TİLKİ TİLKİ SAAT KAÇ?

 

1
ŞEF

Uykumun arasında, Allahın belâsı âleti acı acı çalarken duydum. Beyin kanseri olmayayım diye, ta evin girişinde bırakıyordum cep telefonumu. Yanımda uyuyan karım, yataktan sıçramamla birlikte uyandı. Homurdanarak kalktığımı görünce, bir şey söylemedi. İçeri seğirtip ışığı açtım.
Sabahın altısında, bizim kısımdan Mert arıyordu; gece o nöbetçiydi ve haber, hiç şüphe yok ki kötü haberdi.
“Ne oldu?”
“Durum kötü şefim; Sami Tuzcu evinde öldürülmüş. Şimdi ben nöbetteyken haberi geldi.”
Kendini hayır işlerine adamış, halk tarafından tanınan ve sevilen, memleketin ilk sanayicilerinden bu yaşlı adamı, kim, neden öldürmek istesin?
Yirmi dokuz yıllık meslek hayatımda defalarca karşılaştığım durumlardan biriydi bu... İçinden çıkamayacakları bir sorun karşısında mutlaka beni ararlar; gecenin bir yarısında uyanıp kokuşmuş cesedin bulunduğu bir yere gider ve sonrasında bir katilin, sapığın ya da uğursuzun peşine düşersin.
Çok kısmetsiz birinin bile ömründe en fazla birkaç kez karşılaşacağı bu berbat durumların, benim gibi bir insan evlâdı tarafından yüzlerce kez yaşanması nasıl bir işkencedir bilir misiniz? İstanbul Cinayet Masası’nın başında altmış yaşına merdiven dayamış bir polise, bugüne kadar kelle koltukta yaptığı hizmetlerden dolayı müreffeh bir hayat hazırlayıp ıskartaya ayırmaları gerekirken, tam tersine, istifamı bile kabul etmez olmuştu şerefsizler.
Öfkemi başucuma bıraktım. Şimdi, yine vahim ve insanlık dışı bir işle uğraşmak zorundaydım. Ayakkabı dolabının üzerinde bulunan antre ışığını karanlıkta zorlukla açıp kocamış bir polisin ilk refleksi olarak sorulması gerekeni sordum.
“Olay nasıl olmuş?”
“Hırsızlar önce Sami Bey’in evini soymuşlar. Kasayı açıp, mücevher koleksiyonunu götürmüşler. Sonra da onu kalbinden şişlemişler.”
Duyduğumun bir kâbus olmasını dileyerek yüzümü ovuşturdum. “Saat kaçta olduğu belli mi?” diye sordum.
“Henüz bilmiyoruz. Az önce evin hizmetkârı aradı, haber verdi. Karı-koca emektarlar, ortamlarında bir gariplik olduğunu düşünüp sabah erken eve girdiklerinde, salonun ortasında halının üzerinde yatar bulmuşlar Sami Bey’i. Serdar’ı hemen oraya yolladım. Ben de çıkıyorum, sizinle orada mı buluşalım?”
“Hırsızlık Masası işe bulaştı mı?”
Düşündü. “Bulaşmamıştır herhalde,” dedi. “İşin içinde cinayet olduğu için, 155 doğrudan bize yönlendirmiş.”
Durakladım; afyonum henüz patlamamıştı. Zaman kazanmak için söyleyecek bir şey de bulamadım. Sustum ve derin nefes aldım. Mert hatta bekliyordu. Sonunda karar alıp sağduyumun tecrübeli kollarına bırakıverdim kendimi.
“Mert, bak bu söyleyeceklerim çok önemli; bu olayı hiç kimse duymayacak ama hiç kimse...” dedim fısıltıyla. “Eğer en ufak bir haber sızarsa, bütün polis muhabirleri ve magazinciler doldurur orayı, etrafı sararlar ve bizi çalıştırmazlar. Hiçbir halt edemeyiz. Biliyorsun, Sami Tuzcu’yu memlekette tanımayan yok. Anladın mı?
“Şefim anladım ama ya prosedürler, emniy...”
Ne söyleyeceğini bildiğim için, “Şu andan itibaren Sami Tuzcu cinayeti hakkında bir tek kelime bile konuşmayı yasaklıyorum. Bu bir emirdir!” diyerek kestim lâfını.
“S-Sorarlarsa ne diyeceğim?” diye kekeledi.
İşi uzatmaya bayılırdı Mert. ‘Ya sabır’ çekip, “Sana sorarlarsa, emir aldım dersin. Nöbet raporuna yazma, oraya giderken de kimseye bir şey söyleme. İnşallah geç kalmamışımdır; Serdar’ı hemen ara, kimseyi uyandırmasın,” diye cevap verdim.
“Merak etme şefim. Henüz kimse uyanmadı. Dedim ya, santral direkt buraya yönlendirdi. Başka bir yeri aramamaları için talimat verdim.”
Onunla konuşurken bir yandan yatak odasına geçip üzerime giyecek bir şeyler arayıp buldum dolaptan. “Ben de onu soracaktım,” dedim. “Bu iyi olmuş. Sen hemen çık, ben de yarım saate oradayım.
Sadece pantolonumu giydim. Üst kısmım çıplak vaziyette banyoya girip tıraş köpüğü sıktım yüzüme ve Mert’i, “Yanında telsiz filan olmasın; faça verme...” diye uyarmayı ihmal etmedim.
Hışırtılı bir sesle, “Tamamdır şefim. Orada görüşürüz,” dedi.
Telefonu kapattım.
Tıraş olmaya başladığımda aynada gördüğüm perişanlık beni rahatsız etti. Üzerimde yılların bezginliği ve yorgunluğu vardı.
Hem ne yorgunluk…
Başkomiser Kemal’in osuruğuyla kavgası da denebilirdi buna; herkes yatar o çalışır, herkes yer-içer o üç kuruşa talim ederdi. Şef’e takdir madalyaları verirler ama o parıltılı madalyalar evinin kirasını ödemez ve geçim sıkıntısından kurtarmazdı onu.
Şeytan, ‘yat-uyu, bana ne de’ diyordu, ama ne fayda?
Alışmışız bir kez müptezelce hıyarlık yapmaya.
Şiir yazmayı da bırakıp gürültü yapmadan yatak odasına girdim. Anahtarlarımı ve yakın gözlüğümü aldım. Çocuklar henüz uyanmamıştı. Kimseye haber vermeden kapıyı çekip çıktım.
Hava fena halde ayaz yapmıştı; arabanın kaloriferini çalıştırıp camlardaki buğunun çözülmesini bekledim bir süre.
Bir sigara yaktım, gözlerim canlandı.
Yoldan Mert’i aradım. Yıllanmış bir polis olarak Sami Bey’in evini zaten biliyordum; sadece bina numarasını alıp adrese yollandım. Bahçe kapısından girdiğimde Mert’in Olay Yeri İnceleme’dekileri ikna edip yerlerine yollamaya çalışıyordu. Beşiktaş ilçeden gelmişlerdi ve tanıdık çocuklardı. Birbirimizin hâlinden anlardık. Ayrıca âmirleri devremdi. Çocuklar beni görünce selâma durup arazi oldular.
Mert ile birlikte evin içine girdik.
Sami Tuzcu, salonun ortasında yüzüstü yerde yatmaktaydı. Ceketinin kenarından kan sızmış ve zeminde yarı kurumuş kahverengi bir birikinti oluşturmuştu. Salonun köşesinde, komiser Mert’in zevzek yardımcısı Serdar’ı gördüm. Elindeki notları okuyordu. Beni görünce yüzünde ciddi bir ifadeyle selâmladı.
Salonun sol bölümündeki koltuklardan birinde, kısa sarı saçlı genç bir kadın oturmuş ağlamaktaydı. Mert bana dönüp o kadının Sami Bey’in kızı Billur Solmaz olduğunu söyledi ve sonra da çaresiz bir yakarış gibi duyulan ses tonuyla anlatmaya başladı.
“Şefim maalesef en ufak bir iz bulamadık. Hiçbir şey yok!... Ne bir parmak izi, ne saç teli, ne ayakkabı izi... Olay Yeri, her yerin fotoğrafını çekti, her köşeyi didik didik etti. Gördüğüm kadarıyla bir şey çıkmayacak.”
Zaten bir şey çıksaydı da bizimkiler katili bulsaydı, bu bir mucize olurdu. Sıradan hırsızlıklarda bile, bir sürü delil ve görgü tanığı olmasına rağmen polisin bir sonuca ulaştığı vaka sayısı yok denecek kadar azdı.
Gerçi bu olay sıradan hırsızlıklara göre biraz farklıydı; herkesin tanıdığı bir iş adamı öldürülmüş ve mücevher koleksiyonu çalınmıştı. Asayiş Şubede bu tip vakalara büyük önem verilir çünkü bunlar medya-polis-siyasetçi büyükbaşların bir araya geldiği ve vitrinde el ele görüldüğü kaçırılmaz fırsatlardır.
Bezginliğimden kaynaklanan umutsuzluğumu da bir kenara koyup olayla ilgili en beylik sorularımı sıraladım Mert’e. O da, polisliğin temel kuralı olan bu sorulara hazırlanmış olmalıydı.
“İçeri nasıl girmişler?”
“Kapının kilitlerini maymuncukla açmışlar,” dedi aceleyle.
“Ya hizmetkârlar?”
“Onlar zaten bahçedeki müştemilâtta kalıyorlarmış; yaşlı bir karı koca... Olaydan önce, yani saat on buçukta, ikisi de uyutulmuş ya da uyumuşlar.”
İkisinin arasındaki farkı nasıl anlamış olduğunu merak edip sordum.
“Bilemiyoruz,” dedi. “Kendileri de bir şey bilmiyor, duymamış ve görmemişler. Bir uyutucu gaz filan olabilir. Yalnız uyuyakalmalarından az önce, bahçede köpeğin havladığını duymuşlar. Sonra da elektrikler kesilmiş.”
“Köpeğe ne olmuş?”
“Hiçbir şeyi yok maşallah...”
Şahane bir espri yapmış olduğunu düşünen Mert’in sırıtan yüzüne sert sert bakınca, kendini toparlayıp ciddileşti. “Yani köpeğin neden bir arıza çıkarmamış olduğunu anlayamamışlar. Onu da uyutmuş olabilirler,” dedi.
Bir şey söylemedim. Giriş holüne yürüyüp kapının karşısındaki duvarı gözden geçirdim. Sol tarafta duvarın tavanda bitimine doğru, üzerinde açıkça ‘alarm’ diye yazan, beyaz plâstik bir kutu vardı. Yanıma çağırdığım Mert’e kutuyu gösterip sordum.
“Peki, alârm çalışmamış mı?”
Yutkundu.
“İşte bu çok ilginç bir konu, çünkü cihaz, bir şekilde, devreye girmemiş,” diyerek cevapladı beni.
“Nasıl yani?” dedim tabii…
Bu soruyu özellikle sormuştum. Mert’i ve bürodaki diğer tüm hıyarları, bu sorulara cevap verecek şekilde eğitmek için yıllarca kıçımı yırtmıştım.
“Elektrik kesilmiş...”
Yüzüne dik dik baktığımı görünce, ne söylemiş olduğunun farkına vardı ama cümlesini bitirmek zorunda hissetmiş olmalıydı ki, “Ondan mı acaba?...” diyerek devam etti.
“Peki ya, şu anda çalışıyor mu?”
Dudağını utançla ısırıp gözlerini kaçırarak, “Bakmadım,” diye geveledi.
Bizim orada hiçbir polisin vermemesi gereken bir cevaptı bu. Mert de gayet iyi biliyordu.
Birden kan beynime sıçradı. “Bakmadın mı? Nasıl inceleme yapıyorsunuz siz ya?!” diye bağırıverdim.
“Tamam şefim, şimdi bakıyorum. Özür dilerim.”
Mert gidip cihazı ve kablolarını inceledi. Tekrar yanıma geldi. “Şefim sanırım şöyle olmuş. Önce binanın elektriğini bahçedeki trafodan kesmişler. Alârmın aküsü devreye girmiş, onu da içeri girer girmez kapağını açıp devresini keserek halletmişler. Yani bunlar öyle böyle değil, çok hazırlıklı gelmişler. Kapıdaki kilitleri ve kasayı açmaları da çok ustaca...” dedi.
İnce bir sesle kekeleyerek konuşmaya başlayan Mert’in, az önce yok olan öz güveni geri gelsin diye, omzunu dostça sıvazlayıp sakin bir ifade ile yüzüne baktım.
“Araştır bakalım. Çevrede benzer soygunlar olmuş mu bu aralarda?” diye sordum.
Onu sevdiğimi bilirdi.
Rahatlayıp gülümsedi bana “Hemen baktırıyorum,” dedi. Sonra da sempatik bir tavırla selâm çaktı bana.
O sırada telefonum çaldı; Başmüdür’ün numarası. ‘Bir bu eksikti’ diyerek söylendim kendi kendime. Açmadan önce kızgınlıkla Mert’e döndüm. “Emniyet Müdürlüğü’ne sen haber vermedin, değil mi?” dedim.
“Yok, şefim. Ben aynen sizin dediğiniz gibi yazdım rapora.”
“Herhâlde yine boşboğazın biri uçurmuş haberi,” diye söylendim.
Telefonu açtım.
“Başkomiser Kemal Güçlü?”
“Evet?”
“Hatta kalın efendim; Emniyet Âmiri Faruk Kuloğlu görüşecek, bağlıyorum.”
Sekreteri, Faruk Kuloğlu olacak öküzü bağladı. Sami Tuzcu cinayeti, Faruk Bey’i çok heyecanlandırmıştı anlaşılan. Televizyona gazeteye çıkıp beyanat verecek ya...
Sordu da sordu…
Sonra da basına haber verilmemesine kimin karar verdiğini sordu.
“Bu benim talimatım ve bütün sorumluluğu üzerime alıyorum,” dedim karalılıkla. “Sizden de istirham ediyorum. Yoksa bizi çalıştırmazlar biliyorsunuz...”
Biliyordu tabii.
Ben de onun peşinde olduğu şeyi gayet iyi biliyordum ama adam ne kadar ‘büyük adam’ olduğunu gösterecekti. Cinayeti gizli tutmamın nedenini hemen anlamıştı ancak talimatın benim tarafımdan verildiğinin teyidini almak ve her şeyi bildiğinin sinyalini vermek istiyordu elbette....
“Evet âmirim, gerçekten zor bir durum. Hiçbir ipucu yok...”
Kafa ütüleyici sorulara geçti hemen.
“Suç âleti bir tornavida, ya da benzer bir delici şiş,” diye devam ettim.
Bana bir sürü gereksiz detay anlattırdıktan sonra, bu olayı ivedilikle çözmemizi istedi. Ahh, yalnızca ‘ivedilikle istemek’le her iş hallolsa, ben neler istiyordum bir bilse...
“Anlaşıldı âmirim,” dedim. Ne diyeyim?
Faruk Bey, şaşılacak bir sezgiyle bana, Cinayet Masası’na gelmeden önce Narkotik Şube’nin yıllarca süründürmüş olduğu en has adamımın ismini söyledi. Bizde komiser yardımcısı olarak görev yapan emsalsiz bir polisti. İşi bir an önce çözmek için, onu bu işin içine sokmanın iyi bir fikir olduğunu ve sonra benim de öyle düşünüp düşünmediğimi sordu.
“Haklısınız âmirim,” dedim hemen. “Bence de bu iş için uygun biri. Söylediğim gibi, ayrıca bu işte bizzat kendim sahada çalışacağım. Şimdi onu arayıp bütün bilgileri geçiyorum. Saat henüz erken, sanırım evde yakalarım onu.”
Haklılığını onaylamış olmam onu epeyce keyiflendirdi. Gerekli olduğunda İstanbul Asayiş’teki tüm birimleri bizim büronun işi için seferber edeceğini söyledi.
“Sağ olun âmirim,” dedim.
Telefonu kapatıp biraz daha düşündüm.
Düşünecek pek çok şey vardı aslında; büyük kızımın nişan hazırlıkları, karımın sağlık problemleri, bürodaki terfi dönemi sancıları, bir sürü karmaşık dosya ve sabahları aldığım kalp ilâçlarım... Kan sulandırıcı hapımı almayı unuttuğum aklıma geldi, cebimdeki kutudan çıkarıp bir tane yuttum.
Ne yazık ki bu ancak tek başına yapılabilecek bir işti; bir başkası benim adıma düşünemezdi.

 

2
ARZU

Bu akşam, sevgilimle buluşacağımız ‘Joy Bar’a biraz erken geldim. Saat dokuz civarıydı. Girişteki vestiyerde oturan görevli adam değişmiş; yerine Fransız filmlerinde gangster rolüne çıkan karakterlere benzeyen, yaşlıca, iri-yarı bir adam oturtmuşlardı. Kibar biri gibi duruyordu. Beni görünce önündeki bilgisayarın ekranına bakmayı bırakıp gülümseyerek ayağa kalktı ve ‘hoş geldiniz’ dedi başıyla. Üstümü vestiyere bırakmak isteyip istemediğimi sordu.
Bırakmadım, zaten hafif bir şeydi.
Onunla çıkmaya başladığımızdan beri dekoltesi olan abiye elbiseler giymez olmuştum; açık-saçık gece giysilerine izin verecek biri değildi sevgilim. Evde ise üzerimde hiçbir şey olmamasını tercih ederdi.
Epeydir gelmemiştim buraya. ‘Joy Bar’ Cumartesi akşamları genellikle çok kalabalık olurdu ama bu akşam, belki de saat erken diye, iyice tenhaydı şansıma... Bara geçip oturdum. Barmene bir kadeh kırmızı şarap siparişi verdim. Sonra etrafa şöyle bir göz attım. Masalarda on beş-on altı kişi, benim oturduğum upuzun barda ise benden başka dört kişi vardı.
Kilo sorunum yüzünden akşam yemeklerini pek yemiyordum bu aralar; evde bir salata atıştırıp çıkmıştım. Kilo fazlam yoktu aslında ama beş yüz gram bile alsam onu gidip basenlerime yağ olarak yapıştıran korkunç bir illete yakalanmıştım. Bu geceyse, kendime doğum günüm şerefine bir hoşluk yapıp içki içebilir ve çerez yiyebilirdim.
İzinliydim yani...
Sevgilim yarım saat içinde gelecekti. Onu beklerken bir kadeh şarap içip favori dergim ‘Art’ın biraz önce aldığım son sayısına bakarım diye düşünmüştüm. Derginin ilk sayfalarındaki resimlere göz gezdiriyordum ki içeriye çok ‘tip’ bir adam girdi ve barda benim oturduğum yere doğru etrafına bakınarak yürüdü. Barmenle selâmlaştılar, içkisini söyledi. Kolayca iletişim kurabilen, sempatik ve sıcak biri olduğunu bu ilk jestlerinden hemen anladım.
Hani tek tek fiziksel özelliklerini saydığınızda bir güzellik bulamadığınız cazibeli adamlar vardır ya, işte bu adam öyle biriydi: İnce, orta boylu, kumral kıvırcık saçlı, otuz beş-kırk yaşlarında, aydınlık yüzlü... Üzerinde siyah, bisiklet yakalı ince bir kazak, altında açık mavi çok klas bir jean vardı. Gayet ‘casual’ hoş bir tarz. İtalyan tasarım, tütün rengi deri ayakkabıları ve benim sevdiğim stil, ince köşeli gözlükleri ona daha varsıl bir ifade vermişti.
Hemen yanımdan barmene seslenerek kırmızı şarap siparişi verdi. Ellerini barın üzerine koydu. Pırıl pırıl tırnaklar ve ince, temiz parmaklar... Saçlarını ve kulaklarını da yakından inceledim. Konuşunca, ses tonunun sıcak ve kendinden emin, diş ve dudaklarının da güzel olduğunu kaydettim. Bunu içgüdüsel olarak hep yaparım; tepeden tırnağa analiz...
Bir erkeğin benden geçer not alabilmesi için ağzıyla kuş tutması gerekir.
Erkekler konusunda bu kadar seçici olan bir kadının, kendine flört edecek adam bulması bir hayli güç oluyor. İtiraf etmeliyim ki otuz yaşımı bitirdiğim şu güne kadar, tam not verebileceğim birine hiç rastlamadım. İlk görüşte yüksek not verdiğim bu adam, zarif hareketlerle kadehinden bir yudum aldı. Bir-iki dakika etrafa bakındıktan sonra, bana doğru döndü.
“Merhaba. Umarım sizi rahatsız etmiyorum,” dedi tok ve zarif bir ses tonuyla…
Benimle konuşmak istediğini bara doğru yürüdüğünde hissetmiştim. Bu yüzden şaşırmadım ve gülümseyerek yanıtladım onu. “Yoo, hayır. Etmiyorsunuz,” dedim. Şımarmasın diye önüme dönüp ağzıma bir fıstık attım çerezlikten. Kütürdeterek çiğnerken lâfıma devam ettim. “En azından şimdilik...”
Bu sözüme rağmen, şeker şeker gülümsedi, gözlük çerçevelerinin üzerinden hınzırca baktı bana.
Kollarını iki yana doğru açarak,  “Tamam, yakışıksız bir hareket yaparsam kovarsınız beni,” dedi. “Barlarda erkeklerin kötü bir imajı var, doğru değil mi?”
Çekici bir erkeğin söyledikleri de hoş geliyor insana. Bu cümlesine yanıt filan beklemiyordu aslında ama ben kısa bir soruyla karşılık vermeyi seçtim. Bu, ‘devam et’ anlamına geliyordu.
“Bilmem, öyle mi?”
“Valla, ben barda bir hanımla sohbet etmeye çekiniyorum. Erkeklerle ahbap olsanız daha da kötü...” Çapkınca göz kırptı ve “Hemen dedikodu çıkarırlar hakkınızda...” dedi.
Bu esprisine güldüm. Hâli ve tavrıyla bana komik geldi.
“Haklısınız, bu günlerde bir kadının tek başına barda rahatsız edilmeden oturması neredeyse imkânsız oldu,” dedim.
Bu sözleri ciddi bir ses tonuyla söyledim; adama çok da yüz vermek olmazdı. Askıntı olmaması için tedbirimi alıp, ona hemen erkek arkadaşımdan bahsetmeliyim, diye düşündüm.
“Neyse ki ben nişanlımı bekliyorum...“ Saatime bakıp sahtekâr gülümsemeyle sözümü sürdürdüm.. “Şimdi gelir ve beni sizden kurtarır. O yüzden rahatım.”
Şaşırtıcı şekilde, adam hiç de düş kırıklığı yaşamadı bu lâfımın üzerine. “Birini bekliyor gibi duruyorsunuz zaten. Belki bu akşam ikinizi birden eğlendiririm biraz,” diyerek başlatmış olduğu sohbete devam etti.
Çok şeker bir ifadeyle omuzlarını silkti sonra. “Bedava eğlence ve içki... Bugün sizin şanslı gününüz olmalı,” dedi.
Sazan gibi atıldım bu lâf üzerine.
“Valla, bugün benim doğum günüm...”
Benim sazanlığıma karşılık, ‘hıyar’ denince tuzluğu kapıp gidenleri anımsatan coşkulu bir hevesle “Aaa, demek bir akrepsiniz.  Çok güzel, ne hoş bir rastlantı,”  diyerek karşılık verdi.
Bu rastlantının hoşluğu neredeydi ve acaba onun burcu neydi? Cevabını ona soramadan ve bir şey söylememe fırsat vermeden, “Akrep kadını tamamdır. Cazibeli ve gizemli... Bahse girerim, sevdiğiniz erkek için her fedakârlığı yapacak ve ona sadık kalacak birisiniz,” diye devam etti bu kez.
Sevgilime sadık bir kadın mıydım hakikaten? Öyle olaydım bari bu akşam. İyi ki akrep burcunun kötü imaj yaratan kişilik özelliklerinden bahsetmemişti, ne tatlı bir insandı bu adam yaa...
“Evet, ve herkesin de eşine veya sevgilisine sadık olması gerektiğini düşünüyorum,” dedim lâf olsun diye.
Aramızdaki sohbette küçük bir duraklama oldu. Adam sıcak bir gülümsemeyle, elini uzattı.
“Benim ismim Caner, ya sizin?”
“Arzu…”
“Güzel bir isim. Bana Arzu Tramvayı’nı hatırlattınız. Çok hoş bir filmdi.”
Bana bunu söyleyen bir erkeğe o zamana dek hiç rastlamamıştım doğrusu. Hoşuma gitti. Arzu Tramvayı, en sevdiğim klâsiklerden biri olduğu gibi, kitabını da okumuştum.
“Bir Elia Kazan filmi... En sevdiğim yönetmenlerden biridir,” dedim heyecanla.
Yüzü aydınlandı. Herhâlde benim de kendisi gibi bir sinema meraklısı olduğumu düşünüp, “Hakikaten muhteşem bir filmdi. Marlon Brando ve kimdi o güzel kadın?” diye soracak oldum.
Kadının yüzü aklımdaydı ama nasıl olduysa adını unutmuştum.
“Kim Novak mıydı? Yok, oradaki bir karakterin adıydı galiba Kim,” diyebildim.
Caner de kıvranmaya başlamıştı. “Hayır, o değildi. Dilimin ucunda ismi, ‘V’ harfiyle başlıyordu,” diyerek yüzünü buruşturdu.
Vicki, Vanessa, Vivette, Victoria. V’li isimleri tararken, aktristin adı gelip oturuverdi aklımdaki kadının yüzüne. Sözleşmişiz gibi ikimiz birden bağırdık.
“Vivian Leigh!...”
Sevinçle ellerimi çırptım.
“Evet. Doğru, ne güzel kadındı o...” diye parmağını şıklatıp bana çapkın bir bakış attı yine. Hiçbir koşulda, beğenilmeyecek bir kadın değildim. Beni dikkatlice inceleyen erkek kayıtsız kalamazdı ama kalbimde bir şey duymadıktan sonra bunun hiç faydası yoktu bana.
Sevgilimle ilişkim ise apayrı bir durumdu; o beni yatakta çıldırtan sertlikte, erkeksi ve yakışıklı bir adamdı ve geleceğimi garanti altına alabileceğim biriydi. Eee, her erkekten evlenme teklifi alamazsınız. Aşkı filan bir kenara koyup, kıro-mıro ne bulursanız idare edeceksiniz işte…
Otuz yaşını geçmişseniz tehlike çanları çalmaya başlamıştır.
Sevgilime hiç benzemeyen karakterde biri olduğunu gördüğüm Caner’in ise, ağzından bal damlıyordu.
“‘Eski kadınlar güzel olur’ derler. Oysa yeni nesil kadınlar, daha da güzel oluyorlar,” dedi.
Beni kastediyordu doğal olarak.
“Siz sanatla ilgili bir iş yapıyorsunuz, değil mi?”
Bilmişti valla...
“Evet, ressamım ben,” dedim şaşkınlıkla.
“Bunu görebiliyorum.”
Nasıl olup da görebildiğini sormadım. Ortada henüz ciddiye alınacak bir durum yoktu; anın güzelliğini yaşayıp eğlenmeye bakıyordum yalnızca. Caner, sanki beni güldürmek için yaparmış gibi gözlerini kapatıp başını yukarı doğru kaldırdı. Mırıl mırıl bir sesle konuşmaya başladı.
Daha beş-on dakika önce tanıdığım bir insanın, benimle ilgili böyle bir karakter analizinde bulunması ilginçti. Acaba bana ‘fal kitaplarından okuduğu bir şeyleri mi gazlıyor’ diye düşünmekten alamadım kendimi. Biraz durakladıktan sonra bu kez daha farklı bir konudaki kehanetlerine geçiverdi.
“Önceleri figüratif yapıtlar çalışırken, şimdi daha çok, soyut resme yönelmişsiniz. Mesleğinizin yanı sıra çevresindeki insanların sorunlarına duyarsız kalmayan ve yaşadığı hayatın içinde bir adaletsizlik gördüğünde, buna bütün gücüyle tepki gösteren bir yapıdasınız.”
Bingo... Sonra anlattı da anlattı.
“Erkeklerle olan ilişkilerinize gelince; zor beğenen birisiniz, bu yüzden kendinize uygun birini bulmakta zorluk çekmişsiniz. Geçmişteki birkaç flört etme girişiminiz, bu erkeklerden soğuyarak kaçmanızla sonuçlanmış.”
Yine şaşırdım. N’oluyordu ya?...
“Gerçekten de hepsi doğru,” dedim.
Biraz bekleyip, derin bir nefes aldı.
“Egelisiniz; İzmir doğumlu... Birbirine bağlı ve sevgi dolu bir aileye sahipsiniz. Babanız size hiç yokluk yaşatmamış. O bir mimar ya da mühendis. Üniversiteye, Akademiye İstanbul’a gelmişsiniz. Aileniz hâlâ İzmir’de, değil mi?”
Artık pes etmiştim.
“Bütün bunları nereden biliyorsunuz? Çok acayip birisiniz.”
Gerçekten de çok acayip bir adamdı.

 

3
MURAT

Gece hiç uyku tutmadığından bir sürü ilâç yutmuştum. Bu yüzden midem fena halde ekşimekteydi ve ağzımın içi de bok gibiydi. Bu halde bir yere çıkmayıp da yatıp uyusam daha iyi olurdu ama manitaya sözümüz vardı; bir süre daha gönlünü hoş tutmalıydım onun.
Kasadan çıkan pırlantalı saati, kutusuyla birlikte yanıma aldım. Üzerime, bana Versace’den aldırdığı o mavi spor ceketi giydim mecburen. Aynada kendime bakınca tıraş olmam gerektiğinin farkına vardım. Ayrıca ceketin içine giydiğim siyah kazağı da beğenmemiştim. Ceketi ve kazağı çıkarıp tıraş olmak üzere banyoya girdim. Tam makinayı suratıma sürmüştüm ki, cep telefonum çaldı. Patron’un adını telefonun ekranında görünce, o her zamanki nedensiz rahatsızlığı duydum içimde. Hafifçe midem bulandı. Açtım zamazingoyu.
“Efendim, Patron?” dedim.
Akşamki işi soruyordu. Selâm-sabah olmadan tabii ki... Sesinde, o her zamanki aşağılama edası vardı. Malı kaldırdığımızı söyledim. Sonra da, ev sahibinin eve erken döndüğünü filan anlattım, gereksiz bir gevezelikle... O tıynetsiz herife ceza verip vermediğimi sordu.
“Patron bak,” dedim ve sesimi alçaltıp tısladım. “Ona verilebilecek en büyük cezayı verdim.”
Ne yaptığımı merak etti. Söylememeyi tercih ettim.
Yerine, “Bilirsin; eceli gelen köpek cami avlusuna işermiş...” dedim.
Ondan nefret ediyordum. Bunu engellemek için yapabileceğim bir şey yoktu. Olsaydı keşke... Beklediğim gibi, hemen mücevherleri sordu bana. Bir yandan, kendime başka bir kazak seçmek üzere gardolabı açtım. Ses yapar diye, telefon sonrasına ertelemiştim tıraş olayını.
“Mallar Mustafa’da. Bizim dükkânda yani... Önümüzdeki hafta Kirkor ustaya teslim edilecek, sonra mağazaya...”
Klâsik talimatlarını yineledi. Ona acelem olduğunu söylemek istedim ama lâfını kesmem gerektiğinden yapamadım bunu.
Konuştu da konuştu.
Sonra birden sustu. Onu cevaplamak yerine, işi uzatmamak için, nokta koymayı tercih ettim.
“Tamam Patron,” dedim ve yapmam gereken işler olduğunu söyleyip izin istedim.
“En kısa zamanda görüşeceğiz,” dedi ve her zaman yaptığı gibi benim son lâflarımı dinlemeden yüzüme kapattı telefonu.
Vicdansız köpek!...
Aynada suratımı inceledim, kaşlarımı kaldırıp kendime ters ters baktım. Kemikli ve köşeli hatlı uzun yüzüm etkileyici ve korkutucuydu. Alnımdaki faça bile uyumluydu çehreme. Allah bana tam olmak istediğim tipi vermişti be!
Sosyete kızlarını nasıl arakladığım aklıma geldi, elimle âletimi sıvazladım.  El âlem erkek görsün. Bunlara biraz sert olacaksın ki kıymetini anlasınlar. Herkese bunu söylerim; sosyetik karılar, tütün ve ter kokan bıçkın herifleri çok sever ve öyle tehlikeli serserilere vermek isterler. Hele yatakta canlarını biraz yaktın mı, senden bir daha ayrılamazlar.
Uff, bir ara sürekli götürdüğüm Yasemin orospusunun küfesi geldi gözümün önüne; muazzamdı o kız be...
Karıların beni ne çok beğendiğini on yedi yaşımdayken anlamıştım. O zamanlar, kocasından tatmin olamamış evli kadınlar düzüşmek isterdi benle... Okula gitmez, evlerine giderdim kaltakların. Hiçbirinin kocasına yakalanmadım. Zaten korkmadım da bundan. Hele kocası bir yakalasın bakayım; sustalıyı taktım mı bağırsaklarını yatağa dökerdim herifin vallaha.
Ve karısını kendi bağırsaklarının üzerinde götürürdüm.
Patron aklıma gelince, tadım kaçtı yine. Vakti gelince onun da ifadesini alacaktım. Patlayan kafatasının arasından fışkıran beyin parçalarını hisseder gibi oldum avuçlarımda. Anahtarları alıp evden çıktım. Kapıda, gıcır arabam beni bekliyordu.
Lüksün gözü kör olsun.

 

4
CANER

‘Joy Bar’dan içeri girdiğimde eski, acıklı bir şarkı çalıyordu. Tüm zamanların en baba şarkıcısı Al Green, o benzersiz üslûbuyla ‘How can you mend a broken heart?’ı söylüyordu. Gerçekten de tıp dünyası kırık bir kalbi onaracak ilâcı bulamamıştı henüz.
Müziğin ritmiyle salınarak, bekâr bir erkeğin en etkili olduğu alana, bara geçtim.
Bar iskemlesinde oturup duran genç sarışın, ilk bakışta göz alan kadınlardan biri değildi. Aslında kusursuz güzellikte yüzlü, gayet biçimli vücutlu ve uzun boylu olmasına rağmen, sanki bunları sunumunda bir sorun vardı. Evet, göğüsleri biraz küçük, kalçaları dardı ama onun cazibesini açığa çıkarmayan şeyler bunlar değildi. Giyiminde kuşamında, bakışında ve havasında dişilik yoktu; ne memelerini yükseltmek için şu özel sutyenlerden giymişti, ne bir dekoltesi vardı, ne de eteğinde erotik bir yırtmaç. Sadece koyu renk bir blue-jean, krem rengi gömlek ve gayet kapalı, kısa topuklu ayakkabılar...
Acaba kadınlar, yalnızca koca aradıklarında mı süslü ve seksi olurlar?
Salonun ortalarına geldiğimde, başını kaldırıp tepeden tırnağa incelemişti beni, çaktırmadan... Yanındaki boşluğa geçip durdum. Bir moda ya da sanat dergisi okuyordu. Barmene içkimi söyler söylemez vakit geçirmeden konuya girdim.
Konuşmak iyi şeydir. Derler ya; hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa...
Erkekler, bar ya da kulüp gibi sosyal bir ortamda, kadınlarla konuşmaya çekinirler genellikle. Psikolojide bunun adı, ‘reddedilme korkusu’dur. Benim ise, hayatta korkmadığım bir şey varsa, o da ‘bir kadın tarafından reddedilmektir. Çünkü, hatunlar rasyonel düşünerek hareket etmezler çoğu kez. ‘Hayır’ diyen kadın, gerçekten seninle çıkmak istemiyor mudur, pek bilinmez. Bir süre geçtikten sonra, aynı adamı fena halde isteyebilir. Aslında sadece kadınların değil, insanların konuşmalarını, jest, tavır ve davranışlarını hak ettiğinden çok anlamlandırmamak, fazla ciddiye almamak gerekir.
Uzunca bir süredir öyle yapıyordum ve bu yüzden reddedilme korkusu falan yaşamıyordum.
Konuşmaya başladıktan az sonra, onun dışarıdan hiç belli olmayan sıcak kadınsılığını derinlerde bir yerlerde hissettim. Bana göre, aslında ateş gibiydi o... Daha önemlisi, benden hoşlanabilecek bir tipti; akıllı, iyi eğitim görmüş ve estetik kültürü gelişmiş bir hatun...
Sohbetimizin hemen ilk bölümünde, çok uygun bir giriş yaptım. Tamamen doğaçlama değildi ama o tadı içeren bir açılıştı işte… Entelektüel ve zeki bir kadını baştan çıkarabilecek yeteneklere sahiptim. Hani bazı şarkıcılara Allah tarafından bahşedilir ya, işte öyle bir şeydi bu benimki... Bir erkekten para sızdırmaktan başka bir şey düşünmeyip bunun bedelini de ancak o talihsiz adamı tongaya düşürdüğü zamana kadar vücuduyla ödemek peşinde olan kurnaz kadınlar ise benden hiç hoşlanmazlardı.
Bir kadını baştan çıkaracak bir oyunun içerisindeyken, başlangıç modelini ve atmosferini yarattıktan sonraki evrede, yine aynı ritmi ve melodiyi kesintisiz sürdürmek gerekirdi. Bu yüzden, şarabımı yudumlayıp konuşmaya ara vermeden devam ettim sözlerime.
“Size bu söylediklerim henüz hiç bir şey değil. Garip bir şekilde, şu anda kafanızdan geçenleri, son yıllardaki hayatınızı ve hatta gelecekte neler olacağını da görebiliyorum. Bu olay, yoğun enerji aldığım insanlarla birkaç kez olmuştu daha önce. Ben de nasıl olduğunu bilmiyorum.”
Arzu, söylediklerime pek değer vermiş gibi görünmüyordu bu kez. “Benimle dalga geçiyorsunuz galiba...” dedi.
Sıradan şeyler değildi söylediklerim. Biraz iddialıydılar ve aslında yeterli ısınmayı da sağlamamıştım. İşin doğrusu, ‘telepatik enerji’ olayına biraz daha gözbağcılık yaptıktan sonra girmekti tabii ama buna zamanım yoktu. Söylemişti işte; nişanlısı yoldaydı ve kuş kaçabilirdi.
Az önceki lâflarımla Arzu’nun gözlerinde daha yeni oluşturmaya başladığım saygınlığımı yitirmekte olduğumu görür gibi oldum.
Çok mu hızlı gitmiştim?
Bu analizi yapacak veriye sahip olmadığımdan, aklıma ilk gelen konuyu bodoslamadan açıverdim.
“Peki, daha önce bir kılıç yutucusuyla karşılaşmış mıydınız?” diye sordum.
Şaşırdı. “Anlamadım?” diye kekeledi.
Bilgi sahibi olmazsan kimseyi bir şeye inandıramazsın ama bilge bir erkeğin karşısında, her kadının nutku tutulur.
“Hani sirklerde, panayırlarda filan olur ya...” deyip hareketini de yaptım bir güzel. “Öyle bir ‘kılıç yutma gösterisi’ izlediniz mi demek istedim,” diye devam ettim.
Gözlerini kocaman açıp, “Hayır ama bunun benimle ne ilgisi var?” dedi.
Bu soruya da cevabım hazırdı. “Onun da nasıl yapıldığını bilmiyorsunuz,” dedim. Ne söylemiş olduğumu anlaması için zaman verir gibi baktım gözlerinin içine ve özellikle durakladım. Sonra fısıldadım kulağına doğru. “Öyle değil mi? Nasıl yapıldığını öğrenmek ister misiniz?”
“İsterim,” deyiverdi.
“Bu sihirbazlık gösterisi değildir; kılıç yutucuları gerçekten de yutarlar kılıcı. Bu işin sırrı, gırtlak adalelerini rahatlatmayı öğrenmek ve böylece yutkunma refleksine mani olmaktır.
Ayağa kalkmış, ellerimle, kollarımla hareketleri yapıyordum. Pantomim gösterisi yapar gibi... Bu arada, bütün gözler bizi izler olmuştu kulüpte...
“Kullandıkları kılıcın iki tarafı da kördür ama ucu, göründüğü gibi sivridir. Midenin tabanına ulaşmayacak bir boyutta yapılırsa sorun yaratmaz. Kılıç yutmanın en büyük ustası, Dan Mannix, 1951’de bu konuda bir kitap bile yazmış. Ancak bilim adamları, Mannix’e şarlatan muamelesi yapmışlar.”
Merak içinde, dinlemeye devam etmekteydi.
“Sonunda, kılıç şeklinde bir neon lâmbası yutup lâmbayı yakınca içinin görüldüğü bir gösteri yapmış da, ancak öyle inandırmış milleti...”
Arzu’nun mavi gözleri kocaman açılmıştı. Ne kadar güzel dinleyen bir kadındı. İçtenlikle gülümsedi.
“Çok ilginç bir şey bu yaa...” dedi.
Zokayı yutmuştu.
“Yaa, işte o yüzden...” Kendimi tutamayıp güldüm. “Benim gibi telepatik güçleri olanlar, anlaşılmamaya ve toplum tarafından reddedilmeye mahkûmdurlar. “
Ciddileşmek gerektiğini fark ettim ve en vurucu cümleyi söyledim sonra. “Oysa ben, sizin bütün geleceğinizi değiştirebilirim,” dedim.
Vayy vay vay... Hipnotizma seansında büyülenmiş kalmış biri gibi yüzüme bakıyordu. Haksız da sayılmazdı; bir çeşit hipnotizmaydı bu yaptığım.
“Yaa. Gerçekten mi?”
Bu kez, daha da ciddi bir yüz ifadesiyle kulağına doğru eğilerek “Nişanlınızın ismi neydi?” diye fısıldadım.
Şaşırdı. “Neden soruyorsunuz?” dedi.
Omuzlarımı silkip, “Onunla bir bağ kurabilmem için gerekli bu,” dedim ona serin bir sesle...
Durakladı. Gözünün içine bakarak bekledim. İçkisinden bir yudum aldı ve hiç beklenmedik bir kolaylıkla ikna oluverdi.
“Tamam, peki.”
Yüzüme bakıp gülümsedi.
“Murat. Murat Sevil…” dedi.
“Nasıl bir tip?” diye sordum hemen.
“Uzun boylu, iri kemikli, siyah, düz ve geriye doğru taranmış gür saçlı. Esmerdir. Şık giyinir.”
Utanmış gibi bakıp, “Yakışıklıdır yani...” dedi ve gözlerini kaçırdı benden.
“Takım elbise mi giyer?” dedim.
“Yok, spor şeyler giyer ama şıktır işte... Bu gece, yeni mavi ceketiyle gelecek.”
O iş nasıl oluyorsa… ‘Herhâlde anlaşılır bir sebebi vardır’ diye düşünüp üzerine gitmedim tabii. Çok acelem vardı. ‘Murat’ı tanımlayıcı bir şeyler daha olsa’ diye düşünüp sordum.
“Görünür yerinde bir işareti var mıdır?”
Arzu, bu soruyu biraz düşündü.
“Alnında bir yara izi var. Çocukluğundan kalma,” dedi.
Hah, işte çifte kaymaklı ekmek kadayıfı...
“Şimdi gelecek zaten, sizi tanıştırırım. Neden soruyorsunuz bütün bunları?”
Parmağımı dudaklarıma değdirip, “Şşşşşt,” diyerek onu susturdum. Gözlerimi kapatıp ellerimi yavaşça kaldırarak başımın iki yanına, kulaklarımın üzerine koydum. Bar taburesinden kalktım ve  arkamı döndüm ona. Joy Bar epeyce kalabalıklaşmış ve içerideki hava iyice ısınmıştı. Işıklar kararmış, müzik iyice açılmıştı.
‘Ain’t no sunshine’.  Bill Withers’in bu en meşhur şarkısını, kilise korolarında yetişmiş ‘Jackson’ ailesi, klâsik Motown üslûbuyla söylüyordu. Solistleri Michael Jackson, bu kayıtın yapıldığı yıllarda henüz on bir yaşında bir yeniyetme olmalıydı.
Çok güzeldi bu atmosfer, çook…

 

5
ŞEF

Murat Sevil…
Emniyetin sistemine bu ismi girip tarattım. Bir eşleşme olmadı. Ya Murat denen itin sabıkası yoktu ya da ismi sahteydi. Dışarıyı gösteren güvenlik kamerasına göz gezdirdim. Öndeki genç çift ve yanlarındaki bodur arkadaşlarının arkasından mavi ceketli birinin yaklaştığını gördüm. Kapıda ‘bar gorili’ kılığında bekleyen Mert’e hemen uçurdum istihbaratı.
“Adamımız sana doğru geliyor. Adı Murat Sevil; mavi spor ceketli, uzun, esmer, alnında façası var; küçük bir yara izi...”
“Anlaşıldı, Şef,” diye cevapladı beni.
Murat, kapıya geldi. Başıyla selâm verip içeri girmeye yeltendi. Elinde bir bloknot ve kalem bulunan Mert, önüne geçerek içeri girmesine engel oldu. Mavi ceketli yakışıklı şaşırdı. Kapının diğer iki yanını zorladığı engel aşma girişiminden sonra ortada bir yanlışlık olmadığını anladı.
İşte o zaman karşısında dikilmiş duran adama bir şeyler sorması gerektiğini düşündü. Mert’e şaşırmış gözlerle bakıp, “İyi akşamlar?” dedi.
Mert, elindeki dosyaya göz gezdirerek adını sordu ona. Böylece, yanlış adam kepçeleme riskini de bertaraf etmiş olacaktı. Murat biraz tereddüt edip ismini verdi.
Kapı görevlisi adamım, listesini taramış gibi yaptıktan sonra, gayet serinkanlı bir tavırla, “Özür dilerim beyefendi, içeride özel bir toplantı var. Davetli listesinde isminiz yok, bu yüzden sizi içeri alamayacağız”, deyiverdi.
Murat denen hergele, bu muameleye çok şaşırdı. Sanki Mert ona, ‘evine giremeyeceğini’ ya da ‘sokakta yürüyemeyeceğini’ falan söylemişti.
“Nasıl yani? Ama ben nişanlımla içeride buluşacağım,” dedi.
“Kusura bakmayın. Kesin talimat var; ne olursa olsun sizi içeri sokamayız beyefendi.”
“Ya, saçmalamayın. Nişanlım içeride beni bekliyor dedim. Böyle abuk şey olur mu?!” diyerek köpürmeye başladı bizimki.
Mert, kendinden emin bir tavırla arkada bekleyenlere bakınır gibi yaptı ve sonra Murat’a doğru dönüp yumuşak bir ses tonuyla, “Lütfen zorlamayın, size kesin talimat aldığımızı söyledim...” diyerek az evvel söylediğini yineledi.
Herif, hiç sesini yükseltmeden ellerini ceplerine soktu, geriye doğru kaykıldı. İç geçirdikten sonra, “O zaman en azından nişanlımı alıp çıkayım buradan,” dedi.
Sağ elini cebinden çıkardı ve içeriyi gösterdi. Mert, hiç istifini bozmadı. Beklediği tepkilerdi bunlar.
“Hayır beyefendi, içeri girmeniz mümkün değil. Bakmanıza dahi izin veremeyiz.”
Murat, bu kez iyice şaşırdı. “Allah Allah ya... Demek ki size başka türlü davranmak lâzım,” diye kükredi hemen.
O ana kadar çok ince davrandığının farkına varmış olmalıydı ki iyice alevleniverdi. “Manyaksın sen yaa!!” diye bağırdı ve söylenmeye devam ederek cep telefonuna davrandı.
Serdar’a işaretini verdim. Murat’a, yardımsever bıçkın bir genç edasıyla  yanaştı  ve kolundan tutup cep telefonunu çevirmesini engelledi.
“Ağbicim dur bir dakika sinirlenme. Bir sorun mu var?” diye sordu.
“Var ya!... Bu dallama beni kapıdan almayacakmış. Ulan benim nişanlım içeride be! Sana mı teslim edicem lan ben ailemi, şerefsize bak!...”
Mert sinirlenmiş gibi yapıp üzerine yürüdü onun. “Bana bak küfretme, benim asabımı bozma!.. Ben sana terbiyesizlik yapmadım, küfür de etmedim. Müdürden talimat aldım diyorum. Lâftan anlamaz mısın sen?” diye bağırdı azıcık.
Planlanmış olduğu gibi, Serdar bir çırpıda ikisinin arasına giriverdi. “Bırak ağbicim ya, takılma sen ona. Tamam güzel ağbim, sen gel benimle, sorunu derhal çözelim,” diyerek az öteye doğru çekiştirdi Murat’ı.
Murat bulunduğu yerden, elini tehditkâr bir şekilde uzattı. “Nereye geliyormuşum? Oğlum, sorun nah burada zaten lan!..”
Serdar, Mert’in üzerine yürümeye girişen Murat’ı vücuduyla gayet usturuplu şekilde kapıdan uzaklaştırdı sonunda. “Gel dedim ağbi sana. İçeri gireceksin. Sokacam kulübe seni diyorum yaa…” dedi.
Murat, önünde duran Serdar’ın yüzüne ilk defa baktı ve onu ciddiye alması gerektiğini düşündü.“Sen dalga mı geçiyorsun benimle?”
“Tamam ağbi, buradaki herkesin içeri giriş sorununu ben çözerim zaten. O lavuk duymasın, yavaş konuş. Sen şimdi çaktırmadan beni takip et, ötesini merak etme.”
Herif bir an duraklar gibi oldu. Sonra, beklediğimiz gibi zokayı yuttu. “Tamam geliyorum,” dedi.
Serdar ve Murat, karanlık sokağın girişinde kayboldular. İşin bu kısmı, beklenmedik bir kolaylıkta gerçekleşmişti doğrusu. Bizimkiler çok daha sert bir tepkiyle de karşılaşabilirdi. Herifin -eğer o herif idiyse- tehlikeli olduğunu biliyorduk, üstelik silahlı da olabilirdi.
Derin bir iç geçirirken yakaladım kendimi ve pür dikkat içeriyi dinlemeye geri döndüm.

 

6
ARZU

Caner, ellerini kulaklarına yapıştırmış ve transa geçmiş bir haldeydi. Eğer bardaki halimize dışarıdan bir gözle bakabilseydim kahkahalarla gülerdim bu duruma. Oysa şimdi, burada donmuş kalmış ve onun tuhaf hareketlerini seyrediyor, gizemli öykülerini dinliyordum.
Sevgilimin gecikmesi hayra alâmet değildi ama nedense içimde onunla ilgili bir endişe yoktu. Aklıma düşen ikilem gitgide belirginleşiyor, sürekli olarak yeni tanışmış olduğum bu acayip adamla sevgilim arasında karşılaştırma yapma durumunda hissediyordum kendimi. Evet, nişanlımı çok da sevmiyordum aslında. Hatta kimi zaman, bazı garip davranışlarından korktuğumu da itiraf etmeliyim; bana başka alternatifimin olmadığını öyle bir kanıksatmıştı ki kaderimin o olduğunu düşünüyordum.
Evlenme teklif etmiş olması ve beni sahiplenmesi, en temel ihtiyaçlarımdan birini doyuruyordu belki de...
Yataktaki hoyratlıkları geldi gözümün önüne; ona boyun eğen ve sürekli hizmet eden bir köleymişim gibi davranıyordu çoğu zaman. İstediklerini zorla yaptırmayı seviyor ve bu da bana garip bir haz veriyordu.
Onun cariyesi mi olmuştum acaba?
Yeni tanıştığım bu adamda ise bambaşka bir şeyler vardı; parmaklarının ucundaki sihri hissediyordum onun. Hayatımı değiştirebileceğinin işaretini almıştım sanki... Başını yukarı kaldırıp gözlerini kapattı. Ağzından belli belirsiz bir mırıltı çıktı.
“Ona ulaşmaya çalışıyorum.”
Derin bir nefes aldı ve daha güçlü bir ses tonuyla, “Şimdi görebiliyorum: Trafikte sıkışıp kalmış, cep telefonunu evde unutmuş, bu yüzden sizi arayamıyor. En az yirmi-yirmi beş dakika gecikecek ama merak etmeyin; sağ-salim gelecek buraya. Cebinde sizin için bir de hediye var, oldukça değerli bir şey. Bir saate benziyor,” diye devam etti.
Şimdi ondan daha çok etkilenmiştim doğrusu. Yavaşça kolumun üst kısmına dokundu. İçimin titrediğini ve bu adamın hayatımın akışını değiştirecek tuhaf bir ‘aura’ya sahip olduğunu hissettim.
“Siz hakikaten büyücüsünüz. Nasıl olur bu ya, nasıl? Cidden anlayamıyorum,” dedim.
Caner, söylediğim şeye şaşırmış gibiydi.
“Yani size ne hediye getireceğini önceden söylemiş miydi? Biliyor muydunuz?” diye sordu bana.
Birden ne diyeceğimi şaşırdım. Bu saat meselesini açıklamam için çok şey anlatmam gerekiyordu. Bu yüzden, kısa kesip, “Hayır ama ben ne olduğunu tahmin ettim siz söyleyince...” diye bir şeyler geveledim öylesine.
Caner, saf bir ifadeyle, “Nasıl yani? Beğendiğiniz ve hediye olarak satın alması için ona söylemiş olduğunuz belirli bir saat mi vardı?” diyerek ısrar etti.
Omuzlarımı silkip içkimden bir yudum aldıktan sonra onu bu konu önemsiz bir şeymiş gibi yanıtladım.
“Evet, onun gibi bir şey,” dedim.
Yüz ifadesi garipleşti. Yine soracağını hissettiğim için, konuyu hemen değiştirmek istedim. Ondan şüpheleniyormuş gibi yaptım.
“Siz beni tanıyan birileriyle konuşmuş olmayasınız sakın. İşletmiyorsunuz değil mi beni?”
Caner, söylediğime çok bozuldu sanki. Yüzü asıldı, bar iskemlesine oturup toparlandı.
“Size de bir şey söylemeye gelmiyor yani. Neyse boş verin bütün bunları, şimdi doğum gününüz şerefine size bir sürpriz yapmak istiyorum.”
DJ kulübesine bir işaret yaptı. İşareti alan çocuk onu başıyla onayladı ve ekranda Neşe Karaböcek’ten ‘Aşk eski bir yalan’ şarkısının video klibi akmaya başladı. Eski Yeşilçam siyah-beyaz dönem filmlerinden komik bir kolâj yapılmıştı. Çok hoş bir şeydi. Şarabımdan sıkı bir yudum alıp bitirdim, video klibi seyrederken mutluluk sarhoşluğu yaşadığımı düşündüm çünkü bir kadeh içkiyle kafası iyi olmazdı insanın. Beyaz perdeye bakarken, göz ucumla Caner’in bardaki servis elemanları ile bir organizasyon yapmaya çalıştığını görüyordum.
Ona bir gitar getirdiler, video klibin finalinden, şarkı söyleyerek girdi.
‘Mutlu yıllar sana
Mutlu yıllar sana’
Bardaki müşteriler de ona eşlik etmeye başladı. Çok etkilenmiş ve sevinmiştim. Yıllardır hiç böyle değişik bir eğlence yaşamamıştım doğrusu. Garson, üzeri yanan mumlarla dolu bir pasta getirdi ve kocaman bir bıçakla pastayı bana kestirdi. Herkes alkışladı, pasta ikramıyla birlikte şampanya patlatıldı.
‘Mutlu yıllar Arzu
Mutlu yıllar sanaa...’
Gerçekten de uzun zamandan beri ilk kez, bu gece çok mutluydum.

 

7
ŞEF

Bu doğum günü kutlaması işinden çok sıkılmıştım. Murat denen eşkıyanın bilgilerini bulup içeriye iletmem lâzımdı. Bir aksilik olma halinde müdahale edebilmek için odaya koydurduğum kameraya bağlı olan ekranı açtım. Şimdi odanın tavanından ikisini de görüp duyuyordum.
Murat, odaya girince işkillenmiş, sağa sola bakındı. “Nereye geldik biz yaa?”
Serdar, gayet sakin davrandı. “Ağbi şimdi seni bu binadan kulübün içine sokucam. Merak etme, önce arka bahçeden, sağdaki binanın içine geçicez,” dedi.
Helâl olsun çocuğa; fevkalade oynuyordu rolünü…
Murat’ın sinirleri iyice gerilmişti, had safhada kıllandığını anladım ama basireti bağlanmıştı kerizin bir defa...
Afallamış bir halde, “Yahu böyle şeye ne gerek var?” diyecek oldu. Serdar’ın cebinden, ne olduğunu anlayamadığı bir nesne çıkardığını belli belirsiz fark etti. “Ne o elindeki?” diye kuşkuyla sordu.
Avucunu açıp görmesi için yüzüne tutar gibi yaptı. “Tamam baba, şimdi olacak…” dedi Serdar.
Serdar, elindeki bayıltıcı spreyi Murat’ın yüzüne sıktı. Ne olduğunu hâlâ kavrayamayan Murat, anî bir refleksle boğazına sarılıp duvara yapıştırdı onu. Sımsıkı kapatmış olduğu gözlerinden yaşlar fışkırmaktaydı.
“Aaah!! Allah belânı versin!... Gözlerim!...  Öldürücem ulan seni!”
Kasılmış yüzü anîden gevşedi, ayakta kendinden geçmişti. Serdar’ın boğazında kenetlenmiş olan elleri yavaşça çözüldü ve olduğu yerde yığıldı kaldı. Orada tavanla duvar arasındaki köşeye asılı kamera, ‘Gece Görüşü Modu’nda çalışmasına rağmen boğuştukları odaya pencereden giren zayıf ışıklardan bütün görebildiğim ve izleyebildiğim bunlardı.
Murat’ın baygın gövdesinin üzerinden atlayarak geçen Serdar, yakasını paçasını düzeltti. Cebinden halojen masa fenerini çıkarıp yaktı sonra. Şimdi etrafı doğru dürüst görmeye başlamıştım. Herifin üzerini aradı, belinden cep telefonunu aldı. Murat’ın üzerinden çıkardığı ceketinin cebindekileri yere döktü. Yere düşen süslü kutuyu, cebinden çıkardığı bir bez parçasıyla tutarak açtı. Taşlı bir kadın saati çıktı içinden.
Yukarıdaki güvenlik kamerasına doğru dönüp bana baktı sonra. “Şefim, gördüğün gibi adamımızı uyuttuk. Şimdi kimlik bilgilerini veriyorum,” dedi.
Önümdeki ekranda bulunan kontrol panelinden, Serdar’ın konuşmalarını doğrudan Caner’in kulağına yollayan düğmeyi açtım. Cep telefonundan bağlandığım Serdar’a, hazır olduğumu söyledim. “Tamam kaydediyorum,” dedim.
“Mehmet Özcan oğlu Acar Murat Gümüşlü.”
“Soyadı Sevil değil miymiş?”
“Hayır, soyadı Gümüşlü’ymüş. Kimlik sahte değil, fotoğraf ve soğuk damga gerçek gibi... Doğum tarihi, yirmi iki Temmuz 1970. Cüzdanındaki para, dört yüz elli beş lira ve evraklarda daha fazla bilgi yok. Ayrıca, üzerinde dört anahtar takılı bir anahtarlık ve hediye paketine sarılmış, taşlı bir kadın saati çıktı.”
“Saatin markasını oku bana, biraz da tarif et.”
Serdar saati evirip çevirdi. “Vacheron Konstantin yazıyor üzerinde,” dedi kötü bir telaffuzla. “Oval, tüm kenarı ve bileziği altın üzerine değerli taşlarla çevrili bir saat.”
“Şimdi bana ehliyetinin üzerindeki diğer bilgileri oku.”
Sorgulama sistemimize bilgileri girdim. Bu kaynaktan başka, en işe yarar istihbarat yerlerinden biri de bankacılık bilgi sistemidir. Bu yüzden banka hesapları bizim için önemlidir. Serdar’ın atlamış olma ihtimalini göz önüne alarak, “Kredi kartı filan yok mu bu herifin?” diye sordum hemen.
“Yok şefim. Anlaşılan hep nakit çalışıyor,” diye sırıtarak cevapladı beni; işin arasında espri sıçmasalar olmaz sanki...
“Anlaşıldı. Şimdi onu orada bırak, iki üç saat uyusun. Kalorifer borusuna iki elini birden kelepçele, oda kapısını kilitle,” dedim. “Bir durum olursa ve yeterli delil bulamazsak, kim olduğumuzu anlamaması lâzım. Tamam mı?”
Durakladı. İtiraz edecekmiş gibi ağzını açtı, vazgeçti sonra. “Anlaşıldı,” diye mırıldandı.
“Haa, dur biraz, kapatma. Bir de cep numarasını ve fihristindeki numaraları alalım da bir bakalım.”
“Tamam şefim. Zaten telefonu getiriyorum şimdi sana, herifi içeri atamazsak, bir şekilde geri veririz.”
Bu seviyede suç işleyen bir insanın, geçmişine ait herhangi bir adlî kaydının olmaması epeyce sık rastlanan bir durumdur. Basit hırsızlıklar, gasp, tecavüz ve yöresel cinayetlerin çoğu hiçbir devlet kurumuna intikal etmeden örtbas olur gider. Batı ülkelerinde bu imkânsız bir şeydir çünkü en basit trafik suçları bile kayda geçer. Böylece, suç işleme eğilimi zamanla artan kişileri takip etmek ve yakalamak kolaylaşır.
“Sabıka kaydı yok herifin; şunun parmak izlerini hemen alıver. Ne olur ne olmaz,” dedim Serdar’a…
Serdar, cebinden ıstampasını çıkardı. Baygın yatan Murat’ın sağ elinin parmaklarını bastırıp, izlerini kâğıda geçirdi.
İşi bittiğinde, “Tamam, şimdi hemen buraya gel,” dedim ona. Masa fenerini kapamayı ve yanına almayı unutmamasını hatırlattım. “Birazdan operasyona başlayacağız.”
Operasyon, bizi yormayacak şekilde hemen sonuca gideceğe benziyordu. İlk adımı atmakta gayet başarılı olmuştuk. Şimdi sıra devamını getirmeye gelmişti.
Yıllar öncesinde vuku bulmuş esrarengiz bir cinayeti hatırladım birden. Karmaşık bir olay gibi görüldüğü halde, kapının girişinde bulduğumuz bir tarak sayesinde işi patır kütür çözmüştük bir gecede. Üstelik tarak şimşirden yapılmış falan da değildi; alelâde bir taraktı işte...
İşin başında her şeyin nasıl göründüğü önemli değildir esasında. Sonu hayırlı olsun inşallah.

 

8
CANER

On beş dakikalık sazlı-sözlü bir doğum günü partisi organizasyonu gerçekleştirmek, epeyce yormuştu beni. Doğrusu, uygun ortamı sağlamak için gerekli olmasaydı yapmazdım. Eski işim sebebiyle, bar ve kulüplere çok takılmış ve bir sürü partiye katılmış olduğumdan etkileyici şekilde bitirebilmiştim bu göz boyama işini.
Arzu gayet mutlu görünüyordu.
Renkler, ışıklar, hareket ve şampanya, hemen vurup sarhoş eder insanı... Gitarı barın arkasına bırakıp yaklaştım. Bardan iki kadeh şampanya aldım ve birini ona doğru uzattım. İnce bir hareketle kaldırıp kadehime dokundurdu.
Güzel gözlerinin içine bakarak, “Nice mutlu, sağlıklı ve güzel yıllara,” dedim ona.
Şampanyalarımızdan iri birer yudum içtik. Beyaz çehresini süsleyen güzel mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. İlişki sürecinin başlarında kadınları mutlu etmek kolaydır. Zor olan şey, mutlu olmalarını sürdürmektir elbette. Arzu, “Çok teşekkür ederim, beni çok şaşırttınız. Ne kadar kibarsınız,” dedi bana… Tabii, başka ne diyecek?
Ben de gülümsedim. “Rica ederim. Benim için bir zevkti,” dedim.
“Siz müzisyensiniz demek. Ya da animatör falan.”
Hah, işte beklediğim işaret gelmişti. “İlk denemede yanıldınız. Müzisyenlik ya da sanat ile ilgili bir iş yapmıyorum ne yazık ki...” dedim ve bekledim.
“Ya ne işle meşgulsünüz?” diye sordu.
“Bunu tahmin etmeniz için size ipuçları vereyim, bir oyun oynayalım diyorum. Ne dersiniz? Hem böylece, nişanlınız gelene kadar güzel vakit geçirmiş oluruz.”
Arzu durakladı ve saatine baktı.
“Siz hakikaten çok, ama çok acayip bir tipsiniz. Peki tamam, doğru tahmin için kaç hakkım daha var?”
“Sadece iki hakkınız kaldı.”
Saatini sağ bileğine taktığını fark ettim ve sohbette bunu da kullanabileceğimi düşündüm. Oyunu sürdürmeye teşvik etmek için, “Siz solaksınız değil mi?” diye sordum.
Sağ bileğindeki saatine dokunup, “Bunu gördünüz tabii, dikkatli birisiniz,” dedi gülümseyerek.
“Mesleğim gereği desem, sizin için bir ipucu olur mu acaba? Bu arada, bir solak olarak insanların yüzde on birini oluşturduğunuzu ve tarihin karanlık çağlarında, şeytanla bile özdeşleştirilmiş olduğunuzu biliyorsunuzdur herhâlde. İngilizcede ‘left’ kelimesi, eski Cermencede zayıf ve kullanışsız anlamına gelen ‘lyft’ kelimesinden türemiştir. ‘Right’  ise haklılık ve doğruluk anlamına geliyor,” diyerek bir başka racon daha kestim.
Arzu ile yakınlaştıkça, onu daha çok beğenir olmuştum; çok güzel bir kadındı. Yine ışıltılı dişlerini göstererek güldü.
Devam ettim.  “Ancak daha sonraki araştırmalarda, siz solakların, konuşma ve ifade yeteneklerinin, biz sağ elini kullananlara oranla daha güçlü olduğu ortaya çıktı. Ne tuhaf değil mi?”
Söylediklerimi tuhaf bulup bulmadığını anlamadım ama yüzüne gayet rahat ve keyifli bir ifade yerleşti. “Valla, onu bilmiyorum, ama sizin ikna yeteneğinizin çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Yeni bir meslek tahmininde bulunacağım. Biraz daha düşüneyim, ondan sonra...” dedi.
Arzu bir refleksle yine saatine baktı. Nişanlısının her an gelme olasılığı onu tedirgin etmeye başlamıştı sanırım. Elindeki cep telefonuna göz attı. Birden, çocukluğumda sokaklarda oynadığımız bir oyun aklıma geldi. Ağzımdan, “Tilki tilki saat kaç?” tekerlemesi dökülüverdi.
“Anlamadım,” dedi şaşkınlıkla.
“Çocukken bu oyunu oynardık, hatırladınız mı?”
“Hakikaten. Nereden geldi aklınıza bu şimdi? “
Saatime bakarak Arzu’nun taklidini yaptım. “Sık sık saatinize bakmanızdan tabiî,” dedim sonra.
Arzu yalnızca gülümsedi. Bir şey anlatmak isteyip de anlatamaz gibiydi. Aklındakini ben ona söyleyiverdim. Ciddi bir tavırla, “Nişanlınız için endişe etmenize gerek yok. Size açıklamıştım...” dedim.
Başını öne eğip, “Biliyorum. Tamam. Artık saate bakmayacağım.” dedi bunun üzerine. Çok tatlıydı.
Şimdi artık konuyu istediğim yöne çekebilirdim. İş kıvama gelmişti. “Baksanıza, kıskandığımı filan sanmayın lütfen,” dedim usulca. “Beni de ilgilendirmez ayrıca ama nişanlınız Murat Bey’i çok mu seviyorsunuz? Ona âşık mısınız?”
“Evet, onu seviyorum. O da beni seviyor,” diye yanıtladı beni.
Çaresizlikten yalan söylüyor gibi geldi bana... Kadınlar böyledir işte; hep severler, hep âşıktırlar ve bütün suç ve kabahatleri aşk yüzünden işlerler. Eski karım da böyle söylemişti; ‘Her şeyi ona âşık olduğum için yaptım!’ Bunun asıl adı; aşkın arkasına saklanmanın vazgeçilmez kolaylığıdır.
Bunları düşünürken boş gözlerle bakıyor olmalıydım ki, Arzu, sözlerine devam etme gereği duydu. Anlaşılmaz bir tavırla, “Ne o? Bana acayip bir şey söylemişim gibi bakıyorsunuz. Siz aşka filan pek inanmıyorsunuz galiba?” diye sordu.
Kendi halinde gözlerimle yüzüne bakarak, “Ben hayatım boyunca hiç âşık olmadım ne yazık ki...” diye yalan söylemeye yeltendim.
Sonra lisedeki ilk aşkım ve sonraki acılarım aklıma geldi, boş yere palavra sıkmayı sürdürmek istemedim istemedim. Eğer insan yalan söyleyecekse bunun bir nedeni olmalıydı.
“Yok yok, on yedi-on sekiz yaşındayken bir kez âşık olmuştum ama bu aşkın bana yaşattığı kötü duygulardan ve içine düşmüş olduğum keder verici durumdan pek hoşlanmamıştım,” diye açıklamada bulundum.
Aslında bütün içtenliğimle gerçekleri anlatıyordum ona.
Meraklanıp, “Neden?” diye sordu.
“Hoşlanmadım çünkü bir kadını olmadığı bir yere koyup, bir anlamda ona tapınmak, ulaşamadığın için acı çekmek ve kıskanmak bana göre şeyler değil. Bunların doğru olduğuna inanmadığım için de aşktan ve âşık olmaktan hep kaçındım,” dedim.
“Peki, doğru olan nedir sizce? Yani bir erkek için, âşık olmanın alternatifi, her önüne gelen kadınla duygusuzca yatmak mıdır?”
Aşkın karşıtının seks olduğunu düşünmediğimi anlatabilmek için yalnızca ağzımı açabildim. Konuşmama fırsat vermeden devam etti. “Âşık olmadığım adamla öpüşemem bile ben...” dedi.
Artık bu kadarı da fazlaydı; hem kocaman hem de kuyruklu bir yalan!... Kadınlar ne tuhaftır; kendilerinin bile inanmadıkları bir takım namus safsatalarıyla erkekleri etkileyebileceklerini düşünürler.
Elimde olmadan öfkelenerek, “Hadi canım. Siz, herhangi bir sebeple etkilendiğiniz her erkeğe âşık olduğunuzu düşünüyorsunuz o zaman. Aşk olmazsa cinsellik olmaz ve hatta hoş bir öpüşme bile olmaz, öyle mi?” dedim ona.
Kinayeli bir sesle, “Evet. Ben öyle biriyim  ama sizin öyle olmadığınız gayet güzel anlaşılıyor,” dedi.
Sanki suç işlemiştim. Tövbe tövbe…
Bu konuları fazla uzatmam doğru değildi ve üstelik anlamı da yoktu. Zaman, her koşulda, insanın aleyhine işleyen bir şeydi. “Beni boş verin bunları şimdi,” diyerek konuyu istediğim yöne çevirdim. “Demek, âşık olduğunuz erkeğe sadakat göstermek konusunda çok katısınız. Peki ya hemcinslerinizle aranız nasıl? Kız arkadaşlarınız çok mudur?”
Arzu’nun, kolej yıllarından bu yana, neredeyse hiç kız arkadaşı kalmamış olduğunu gayet iyi biliyordum.

 

9
ŞEF

Serdar, barın kapısından içeri girdi. Mert, onu kapıda karşıladı. İçeri girmekte olan müşteriler olduğundan, dikkat çekmemeleri için ikisine de sıkı bir uyarı geçmiştim. Serdar’ı bana doğru yürürken yakaladı.
“Hallettin mi herifin işini?
Serdar, böbürlenen bir tavırla, “Ayıp ettin komiserim. Hallettim tabii ki…” diye cevap verdi Mert’e.
Bürodaki iyi adamlarımdan biriydi Mert, evvelki sene sınava girip komiserliğe terfi etmişti. Orta seviyede zekâya sahip, dürüst ve çalışkan bir çocuktu. Cinayet Bürosu’nda kurduğum dört ekipten birinin başındaydı.
Serdar ona; “Yaa, baksana komiserim. Bu iş sana da biraz ters gelmiyor mu? Hokkabazlar gibi oyun oynuyoruz burada. Şu yaptığımız işlere bakar mısın? Caner’in bok yemeleri işte...” diyerek hırtlığını sürdürdü.
Mert, Serdar olacak hıyarağasını duyup duymadığımı anlamak için hafifçe bana dönüp baktı. Renk vermeyip fısıltılarını dinlemekle yetindim. Duyduğum kadarıyla, o da Serdar’ın söylediklerini onaylamaz bir tavırda değildi.
Başıma kulaklıklar takmış olduğumdan onları duymadığımı zannedip, “Şef’in kulağına gitmesin bunlar. Oğlum biliyorsun, ben de haz etmiyorum o ibne kılıklı heriften. Ne yapacaksın işte, biz işimize bakalım,” dedi Mert. Ona arka çıkıyordu sanki.
“İyi de, işin ucu bize dokunuyor. Şu kadını biz sorgulasak, iki dakikada bülbül olurdu vallaha. Bir tokatta altına işetirdim ben onu...”
Mert birden öfkelendi; “Neyse, biz Şef ne derse onu yapalım şimdi, sen de kes artık!... Zaten bütün gece uyumamışım, bir de sen dırdır edip durma,” dedi Serdar’a…
Serdar tınmadı. “Herkes karısının koynunda mışıl mışıl uyurken biz bu rezilliğe bulaştık. Yetmiyormuş gibi, işin yoksa gece vakti sahne dekoru yap, oyun oyna...” diye devam etti.
“Yeter oğlum yeter!” diye bağırarak sözünü kesti Mert.
“Tamam komiserim de, bazen moralim bozuluyor işte, üç kuruş maaş için yediğimiz naneye bak…”
Öteden beri, elemanlarım arasındaki ilişkileri, çelişkileri, kavgaları gayet detaylı şekilde bilirdim. Bunlardan bir kısmını görmezden gelirim çünkü bunlar gerilimli ortamda çalışmanın yarattığı şişkinliğin, hiyerarşik sistemlerdeki hassas dengelerin emniyet supabıdır. Aşırı kontrol ve otorite, sonunda balonun patlamasına neden olur.
İç çekişmelere bu yüzden nadiren müdahale etmeme rağmen yine de bu türden densizlikleri görmezden gelmenin de bir haddi vardır. “Ne kaynatıyorsunuz orada oğlum, Ediyle Büdü gibi?” diye seslendim o yana…
Kekeleyerek, “Yok bir şey Şef, operasyonu konuşuyorduk işte…” diye yanıtladı beni Mert.
Cevap veren Mert olmasına rağmen, “Adamımızı sıkıca tutturdun mu boruya?” diye Serdar’a bakıp sordum.
“Tutturdum Şefim,” dedi pervasız bir tavırla; “Şu herifi deliğe tıksaydık daha iyi olmaz mıydı?”
Şu çocuğu, döverek de adam edememiştim, söverek de... Âmirlik babamın şirketi değildi ki istediğimi atayım, istediğimi satayım.
“Benim salak oğlum, ah be... Neyi sebep göstererek gözaltına alacağız onu, ha?... Senin yeni kanunlardan haberin yok galiba. Biraz oku da adam ol...” dedim. Ne diyeyim artık; daha ağır konuşmaktan kaçındım işte…
Tınmadı bizimki, “Haklısın şefim ama yine de hiç olmazsa başına birini dikelim...” dedi.
İçerideki hıyarları dinlerken sol kulağımı kulaklıktan dışarı almıştım. Caner, dişe dokunur bir şeylere girdi gibi geldi; aceleyle cihazı tekrar düzeltip içeriye döndüm.
Kaçırdığım bir şey olmamıştı anladığım kadarıyla. “Kes şu vırvırı; konuşmaları duyamıyorum senin o bet sesinden. Ayıldığında hâlâ bir şeyler bulamamışsak, zaten salmak zorundayız adamı. O zaman oradan kaçsın daha iyi...” diyerek konuyu kapadım.
Başını öne eğip, “Anladım şefim,” diye mırıldanmakla yetindi sonunda.
“Aman, nihayet anladın demek,” dedim ona salaklığını ima ederek. “Şimdi ayak altında dolaşma, arabaya git ve talimatlarımı dinle.”
Bir şey söyleyecek gibi durdu önce, Mert ona bir baş işareti çaktı; Serdar toplanıp dışarı fırladı gitti. Gazabımdan fena halde korkarlardı bizim kısımda...
Kıskançlığından nefret ediyordum şu çocuğun...
Kötü huyları bir yana, aslında Serdar genç ve becerikli bir polisti. Bu yüzden, genel müdürlükteki bir âmirin de önerisiyle memurluktan komiser yardımcılığı mertebesine getirmiştim geçen sene onu. Aynı resmî rütbede ama on bir yıl kıdemli ve benzersiz yeteneklere sahip olan Caner’le kendini aynı kefeye koymasıysa olacak şey değildi.
Serdar’ın hırsını ve enerjisini kullanarak onu ölesiye çalıştırabilirdiniz. Bu yüzden, bir ölçüye kadar onun bu bet tavırlarını görmezden geliyordum. Mert ise, komiser olmasına ve Caner’i pek sevmemesine rağmen ona ilişmez ve emir vermeye kalkışmaz; bu konularda benim sözümden dışarı çıkmazdı.
Yanıma çağırıp, “Mert, gel benim yerime geç, içeriyi dinle. Hırsızlık Bürosu dosyalarına da sistemden bak. Civarda benzer olay var mı? Ben de oranın âmiriyle bir görüşeyim,” dedim.
Mert benim yerime geçip kulaklığı taktı. Ekranda, ‘Hırsızlık ve Gasp Masası’nın sisteminde kayıtlı olan soygun dosyalarını taramaya başladı. Büronun âmiri, benim dönemim bir başkomiserdi. Jetonu biraz geç düşen ağır bir arkadaşımız olduğundan, ondan uzak durmayı tercih ederdim genellikle. Bu akşamki vukuat sonrasında, onu aramak zorundaydım. Selâm-sabah derken, konuya girdim.
“Başar’cığım dosyalara zaten bakıyoruz. Benim istediğim; son altı ay içinde faili meçhul, planlanarak yapılmış ve yüklü miktarda mal kaldırılmış olan ev veya iş yeri soygunlarının dökümü...” dedim bıkkınlıkla.
Cinayet Bürosu personeli olarak diğer büroların dosyalarına girebiliyor ancak kıstaslar belirleyip buna göre yazıcıdan döküm alma işini beceremiyorduk bir türlü.
Bekledim yine.
“Tamam, bir bakın. Anlaşıldı; ben aldırırım oradan. Ya da benim posta kutuma göndersinler. Yani, senin hatırladığın vaka yok, öyle mi?”
Başar, aklında kalan bir-iki soygunu anlatmaya başladı ama bunların bizim olay ile benzerliği yoktu. Daha fazla dayanamayıp konuşmasını yarıda kestim. Sahada çalıştığımı ve acele işim çıktığını söyledim ona.
Telefonu kapayıp Mert’e aklıma gelen başka bir şeyi sordum. “Cüzdanından ya da ceplerinden çıkan başka bir şey yok muymuş bu herifin?”
“Yokmuş şefim,” dedi.
“Caner’e bilgi geçtin mi?”
Gözünü Murat’ın cep telefonu ekranından ayırmadan, “Çoktan. Şimdi fihristteki telefonlara bakıyorum,” diye mırıldandı.
Güvenlik sisteminin kameralarına göz gezdirdim. Kapının önü az önce kalabalıklaşmış, insanlar yavaş yavaş eğlence yerlerini doldurmuşlardı. Şimdi ise görünürde pek kimseler yoktu. Yan binanın odasına yerleştirdiğimiz kameraya geçtim, kapkara ekrandan başka bir şey görünmüyordu. Bozulmuş mu acaba diye tereddüt ettim bir an…
Barın içinde önemli bir şey atlasın istemediğimden; “Telefonları daha sonra araştırırız. Sohbet nasıl gidiyor?” dedim.
Ayağa kalkarak, “Murat olacak hergelenin bir ortağı olmalı. Sen kulaklığı al istersen şefim. Ben de Serdar’ı kolaçan edeyim. Caner konuya iyice girdi galiba,” dedi Mert tedirginlikle…
Önemli bir şeyler kaçırmaktan ödü kopuyordu.
Kulaklığı kaptım elinden, “Tamam, ver bakalım,” dedim.
Mert ile yer değiştim. Barın içindeki konuşmalar ilginç şekilde gelişiyordu. Caner’in sonuca gideceğini de adım gibi biliyordum.
Adam olacak çocuk, bokundan belli olurdu.

 

10
ARZU

Nişanlandım diye kızlardan kaçar mı olmuştum acaba?
Caner bana kız arkadaşlarımla aramın nasıl olduğunu sorduğunda, kafamdan epey bir düşünce geçti. Evet haklıydı. Okul yıllarında içtiğimiz suyun ayrı gitmediği pek çok arkadaşım vardı. Ne olmuştu onlara? Evlenip koca evine taşınan her sınıf arkadaşım, bir süre sonra benden uzaklaşmıştı.
Çok uzaklarda, çocukluğumun geçmiş olduğu İzmir sokaklarında oynadığımız oyunlar geldi aklıma. Hep erkeklerle oynamak isterdim. Bana erkek çocukların enerjisi daha cazip gelirdi, her nedense. Beğendiğim bazı çocuklarla, merdiven altlarında, ‘doktorculuk’ gibi erotik oyunlar oynadığım da olurdu.
Demek ki daha o yaşlarımda, karşı cinsle yakınlaşmak istemişim.
İlk gençlik yıllarımda, çok güzel bir kızken ve açık bir aile ortamında yetişmiş olmama rağmen hiç bir erkek tarafından hastalıklı bir yaklaşıma ya da saldırganlığa uğramamıştım. Belki de bu sebepten dolayı, cinsel konularda sorunsuz olduğumu düşünüyordum.
İlerleyen yıllardaysa bir dolu erkekle tanışmış olmama karşın, tek bir koca adayını bile güçlükle bulabilmiştim.
Omuzlarımı silktim. “Evet, aslında öyle çok sayıda arkadaşım yok; yalnız biri sayılırım. Size göre, kız arkadaşlarımın sevgilimi baştan çıkarıp elimden almalarından korktuğum içindir bu, olsa olsa...” dedim.
Sözlerime kahkahayla güldü. “Doğru olabilir valla. Peki, lisedeyken nasıldı? O zaman kız arkadaşlarınız daha çoktu değil mi?” diye sordu.
“Yine bildiniz. Gerçekten öyleydi çünkü kızlar erkeklerime tehdit oluşturmuyorlardı o zaman,” dedim. Kendi sözlerime kendim güldüm. “Lise günlerindeki arkadaşlıklarımız çok güzeldi. Hiç sona ermeyecek gibiydi. Sonra herkes evlendi, çoluk çocuğa karıştı. Görüşmez olduk,” diye sürdürdüm sohbeti.
Konuyu neden uzatmak istemişti bilmiyorum. “Neden genç kızlar büyüyüp evlendiklerinde, bekâr arkadaşlarıyla görüşmek istemezler, hiç düşündünüz mü?” dedi bu kez…
Caner’e baktım ve ona duymak istediği yanıtı verdim; “‘Tam rekabet piyasası’ mı? Ekonomistlerin deyişiyle...” deyiverdim.
Kadeh tokuşturduk. Biraz güldük. Çok zeki bir adamdı yine de bilmediği pek çok şey vardı kadınların dünyasında. “Piyasada doğru dürüst erkek kalmış olsa, biz kadınlar bu kadar kıskanç olmazdık belki de,” dedim ona.
“Neden? Dünyada birdenbire erkekler mi tükendi? İstatistik olarak, her kadına bir erkek düşüyor. Hani eskiden savaşlar vardı, nüfus olarak bir erkeğe üç kadın filan düşüyordu ama şimdi öyle bir durum da yok.” dedi.
İç geçirmekten kendimi alamadım; “Erkek var da yok işte... Adam gibi adam yok. Meselâ ben, sizin gibi birisiyle karşılaşmadım hiç. Biraz hoşuma giden biriyle tanıştığımda hemen onun ya evli olduğunu öğreniyorum, ya da sevgilisi olduğunu filan… İşin kötüsü, öyle bir rekabet var ki, evli kadınlar bile yeni koca peşindeler. Bir yandan yirmilik çıtırlar, bir yandan şeytana pabucunu ters giydirecek kadar kurnazlaşmış, geçkin kadınlar... Ayrıca, kocalarına göz açtırmayan ama kendisi hep piyasada olan evli kadınlar ve başka alternatifler yaratmak için zamanla yarışan dul kadınlar...” dedim.
Bir yudum şarap içip devam ettim sonra. “Bütün kadınların gözü sokakta; kan gövdeyi götürüyor. Adamlar ne yapsın? Düzgün bir adamı nikâh masasına götürmek için, kırk fırın ekmek yemek lâzım.”
Benim konumumdaki kadınların durumu ile ilgili düşündüklerimi anlatmaya çalışmıştım işte...
Caner beni onaylıyor gibiydi. “Doğru, haklısınız. Üstelik işin bir de ekonomik tarafı var. Çok da maddî bir dünyada yaşıyoruz. Parasız mutlu olunmuyor. Sahi, nişanlınız Murat Bey ne iş yapar?” dedi.
“İş adamı o... Ticaretle uğraşıyor. Ayrıntısını bilmiyorum.”
“Nasıl yani? Tanışır tanışmaz hemen mi nişanlandınız?”
“Yok canım, beş aydan fazla oldu, ama ben iş konuları ile pek öyle ilgilenmem.”
“Ortağı var mı?”
“Mustafa diye biri var ama beraber olduğumuzda işten hiç söz etmezler.”
“Ofisleri nerde peki?”
Konuşmaktan kendimi alamadığımı fark eder gibi oldum. “Mecidiyeköy’de bir yerde,” dedim. “Aynı zamanda Mustafa’nın evi orası. Bir iki defa ben de gittim; şimdi ev-ofisler moda ya...”
“Doğru söylüyorsunuz. Benim de Mecidiyeköy’de bir işyerim var,” dedi Caner ve işaret parmağını yüzüme doğrulttu.
“Bakın bu da size bir ipucu,” dedi gülümseyerek. “Belki de benim bürom, Murat beylerinkine yakındır. Profilo tarafında mı, yoksa stad tarafında mı?”
İpucunu değerlendirmeye çalışırken; “Stadyum tarafında; Ortaklar caddesinden giriliyor sokağına,” sözleri döküldü ağzımdan.
Aramızdaki tuhaf ilişki giderek daha coşkulu hale gelmekteydi.
“Tesadüfe bakın; ben de oradayım. Sağdan ikinci sokakta mı yoksa?” diye atıldı Caner.
Bir yudum şarap daha içtim. Bardaki kalabalık dansa başlamıştı.
“Yok, üç ya da dördüncü sokakta galiba. Sokağın ismini bilmiyorum; köşesinde Arçelik servisi var, oradan giriliyor,” dedim.
“Haa, anladım. Halil Bey apartmanında, sarı cepheli olan…”
Ne bileyim ben? Onun yaptığı mesleğin ne olabileceğini düşünmekle meşguldüm. Mimar mıydı acaba? Oralarda bir sürü mimarlık bürosu tabelaları görüyordum.
Omuzlarımı silktim. “Ne apartmanı olduğunu bilmiyorum,” dedim. “Yok yok, sol tarafta altı ya da yedinci bina... Kırmızı tuğla kaplama bir apartman işte, onun ikinci katında...”
Bu konuşma, aklıma Murat’ı getirdi birden. Bu kadar geç kalmış olması olağan bir durum değildi.
“Yaa, Murat’ı hakikaten merak ediyorum. Buradan çıkışta Mustafa’ya gidecektik...” dedim ve durakladım sonra.
Ortada tanımlamakta güçlük çektiğim bir tuhaflık vardı. Caner gibi bir adamın Murat’la ilgilenmesi doğaldı ama biraz -ne demeli- normalden fazla meraklı değil miydi?
Saatime bakıp cep telefonuma davrandım. “Geç kalıyoruz,” dedim telaşla. “Murat’a bir telefon edeyim.”
Sanki bu gece olup biten her şeyde bir gariplik vardı.