, Şef’e söyledi. Sonra da konuşmasını bitirip, bana döndü.
—Seni neden tehdit ettiğini anlamadım doğrusu.
Düşününce, ben de bir gariplik olduğunu sezdim. Ben daha fazla ne biliyordum ki? Bildiklerimi Caner’e zaten anlatmıştım, bu da beni onun suç ortağı yapıyordu. Beni tehdit etmesi için bir sebep yoktu.
—Bilmiyorum. Konuştuğumu ve onu ele verdiğimi düşünüyor herhalde.
—Polise, onun kimliğinden ve Mustafa’nın evinin adresinden başka bilgi vermedin. Bu çok garip...
—Yetmez mi? Onun yakalanmasını sağlayan bütün bilgiyi vermiş oldum.
—Murat sana annesinden ve oturduğu evden veya başka akrabalarından hiç bahsetmedi mi?
—Hayır. Şu anda kafam çok karışık, gerçekten onunla ilgili pek az şey biliyorum.
—Hadi o zaman çıkalım buradan. Yarın devam ederiz.
Şef ile yapmış olduğu konuşmayı duymamış gibi yaptım.
—Nereye gidiyoruz? Nezarethanede mi kalacağım bu gece?
—Kapıya iki nöbetçi dikip, gerekli uyarıları yaparsam, merkez şubenin nezarethanesinde kalman daha güvenli olabilir aslında ama kafam iyice karışık. Bu gece organizasyon yapacak halde değilim. Benim evde kalmanın daha doğru olacağını düşündüm. Tabiî senin için bir sakınca yoksa.
—Yok hayır. Hiçbir sakıncası yok.
Sevinçten uçmuştum aslında. Soğuk ve karanlık bir hücrede kalmak yerine, onun evinde ve koynunda yatmaktan daha güzel ne olabilirdi ki?. Nezarethanede kalacak olsam da, ağlayıp-yalvarıp benimle kalmasını isteyecektim ondan. ‘Korkuyorum’ diyecektim.
Gerçekten korkuyordum da...
29
CANER
Joy Bar’dan çıktığımızda, bizimkiler tası tarağı toplayıp dağılmışlardı. Bürodan iki genç memur, kabloları ve cihazları toplayıp götürmeye gelmişlerdi. Kulübün işletmecisine ve bardaki çocuklara teşekkür ettim, hesabımızı büroya intikal ettirmelerini ve faturayı kime vereceklerini söyledim. Çocuklar, Şef’in zaten her şeyi organize etmiş olduğunu söylediler. Joy Bar’ın gerçek badigardı otoparka gidip benim arabayı getirdi. Arzu’yla birlikte külüstüre atlayıp Ortaköy’e doğru yola çıktık.
Arzu, arabada neredeyse hiç konuşmadı, sadece eşyalarını almak üzere kendi evine uğrayıp uğrayamayacağımızı sordu. Bunun tehlikeli olabileceğini, evde ihtiyaç duyabileceği hemen her şeyin bulunduğunu söyledim. Gerçekten de, kanatlı ve kanatsız olmak üzere, kadın pedleri bile vardı stokta.
Arzu’nun Asayiş Şube’deki nezarethanede kalması daha güvenli ve doğru olurdu. Bunu ona bir seçenek olarak da teklif etmiştim. Ruhsal olarak henüz buna hazır olmadığını ve benimle birlikte evde kalmayı tercih edeceğini söyledi. İşin aslı, onun benimle kalmasını her şeyden daha çok istiyordum.
Bekâr bir erkeğin yalnızlığı, her koşulda acıklı bir durumdur.
Eve vardık. Yol boyunca izlenip izlenmediğimizi kontrol etmiştim. Sokağa park edip daireye çıktık. Kapıyı sıkıca kilitleyip, perdeleri kapadıktan sonra ona evi gezdirdim. Kullanacağı banyoyu gösterdim, terlik, diş fırçası, havlu gibi malzemeleri hazırladım.
—Sen yatak odasında yat, çarşafları yeni değişti. Orası daha güvenli. Ben burada kanepede yatacağım.
Arzu nasıl olduysa sessizliğini bozdu. Sesi fısıltı gibi çıkıyordu.
—Sana rahatsızlık vermek istemem.
Onu biraz güldürüp rahatlatmak istedim.
—Yok, rahatsızlık filan değil de... Tehlikeli suçlularla aynı mekânda bulunmak biraz zor benim için...
Acı acı güldü. Sonra, hoş bir yumuşaklıkla vücuduma sarılıp, beni dudaklarımdan hafifçe öptü.
—Sen çok tatlı bir adamsın, Caner.
—Sen de çok tatlısın. Uykun gelmedi mi?
Elleri göğsümü okşuyordu.
—Yok, gelmedi.
Bana iyice sarıldığında evdeki telefonum çalmaya başladı. Gecenin bu saatinde olağan bir şey değildi.
—Hayırdır inşallah. Bu saatte beni ev telefonumdan pek kimse aramaz ama.
Telefonu açtım. Epeyce beklememe rağmen, karşı taraf cevap vermedi. Birisi vardı hatta... Belli belirsiz soluğunu duyuyordum. Arzu tedirgin oldu.
—Murat bizi buldu. O, peşinde olduğu birini taciz etmek için bunu yapacak biridir.
—Demek korkacağımı sanıyor.
—Elbette öyle sanıyor. Aslında, ondan esas korkan benim.
—Korkacak bir şey yok, Arzu. Burada tamamen güvendesin.
—Silahın var mı?
—Yok, ben silah kullanmam.
Arzu, benimle dalga geçer gibi, Uzak doğu savunma sporlarında kullanılan hareketler yaptı ve Japonca benzeri naralar attı.
—Silahsız cinayet masası dedektifi Caner, katil Kara Murat’a karşı. Yoksa judo filan mı biliyorsun?
—Bir çeşit karate diyelim. Biliyorsun kara-te Japoncada ‘boş el’ anlamına gelir.
Ona bir bakış atıp göz kırptım. İyice koltuğumun altına sokuldu.
—Çok yorgunum.
—Hadi yatalım.
—Sen de benim yanımda yatsan. Biraz korkuyorum da.
—Bu pek yakışık almaz.
Bunu zorlanarak söylemiştim. Aslında, bir kadının koynumda yatmasına öyle çok ihtiyacım vardı ki...
—Hem benim salonda yatmam, güvenliğimiz açısından daha iyi. Bir gelen olursa, onu içeriye gelmeden yakalarım.
Arzu biraz bozulmuş gibi konuştu.
—Doğru, boş ellerinle hemen yakalarsın onu. Benimki zaten nedensiz bir korkuydu.
Biraz duraklayıp, hiç beklemediğim bir soru sordu.
—Hey, benimle yatarsan, sonra bana borçlu filan kalacağını düşünmüyorsun, değil mi?
Önce buna epeyce güldüm. Sonra, eski aşk serüvenlerim aklıma geldi ve yüzüm asıldı. Yakın zamana kadar, hiçbir kadının teklifini geri çevirme nezaketsizliğini göstermeyen bir adamdım. Şimdi ise, iş icabı ilişkide olduğum kadınlarla yakınlaşmaktan fena halde korkar olmuştum. Başım bu durumlarla ilgili birkaç kez belâya girmiş, kendime her açıdan zarar vermiş olan karmaşık süreçlere neden olmuştum. Bu yüzden, bu konuda zayıflık göstermemem gerekiyordu.
—Sen beni ne sanıyorsun, Allah aşkına? Böyle şeyler düşünecek bir hıyarağası filan mı? Hadi fazla uzatma da, git içeri yat şimdi. Burada tutuklu olduğunu da aklından çıkarma.
Arzu’nun kafası karışmış olmalıydı. Sanırım, aşk teklif etmiş olduğu hiç bir erkek tarafından reddedilmiş değildi bu zamana kadar. Kırık kalbiyle benden uzaklaştı. Odanın ortasında başını önüne eğip, ne yapacağını bilmez bir halde bekledi. Omuzlarından kavrayarak kendime doğru çevirip, dudaklarından hafifçe öptüm. Sonra vücudunu yatak odasına giden koridora yönlendirdim, kıçına hafif bir şaplak atıp gülümsedim.
—İyi uykular.
Mahcup mahcup gülümseyip elini kaldırdı ve bana veda etti.
—Sana da...
İçeriye doğru yürürken, ben de salondaki oturma grubunda yatağımı yapmaya başladım. Doğrusu, evli olduğum yıllarda kanepede yatmaya epeyce alışmıştım.
30
ŞEF
Pazar sabahları dokuz buçukta, bizim kısımdaki toplantı masası genellikle boş olurdu. Bu sabah ise, neredeyse seferberlik ilân etmiştim. Sabahın köründe gelip, cinayet masasındaki iki ve dört numaralı ekibi fazla mesaiye bırakmış, Sami Tuzcu dosyası dışındaki bütün işlerin takibini onlara vermiştim.
Mert, Serdar, mukayyitler ve bilgi işlemden bir memuru, tüm evrakla birlikte, masanın etrafına dizdirmiştim. Diğer şubelerin ve başka insanların olay hakkında bilgisi yoktu ve olay çözülene kadar da olmayacaktı.
Sonra, Emniyet Âmiri Faruk Kuloğlu ve ilgili birimlerdeki arkadaşlarla neler konuşacağımın plan ve programını yaptım. Çocuklar da erkenden gelip, çalışmaya başlamışlardı. Caner, evindeki çalışma masasından, bilgisayar yardımıyla bize katılacaktı. Operatör onunla bağlantıyı kurdu, ayarları yaptı. Şimdi o da, saç baş dağılmış vaziyette, ekranda görünmüştü. Selâmlaştık. Dosyanın sorumlusu, üç numaralı ekibin âmiri Mert olduğundan, sözü önce ona verdim.
—Evet, şimdi elimizde neler var, bir bakalım. Mert?
—Cep telefonu Murat Gümüşlü’nün kendi üzerine kayıtlı. Fihristindeki telefonları ve son bir aylık konuşmalarını araştırıyoruz. GSM şirketi bize kayıtları geçti, Murat’ın resmi ikamet adresine Serdar birazdan gidecek.
—Başka ilişkilerini bulalım, sonra aradığı tehdit telefonu nereden açılmış, ona bakalım?
—Çalıntı olmalı. Ayşe Gönenç ismine kayıtlı. Kadının adresini tespit ettik, sabah Telekom şirketine kapatma talimatı geçmiş ve telefonu şu anda görüşmeye kapalı. Oraya da birini çıkardım, kadınla konuşsunlar diye.
—Her yere adam göndermeyin oğlum. Telefon edin, faks çeksinler, elektronik posta göndersinler. İletişim çağında yaşıyoruz. Ancak önemli sorgulara gidin, yoksa yetişemezsiniz. Murat’ın üzerinden çıkan anahtarlara baktınız mı?
—Basit ev kilidi anahtarları, nereye ait olduklarının tespiti mümkün değil.
—Araba anahtarı çıkmamıştı zaten. Üzerine kayıtlı bir otomobil olup olmadığını da araştırın bakalım. Tescil Şubesi’nden. Oraya taksiyle gelmiş olmalı. Barın çevresini araştırmış mı karakoldakiler, herhangi bir görgü şahidi filan?
—Şefim, karakoldakiler zaten Allaha emanet. Dün gece, hiçbir şey bulamamışlar.
Mert’in benimle işi, şimdilik bitmişti. Yazması gereken şeyler için benden izin isteyip, kenara çekildi. Serdar’a döndüm.
—Evet, Serdar?
—Kimliğindeki resmi büyütüp çoğalttım. Sabıka kaydı yok, biliyorsunuz. Herhangi bir davası var mı diye savcılığa başvuru dilekçesi yazdım ve yolladım. Akrabaları için nüfus müdürlüğünden bilgi isteyeceğim.
—Başka?
—Başka bir şey yok, şefim. Daha buraya geleli bir saat oldu.
—Oğlum, el âlem bir saatte devrim yapıyor, biraz çabuk olacaksınız. Şimdi buradaki işlerinizi hemen halledin, telefonla yapılacakları bürodaki arkadaşlara devredin, araştırma işlerini de bizim Nazım’a verelim. Çağırın onu buraya, ben konuşayım. Öbür çocuklara da durumun ciddiyetini anlatın, her şeyi bırakıp bu adamı yakalamamız lâzım. Biliyorsun, Caner de tehdit altında...
Serdar, her zamanki gibi çok iddialıydı.
—Merak etme şefim. Yer yarılıp içine de girse, onu bugün enseleyeceğiz.
—Zaten başka şansımız da yok. Gazetecilerden ancak bir gün daha saklanabiliriz.
‘Doktor’ lâkaplı Nazım, benim şubede en sevdiğim ve güvendiğim adamlarımdan biriydi. Elektronik ve mekanik konusunda kendini yetiştirmiş, bir poliste nadir rastlanır özelliklere sahip, çok temiz bir adamdı. Telsiz astsubayı iken, ordudan ayrılıp polis olmak istemişti. Bu yüzden, bizim çocuklara göre yaşı epeyce geçkindi oğlanın. Bilgisi ve çalışkanlığıyla nam salmıştı. Büroda araştırma yapmak ve rapor yazmakta üstüne yoktu.
—Buyrun şefim, beni istemişsiniz?
—Nazım, işi sana söylemişlerdir, hemen benim odada bir üs kuruyorsun, lâboratuar, parmak izi ve her yere erişimi olsun. Çocuklar sana şimdi bütün ek bilgiyi verirler. Eve haber ver; bu iş çözülene kadar burada yatıp kalkıcaz, haberleri olsun. Bu işte senden müthiş performans bekliyorum. Anlaştık mı?
Çalışmayı seven bir adam için bunlar coşkulu güzellikte şeylerdi. Nazım’ın gözlerinin içi parladı.
—Anlaşıldı, şefim. Konu nedir?
—Sami Tuzcu cinayeti. Ben şu telefonlarımı yapıncaya kadar, Mert sana olayı izah etsin. Evrakları versin. Şimdi hemen kur sistemini, bütün bilgiyi gir ve araştırmalara başla, bir saat sonra seninle ilk değerlendirmemizi yapacağız. Tamam mı?
—Tamamdır Şef.
—Bu arada Caner’le de sürekli irtibat halinde ol ve bütün faaliyetleri ona da bildir.
Sıcağı sıcağına bu işi çözmek durumundaydık. Yoksa çoğu zaman olduğu gibi, bu dosya da ‘faili firar’ rafındaki yerini alır, her şey sona eriverirdi. Emniyet Teşkilâtımızda alışılmış olan durum da buydu zaten.
KİTABIN DEVAMI İÇİN (31-40BÖLÜMLER)
KİTAP OLARAK SATIN ALMAK İSTERSENİZ |