TİLKİ TİLKİ SAAT KAÇ?
1
ŞEF
Uykumun arasında, Allahın belâsı âleti acı acı çalarken duydum. Beyin kanseri olmayayım diye, ta evin girişinde bırakıyordum cep telefonumu. Yanımda uyuyan karım, yataktan sıçramamla birlikte uyandı. Homurdanarak kalktığımı görünce, bir şey söylemedi. İçeri seğirtip ışığı açtım.
Sabahın altısında, bizim kısımdan Mert arıyordu; gece o nöbetçiydi ve haber, hiç şüphe yok ki kötü haberdi.
“Ne oldu?”
“Durum kötü şefim; Sami Tuzcu evinde öldürülmüş. Şimdi ben nöbetteyken haberi geldi.”
Kendini hayır işlerine adamış, halk tarafından tanınan ve sevilen, memleketin ilk sanayicilerinden bu yaşlı adamı, kim, neden öldürmek istesin?
Yirmi dokuz yıllık meslek hayatımda defalarca karşılaştığım durumlardan biriydi bu... İçinden çıkamayacakları bir sorun karşısında mutlaka beni ararlar; gecenin bir yarısında uyanıp kokuşmuş cesedin bulunduğu bir yere gider ve sonrasında bir katilin, sapığın ya da uğursuzun peşine düşersin.
Çok kısmetsiz birinin bile ömründe en fazla birkaç kez karşılaşacağı bu berbat durumların, benim gibi bir insan evlâdı tarafından yüzlerce kez yaşanması nasıl bir işkencedir bilir misiniz? İstanbul Cinayet Masası’nın başında altmış yaşına merdiven dayamış bir polise, bugüne kadar kelle koltukta yaptığı hizmetlerden dolayı müreffeh bir hayat hazırlayıp ıskartaya ayırmaları gerekirken, tam tersine, istifamı bile kabul etmez olmuştu şerefsizler.
Öfkemi başucuma bıraktım. Şimdi, yine vahim ve insanlık dışı bir işle uğraşmak zorundaydım. Ayakkabı dolabının üzerinde bulunan antre ışığını karanlıkta zorlukla açıp kocamış bir polisin ilk refleksi olarak sorulması gerekeni sordum.
“Olay nasıl olmuş?”
“Hırsızlar önce Sami Bey’in evini soymuşlar. Kasayı açıp, mücevher koleksiyonunu götürmüşler. Sonra da onu kalbinden şişlemişler.”
Duyduğumun bir kâbus olmasını dileyerek yüzümü ovuşturdum. “Saat kaçta olduğu belli mi?” diye sordum.
“Henüz bilmiyoruz. Az önce evin hizmetkârı aradı, haber verdi. Karı-koca emektarlar, ortamlarında bir gariplik olduğunu düşünüp sabah erken eve girdiklerinde, salonun ortasında halının üzerinde yatar bulmuşlar Sami Bey’i. Serdar’ı hemen oraya yolladım. Ben de çıkıyorum, sizinle orada mı buluşalım?”
“Hırsızlık Masası işe bulaştı mı?”
Düşündü. “Bulaşmamıştır herhalde,” dedi. “İşin içinde cinayet olduğu için, 155 doğrudan bize yönlendirmiş.”
Durakladım; afyonum henüz patlamamıştı. Zaman kazanmak için söyleyecek bir şey de bulamadım. Sustum ve derin nefes aldım. Mert hatta bekliyordu. Sonunda karar alıp sağduyumun tecrübeli kollarına bırakıverdim kendimi.
“Mert, bak bu söyleyeceklerim çok önemli; bu olayı hiç kimse duymayacak ama hiç kimse...” dedim fısıltıyla. “Eğer en ufak bir haber sızarsa, bütün polis muhabirleri ve magazinciler doldurur orayı, etrafı sararlar ve bizi çalıştırmazlar. Hiçbir halt edemeyiz. Biliyorsun, Sami Tuzcu’yu memlekette tanımayan yok. Anladın mı?
“Şefim anladım ama ya prosedürler, emniy...”
Ne söyleyeceğini bildiğim için, “Şu andan itibaren Sami Tuzcu cinayeti hakkında bir tek kelime bile konuşmayı yasaklıyorum. Bu bir emirdir!” diyerek kestim lâfını.
“S-Sorarlarsa ne diyeceğim?” diye kekeledi.
İşi uzatmaya bayılırdı Mert. ‘Ya sabır’ çekip, “Sana sorarlarsa, emir aldım dersin. Nöbet raporuna yazma, oraya giderken de kimseye bir şey söyleme. İnşallah geç kalmamışımdır; Serdar’ı hemen ara, kimseyi uyandırmasın,” diye cevap verdim.
“Merak etme şefim. Henüz kimse uyanmadı. Dedim ya, santral direkt buraya yönlendirdi. Başka bir yeri aramamaları için talimat verdim.”
Onunla konuşurken bir yandan yatak odasına geçip üzerime giyecek bir şeyler arayıp buldum dolaptan. “Ben de onu soracaktım,” dedim. “Bu iyi olmuş. Sen hemen çık, ben de yarım saate oradayım.
Sadece pantolonumu giydim. Üst kısmım çıplak vaziyette banyoya girip tıraş köpüğü sıktım yüzüme ve Mert’i, “Yanında telsiz filan olmasın; faça verme...” diye uyarmayı ihmal etmedim.
Hışırtılı bir sesle, “Tamamdır şefim. Orada görüşürüz,” dedi.
Telefonu kapattım.
Tıraş olmaya başladığımda aynada gördüğüm perişanlık beni rahatsız etti. Üzerimde yılların bezginliği ve yorgunluğu vardı.
Hem ne yorgunluk…
Başkomiser Kemal’in osuruğuyla kavgası da denebilirdi buna; herkes yatar o çalışır, herkes yer-içer o üç kuruşa talim ederdi. Şef’e takdir madalyaları verirler ama o parıltılı madalyalar evinin kirasını ödemez ve geçim sıkıntısından kurtarmazdı onu.
Şeytan, ‘yat-uyu, bana ne de’ diyordu, ama ne fayda?
Alışmışız bir kez müptezelce hıyarlık yapmaya.
Şiir yazmayı da bırakıp gürültü yapmadan yatak odasına girdim. Anahtarlarımı ve yakın gözlüğümü aldım. Çocuklar henüz uyanmamıştı. Kimseye haber vermeden kapıyı çekip çıktım.
Hava fena halde ayaz yapmıştı; arabanın kaloriferini çalıştırıp camlardaki buğunun çözülmesini bekledim bir süre.
Bir sigara yaktım, gözlerim canlandı.
Yoldan Mert’i aradım. Yıllanmış bir polis olarak Sami Bey’in evini zaten biliyordum; sadece bina numarasını alıp adrese yollandım. Bahçe kapısından girdiğimde Mert’in Olay Yeri İnceleme’dekileri ikna edip yerlerine yollamaya çalışıyordu. Beşiktaş ilçeden gelmişlerdi ve tanıdık çocuklardı. Birbirimizin hâlinden anlardık. Ayrıca âmirleri devremdi. Çocuklar beni görünce selâma durup arazi oldular.
Mert ile birlikte evin içine girdik.
Sami Tuzcu, salonun ortasında yüzüstü yerde yatmaktaydı. Ceketinin kenarından kan sızmış ve zeminde yarı kurumuş kahverengi bir birikinti oluşturmuştu. Salonun köşesinde, komiser Mert’in zevzek yardımcısı Serdar’ı gördüm. Elindeki notları okuyordu. Beni görünce yüzünde ciddi bir ifadeyle selâmladı.
Salonun sol bölümündeki koltuklardan birinde, kısa sarı saçlı genç bir kadın oturmuş ağlamaktaydı. Mert bana dönüp o kadının Sami Bey’in kızı Billur Solmaz olduğunu söyledi ve sonra da çaresiz bir yakarış gibi duyulan ses tonuyla anlatmaya başladı.
“Şefim maalesef en ufak bir iz bulamadık. Hiçbir şey yok!... Ne bir parmak izi, ne saç teli, ne ayakkabı izi... Olay Yeri, her yerin fotoğrafını çekti, her köşeyi didik didik etti. Gördüğüm kadarıyla bir şey çıkmayacak.”
Zaten bir şey çıksaydı da bizimkiler katili bulsaydı, bu bir mucize olurdu. Sıradan hırsızlıklarda bile, bir sürü delil ve görgü tanığı olmasına rağmen polisin bir sonuca ulaştığı vaka sayısı yok denecek kadar azdı.
Gerçi bu olay sıradan hırsızlıklara göre biraz farklıydı; herkesin tanıdığı bir iş adamı öldürülmüş ve mücevher koleksiyonu çalınmıştı. Asayiş Şubede bu tip vakalara büyük önem verilir çünkü bunlar medya-polis-siyasetçi büyükbaşların bir araya geldiği ve vitrinde el ele görüldüğü kaçırılmaz fırsatlardır.
Bezginliğimden kaynaklanan umutsuzluğumu da bir kenara koyup olayla ilgili en beylik sorularımı sıraladım Mert’e. O da, polisliğin temel kuralı olan bu sorulara hazırlanmış olmalıydı.
“İçeri nasıl girmişler?”
“Kapının kilitlerini maymuncukla açmışlar,” dedi aceleyle.
“Ya hizmetkârlar?”
“Onlar zaten bahçedeki müştemilâtta kalıyorlarmış; yaşlı bir karı koca... Olaydan önce, yani saat on buçukta, ikisi de uyutulmuş ya da uyumuşlar.”
İkisinin arasındaki farkı nasıl anlamış olduğunu merak edip sordum.
“Bilemiyoruz,” dedi. “Kendileri de bir şey bilmiyor, duymamış ve görmemişler. Bir uyutucu gaz filan olabilir. Yalnız uyuyakalmalarından az önce, bahçede köpeğin havladığını duymuşlar. Sonra da elektrikler kesilmiş.”
“Köpeğe ne olmuş?”
“Hiçbir şeyi yok maşallah...”
Şahane bir espri yapmış olduğunu düşünen Mert’in sırıtan yüzüne sert sert bakınca, kendini toparlayıp ciddileşti. “Yani köpeğin neden bir arıza çıkarmamış olduğunu anlayamamışlar. Onu da uyutmuş olabilirler,” dedi.
Bir şey söylemedim. Giriş holüne yürüyüp kapının karşısındaki duvarı gözden geçirdim. Sol tarafta duvarın tavanda bitimine doğru, üzerinde açıkça ‘alarm’ diye yazan, beyaz plâstik bir kutu vardı. Yanıma çağırdığım Mert’e kutuyu gösterip sordum.
“Peki, alârm çalışmamış mı?”
Yutkundu.
“İşte bu çok ilginç bir konu, çünkü cihaz, bir şekilde, devreye girmemiş,” diyerek cevapladı beni.
“Nasıl yani?” dedim tabii…
Bu soruyu özellikle sormuştum. Mert’i ve bürodaki diğer tüm hıyarları, bu sorulara cevap verecek şekilde eğitmek için yıllarca kıçımı yırtmıştım.
“Elektrik kesilmiş...”
Yüzüne dik dik baktığımı görünce, ne söylemiş olduğunun farkına vardı ama cümlesini bitirmek zorunda hissetmiş olmalıydı ki, “Ondan mı acaba?...” diyerek devam etti.
“Peki ya, şu anda çalışıyor mu?”
Dudağını utançla ısırıp gözlerini kaçırarak, “Bakmadım,” diye geveledi.
Bizim orada hiçbir polisin vermemesi gereken bir cevaptı bu. Mert de gayet iyi biliyordu.
Birden kan beynime sıçradı. “Bakmadın mı? Nasıl inceleme yapıyorsunuz siz ya?!” diye bağırıverdim.
“Tamam şefim, şimdi bakıyorum. Özür dilerim.”
Mert gidip cihazı ve kablolarını inceledi. Tekrar yanıma geldi. “Şefim sanırım şöyle olmuş. Önce binanın elektriğini bahçedeki trafodan kesmişler. Alârmın aküsü devreye girmiş, onu da içeri girer girmez kapağını açıp devresini keserek halletmişler. Yani bunlar öyle böyle değil, çok hazırlıklı gelmişler. Kapıdaki kilitleri ve kasayı açmaları da çok ustaca...” dedi.
İnce bir sesle kekeleyerek konuşmaya başlayan Mert’in, az önce yok olan öz güveni geri gelsin diye, omzunu dostça sıvazlayıp sakin bir ifade ile yüzüne baktım.
“Araştır bakalım. Çevrede benzer soygunlar olmuş mu bu aralarda?” diye sordum.
Onu sevdiğimi bilirdi.
Rahatlayıp gülümsedi bana “Hemen baktırıyorum,” dedi. Sonra da sempatik bir tavırla selâm çaktı bana.
O sırada telefonum çaldı; Başmüdür’ün numarası. ‘Bir bu eksikti’ diyerek söylendim kendi kendime. Açmadan önce kızgınlıkla Mert’e döndüm. “Emniyet Müdürlüğü’ne sen haber vermedin, değil mi?” dedim.
“Yok, şefim. Ben aynen sizin dediğiniz gibi yazdım rapora.”
“Herhâlde yine boşboğazın biri uçurmuş haberi,” diye söylendim.
Telefonu açtım.
“Başkomiser Kemal Güçlü?”
“Evet?”
“Hatta kalın efendim; Emniyet Âmiri Faruk Kuloğlu görüşecek, bağlıyorum.”
Sekreteri, Faruk Kuloğlu olacak öküzü bağladı. Sami Tuzcu cinayeti, Faruk Bey’i çok heyecanlandırmıştı anlaşılan. Televizyona gazeteye çıkıp beyanat verecek ya...
Sordu da sordu…
Sonra da basına haber verilmemesine kimin karar verdiğini sordu.
“Bu benim talimatım ve bütün sorumluluğu üzerime alıyorum,” dedim karalılıkla. “Sizden de istirham ediyorum. Yoksa bizi çalıştırmazlar biliyorsunuz...”
Biliyordu tabii.
Ben de onun peşinde olduğu şeyi gayet iyi biliyordum ama adam ne kadar ‘büyük adam’ olduğunu gösterecekti. Cinayeti gizli tutmamın nedenini hemen anlamıştı ancak talimatın benim tarafımdan verildiğinin teyidini almak ve her şeyi bildiğinin sinyalini vermek istiyordu elbette....
“Evet âmirim, gerçekten zor bir durum. Hiçbir ipucu yok...”
Kafa ütüleyici sorulara geçti hemen.
“Suç âleti bir tornavida, ya da benzer bir delici şiş,” diye devam ettim.
Bana bir sürü gereksiz detay anlattırdıktan sonra, bu olayı ivedilikle çözmemizi istedi. Ahh, yalnızca ‘ivedilikle istemek’le her iş hallolsa, ben neler istiyordum bir bilse...
“Anlaşıldı âmirim,” dedim. Ne diyeyim?
Faruk Bey, şaşılacak bir sezgiyle bana, Cinayet Masası’na gelmeden önce Narkotik Şube’nin yıllarca süründürmüş olduğu en has adamımın ismini söyledi. Bizde komiser yardımcısı olarak görev yapan emsalsiz bir polisti. İşi bir an önce çözmek için, onu bu işin içine sokmanın iyi bir fikir olduğunu ve sonra benim de öyle düşünüp düşünmediğimi sordu.
“Haklısınız âmirim,” dedim hemen. “Bence de bu iş için uygun biri. Söylediğim gibi, ayrıca bu işte bizzat kendim sahada çalışacağım. Şimdi onu arayıp bütün bilgileri geçiyorum. Saat henüz erken, sanırım evde yakalarım onu.”
Haklılığını onaylamış olmam onu epeyce keyiflendirdi. Gerekli olduğunda İstanbul Asayiş’teki tüm birimleri bizim büronun işi için seferber edeceğini söyledi.
“Sağ olun âmirim,” dedim.
Telefonu kapatıp biraz daha düşündüm.
Düşünecek pek çok şey vardı aslında; büyük kızımın nişan hazırlıkları, karımın sağlık problemleri, bürodaki terfi dönemi sancıları, bir sürü karmaşık dosya ve sabahları aldığım kalp ilâçlarım... Kan sulandırıcı hapımı almayı unuttuğum aklıma geldi, cebimdeki kutudan çıkarıp bir tane yuttum.
Ne yazık ki bu ancak tek başına yapılabilecek bir işti; bir başkası benim adıma düşünemezdi.
2
ARZU
Bu akşam, sevgilimle buluşacağımız ‘Joy Bar’a biraz erken geldim. Saat dokuz civarıydı. Girişteki vestiyerde oturan görevli adam değişmiş; yerine Fransız filmlerinde gangster rolüne çıkan karakterlere benzeyen, yaşlıca, iri-yarı bir adam oturtmuşlardı. Kibar biri gibi duruyordu. Beni görünce önündeki bilgisayarın ekranına bakmayı bırakıp gülümseyerek ayağa kalktı ve ‘hoş geldiniz’ dedi başıyla. Üstümü vestiyere bırakmak isteyip istemediğimi sordu.
Bırakmadım, zaten hafif bir şeydi.
Onunla çıkmaya başladığımızdan beri dekoltesi olan abiye elbiseler giymez olmuştum; açık-saçık gece giysilerine izin verecek biri değildi sevgilim. Evde ise üzerimde hiçbir şey olmamasını tercih ederdi.
Epeydir gelmemiştim buraya. ‘Joy Bar’ Cumartesi akşamları genellikle çok kalabalık olurdu ama bu akşam, belki de saat erken diye, iyice tenhaydı şansıma... Bara geçip oturdum. Barmene bir kadeh kırmızı şarap siparişi verdim. Sonra etrafa şöyle bir göz attım. Masalarda on beş-on altı kişi, benim oturduğum upuzun barda ise benden başka dört kişi vardı.
Kilo sorunum yüzünden akşam yemeklerini pek yemiyordum bu aralar; evde bir salata atıştırıp çıkmıştım. Kilo fazlam yoktu aslında ama beş yüz gram bile alsam onu gidip basenlerime yağ olarak yapıştıran korkunç bir illete yakalanmıştım. Bu geceyse, kendime doğum günüm şerefine bir hoşluk yapıp içki içebilir ve çerez yiyebilirdim.
İzinliydim yani...
Sevgilim yarım saat içinde gelecekti. Onu beklerken bir kadeh şarap içip favori dergim ‘Art’ın biraz önce aldığım son sayısına bakarım diye düşünmüştüm. Derginin ilk sayfalarındaki resimlere göz gezdiriyordum ki içeriye çok ‘tip’ bir adam girdi ve barda benim oturduğum yere doğru etrafına bakınarak yürüdü. Barmenle selâmlaştılar, içkisini söyledi. Kolayca iletişim kurabilen, sempatik ve sıcak biri olduğunu bu ilk jestlerinden hemen anladım.
Hani tek tek fiziksel özelliklerini saydığınızda bir güzellik bulamadığınız cazibeli adamlar vardır ya, işte bu adam öyle biriydi: İnce, orta boylu, kumral kıvırcık saçlı, otuz beş-kırk yaşlarında, aydınlık yüzlü... Üzerinde siyah, bisiklet yakalı ince bir kazak, altında açık mavi çok klas bir jean vardı. Gayet ‘casual’ hoş bir tarz. İtalyan tasarım, tütün rengi deri ayakkabıları ve benim sevdiğim stil, ince köşeli gözlükleri ona daha varsıl bir ifade vermişti.
Hemen yanımdan barmene seslenerek kırmızı şarap siparişi verdi. Ellerini barın üzerine koydu. Pırıl pırıl tırnaklar ve ince, temiz parmaklar... Saçlarını ve kulaklarını da yakından inceledim. Konuşunca, ses tonunun sıcak ve kendinden emin, diş ve dudaklarının da güzel olduğunu kaydettim. Bunu içgüdüsel olarak hep yaparım; tepeden tırnağa analiz...
Bir erkeğin benden geçer not alabilmesi için ağzıyla kuş tutması gerekir.
Erkekler konusunda bu kadar seçici olan bir kadının, kendine flört edecek adam bulması bir hayli güç oluyor. İtiraf etmeliyim ki otuz yaşımı bitirdiğim şu güne kadar, tam not verebileceğim birine hiç rastlamadım. İlk görüşte yüksek not verdiğim bu adam, zarif hareketlerle kadehinden bir yudum aldı. Bir-iki dakika etrafa bakındıktan sonra, bana doğru döndü.
“Merhaba. Umarım sizi rahatsız etmiyorum,” dedi tok ve zarif bir ses tonuyla…
Benimle konuşmak istediğini bara doğru yürüdüğünde hissetmiştim. Bu yüzden şaşırmadım ve gülümseyerek yanıtladım onu. “Yoo, hayır. Etmiyorsunuz,” dedim. Şımarmasın diye önüme dönüp ağzıma bir fıstık attım çerezlikten. Kütürdeterek çiğnerken lâfıma devam ettim. “En azından şimdilik...”
Bu sözüme rağmen, şeker şeker gülümsedi, gözlük çerçevelerinin üzerinden hınzırca baktı bana.
Kollarını iki yana doğru açarak, “Tamam, yakışıksız bir hareket yaparsam kovarsınız beni,” dedi. “Barlarda erkeklerin kötü bir imajı var, doğru değil mi?”
Çekici bir erkeğin söyledikleri de hoş geliyor insana. Bu cümlesine yanıt filan beklemiyordu aslında ama ben kısa bir soruyla karşılık vermeyi seçtim. Bu, ‘devam et’ anlamına geliyordu.
“Bilmem, öyle mi?”
“Valla, ben barda bir hanımla sohbet etmeye çekiniyorum. Erkeklerle ahbap olsanız daha da kötü...” Çapkınca göz kırptı ve “Hemen dedikodu çıkarırlar hakkınızda...” dedi.
Bu esprisine güldüm. Hâli ve tavrıyla bana komik geldi.
“Haklısınız, bu günlerde bir kadının tek başına barda rahatsız edilmeden oturması neredeyse imkânsız oldu,” dedim.
Bu sözleri ciddi bir ses tonuyla söyledim; adama çok da yüz vermek olmazdı. Askıntı olmaması için tedbirimi alıp, ona hemen erkek arkadaşımdan bahsetmeliyim, diye düşündüm.
“Neyse ki ben nişanlımı bekliyorum...“ Saatime bakıp sahtekâr gülümsemeyle sözümü sürdürdüm.. “Şimdi gelir ve beni sizden kurtarır. O yüzden rahatım.”
Şaşırtıcı şekilde, adam hiç de düş kırıklığı yaşamadı bu lâfımın üzerine. “Birini bekliyor gibi duruyorsunuz zaten. Belki bu akşam ikinizi birden eğlendiririm biraz,” diyerek başlatmış olduğu sohbete devam etti.
Çok şeker bir ifadeyle omuzlarını silkti sonra. “Bedava eğlence ve içki... Bugün sizin şanslı gününüz olmalı,” dedi.
Sazan gibi atıldım bu lâf üzerine.
“Valla, bugün benim doğum günüm...”
Benim sazanlığıma karşılık, ‘hıyar’ denince tuzluğu kapıp gidenleri anımsatan coşkulu bir hevesle “Aaa, demek bir akrepsiniz. Çok güzel, ne hoş bir rastlantı,” diyerek karşılık verdi.
Bu rastlantının hoşluğu neredeydi ve acaba onun burcu neydi? Cevabını ona soramadan ve bir şey söylememe fırsat vermeden, “Akrep kadını tamamdır. Cazibeli ve gizemli... Bahse girerim, sevdiğiniz erkek için her fedakârlığı yapacak ve ona sadık kalacak birisiniz,” diye devam etti bu kez.
Sevgilime sadık bir kadın mıydım hakikaten? Öyle olaydım bari bu akşam. İyi ki akrep burcunun kötü imaj yaratan kişilik özelliklerinden bahsetmemişti, ne tatlı bir insandı bu adam yaa...
“Evet, ve herkesin de eşine veya sevgilisine sadık olması gerektiğini düşünüyorum,” dedim lâf olsun diye.
Aramızdaki sohbette küçük bir duraklama oldu. Adam sıcak bir gülümsemeyle, elini uzattı.
“Benim ismim Caner, ya sizin?”
“Arzu…”
“Güzel bir isim. Bana Arzu Tramvayı’nı hatırlattınız. Çok hoş bir filmdi.”
Bana bunu söyleyen bir erkeğe o zamana dek hiç rastlamamıştım doğrusu. Hoşuma gitti. Arzu Tramvayı, en sevdiğim klâsiklerden biri olduğu gibi, kitabını da okumuştum.
“Bir Elia Kazan filmi... En sevdiğim yönetmenlerden biridir,” dedim heyecanla.
Yüzü aydınlandı. Herhâlde benim de kendisi gibi bir sinema meraklısı olduğumu düşünüp, “Hakikaten muhteşem bir filmdi. Marlon Brando ve kimdi o güzel kadın?” diye soracak oldum.
Kadının yüzü aklımdaydı ama nasıl olduysa adını unutmuştum.
“Kim Novak mıydı? Yok, oradaki bir karakterin adıydı galiba Kim,” diyebildim.
Caner de kıvranmaya başlamıştı. “Hayır, o değildi. Dilimin ucunda ismi, ‘V’ harfiyle başlıyordu,” diyerek yüzünü buruşturdu.
Vicki, Vanessa, Vivette, Victoria. V’li isimleri tararken, aktristin adı gelip oturuverdi aklımdaki kadının yüzüne. Sözleşmişiz gibi ikimiz birden bağırdık.
“Vivian Leigh!...”
Sevinçle ellerimi çırptım.
“Evet. Doğru, ne güzel kadındı o...” diye parmağını şıklatıp bana çapkın bir bakış attı yine. Hiçbir koşulda, beğenilmeyecek bir kadın değildim. Beni dikkatlice inceleyen erkek kayıtsız kalamazdı ama kalbimde bir şey duymadıktan sonra bunun hiç faydası yoktu bana.
Sevgilimle ilişkim ise apayrı bir durumdu; o beni yatakta çıldırtan sertlikte, erkeksi ve yakışıklı bir adamdı ve geleceğimi garanti altına alabileceğim biriydi. Eee, her erkekten evlenme teklifi alamazsınız. Aşkı filan bir kenara koyup, kıro-mıro ne bulursanız idare edeceksiniz işte…
Otuz yaşını geçmişseniz tehlike çanları çalmaya başlamıştır.
Sevgilime hiç benzemeyen karakterde biri olduğunu gördüğüm Caner’in ise, ağzından bal damlıyordu.
“‘Eski kadınlar güzel olur’ derler. Oysa yeni nesil kadınlar, daha da güzel oluyorlar,” dedi.
Beni kastediyordu doğal olarak.
“Siz sanatla ilgili bir iş yapıyorsunuz, değil mi?”
Bilmişti valla...
“Evet, ressamım ben,” dedim şaşkınlıkla.
“Bunu görebiliyorum.”
Nasıl olup da görebildiğini sormadım. Ortada henüz ciddiye alınacak bir durum yoktu; anın güzelliğini yaşayıp eğlenmeye bakıyordum yalnızca. Caner, sanki beni güldürmek için yaparmış gibi gözlerini kapatıp başını yukarı doğru kaldırdı. Mırıl mırıl bir sesle konuşmaya başladı.
Daha beş-on dakika önce tanıdığım bir insanın, benimle ilgili böyle bir karakter analizinde bulunması ilginçti. Acaba bana ‘fal kitaplarından okuduğu bir şeyleri mi gazlıyor’ diye düşünmekten alamadım kendimi. Biraz durakladıktan sonra bu kez daha farklı bir konudaki kehanetlerine geçiverdi.
“Önceleri figüratif yapıtlar çalışırken, şimdi daha çok, soyut resme yönelmişsiniz. Mesleğinizin yanı sıra çevresindeki insanların sorunlarına duyarsız kalmayan ve yaşadığı hayatın içinde bir adaletsizlik gördüğünde, buna bütün gücüyle tepki gösteren bir yapıdasınız.”
Bingo... Sonra anlattı da anlattı.
“Erkeklerle olan ilişkilerinize gelince; zor beğenen birisiniz, bu yüzden kendinize uygun birini bulmakta zorluk çekmişsiniz. Geçmişteki birkaç flört etme girişiminiz, bu erkeklerden soğuyarak kaçmanızla sonuçlanmış.”
Yine şaşırdım. N’oluyordu ya?...
“Gerçekten de hepsi doğru,” dedim.
Biraz bekleyip, derin bir nefes aldı.
“Egelisiniz; İzmir doğumlu... Birbirine bağlı ve sevgi dolu bir aileye sahipsiniz. Babanız size hiç yokluk yaşatmamış. O bir mimar ya da mühendis. Üniversiteye, Akademiye İstanbul’a gelmişsiniz. Aileniz hâlâ İzmir’de, değil mi?”
Artık pes etmiştim.
“Bütün bunları nereden biliyorsunuz? Çok acayip birisiniz.”
Gerçekten de çok acayip bir adamdı.
3
MURAT
Gece hiç uyku tutmadığından bir sürü ilâç yutmuştum. Bu yüzden midem fena halde ekşimekteydi ve ağzımın içi de bok gibiydi. Bu halde bir yere çıkmayıp da yatıp uyusam daha iyi olurdu ama manitaya sözümüz vardı; bir süre daha gönlünü hoş tutmalıydım onun.
Kasadan çıkan pırlantalı saati, kutusuyla birlikte yanıma aldım. Üzerime, bana Versace’den aldırdığı o mavi spor ceketi giydim mecburen. Aynada kendime bakınca tıraş olmam gerektiğinin farkına vardım. Ayrıca ceketin içine giydiğim siyah kazağı da beğenmemiştim. Ceketi ve kazağı çıkarıp tıraş olmak üzere banyoya girdim. Tam makinayı suratıma sürmüştüm ki, cep telefonum çaldı. Patron’un adını telefonun ekranında görünce, o her zamanki nedensiz rahatsızlığı duydum içimde. Hafifçe midem bulandı. Açtım zamazingoyu.
“Efendim, Patron?” dedim.
Akşamki işi soruyordu. Selâm-sabah olmadan tabii ki... Sesinde, o her zamanki aşağılama edası vardı. Malı kaldırdığımızı söyledim. Sonra da, ev sahibinin eve erken döndüğünü filan anlattım, gereksiz bir gevezelikle... O tıynetsiz herife ceza verip vermediğimi sordu.
“Patron bak,” dedim ve sesimi alçaltıp tısladım. “Ona verilebilecek en büyük cezayı verdim.”
Ne yaptığımı merak etti. Söylememeyi tercih ettim.
Yerine, “Bilirsin; eceli gelen köpek cami avlusuna işermiş...” dedim.
Ondan nefret ediyordum. Bunu engellemek için yapabileceğim bir şey yoktu. Olsaydı keşke... Beklediğim gibi, hemen mücevherleri sordu bana. Bir yandan, kendime başka bir kazak seçmek üzere gardolabı açtım. Ses yapar diye, telefon sonrasına ertelemiştim tıraş olayını.
“Mallar Mustafa’da. Bizim dükkânda yani... Önümüzdeki hafta Kirkor ustaya teslim edilecek, sonra mağazaya...”
Klâsik talimatlarını yineledi. Ona acelem olduğunu söylemek istedim ama lâfını kesmem gerektiğinden yapamadım bunu.
Konuştu da konuştu.
Sonra birden sustu. Onu cevaplamak yerine, işi uzatmamak için, nokta koymayı tercih ettim.
“Tamam Patron,” dedim ve yapmam gereken işler olduğunu söyleyip izin istedim.
“En kısa zamanda görüşeceğiz,” dedi ve her zaman yaptığı gibi benim son lâflarımı dinlemeden yüzüme kapattı telefonu.
Vicdansız köpek!...
Aynada suratımı inceledim, kaşlarımı kaldırıp kendime ters ters baktım. Kemikli ve köşeli hatlı uzun yüzüm etkileyici ve korkutucuydu. Alnımdaki faça bile uyumluydu çehreme. Allah bana tam olmak istediğim tipi vermişti be!
Sosyete kızlarını nasıl arakladığım aklıma geldi, elimle âletimi sıvazladım. El âlem erkek görsün. Bunlara biraz sert olacaksın ki kıymetini anlasınlar. Herkese bunu söylerim; sosyetik karılar, tütün ve ter kokan bıçkın herifleri çok sever ve öyle tehlikeli serserilere vermek isterler. Hele yatakta canlarını biraz yaktın mı, senden bir daha ayrılamazlar.
Uff, bir ara sürekli götürdüğüm Yasemin orospusunun küfesi geldi gözümün önüne; muazzamdı o kız be...
Karıların beni ne çok beğendiğini on yedi yaşımdayken anlamıştım. O zamanlar, kocasından tatmin olamamış evli kadınlar düzüşmek isterdi benle... Okula gitmez, evlerine giderdim kaltakların. Hiçbirinin kocasına yakalanmadım. Zaten korkmadım da bundan. Hele kocası bir yakalasın bakayım; sustalıyı taktım mı bağırsaklarını yatağa dökerdim herifin vallaha.
Ve karısını kendi bağırsaklarının üzerinde götürürdüm.
Patron aklıma gelince, tadım kaçtı yine. Vakti gelince onun da ifadesini alacaktım. Patlayan kafatasının arasından fışkıran beyin parçalarını hisseder gibi oldum avuçlarımda. Anahtarları alıp evden çıktım. Kapıda, gıcır arabam beni bekliyordu.
Lüksün gözü kör olsun.
4
CANER
‘Joy Bar’dan içeri girdiğimde eski, acıklı bir şarkı çalıyordu. Tüm zamanların en baba şarkıcısı Al Green, o benzersiz üslûbuyla ‘How can you mend a broken heart?’ı söylüyordu. Gerçekten de tıp dünyası kırık bir kalbi onaracak ilâcı bulamamıştı henüz.
Müziğin ritmiyle salınarak, bekâr bir erkeğin en etkili olduğu alana, bara geçtim.
Bar iskemlesinde oturup duran genç sarışın, ilk bakışta göz alan kadınlardan biri değildi. Aslında kusursuz güzellikte yüzlü, gayet biçimli vücutlu ve uzun boylu olmasına rağmen, sanki bunları sunumunda bir sorun vardı. Evet, göğüsleri biraz küçük, kalçaları dardı ama onun cazibesini açığa çıkarmayan şeyler bunlar değildi. Giyiminde kuşamında, bakışında ve havasında dişilik yoktu; ne memelerini yükseltmek için şu özel sutyenlerden giymişti, ne bir dekoltesi vardı, ne de eteğinde erotik bir yırtmaç. Sadece koyu renk bir blue-jean, krem rengi gömlek ve gayet kapalı, kısa topuklu ayakkabılar...
Acaba kadınlar, yalnızca koca aradıklarında mı süslü ve seksi olurlar?
Salonun ortalarına geldiğimde, başını kaldırıp tepeden tırnağa incelemişti beni, çaktırmadan... Yanındaki boşluğa geçip durdum. Bir moda ya da sanat dergisi okuyordu. Barmene içkimi söyler söylemez vakit geçirmeden konuya girdim.
Konuşmak iyi şeydir. Derler ya; hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa...
Erkekler, bar ya da kulüp gibi sosyal bir ortamda, kadınlarla konuşmaya çekinirler genellikle. Psikolojide bunun adı, ‘reddedilme korkusu’dur. Benim ise, hayatta korkmadığım bir şey varsa, o da ‘bir kadın tarafından reddedilmektir. Çünkü, hatunlar rasyonel düşünerek hareket etmezler çoğu kez. ‘Hayır’ diyen kadın, gerçekten seninle çıkmak istemiyor mudur, pek bilinmez. Bir süre geçtikten sonra, aynı adamı fena halde isteyebilir. Aslında sadece kadınların değil, insanların konuşmalarını, jest, tavır ve davranışlarını hak ettiğinden çok anlamlandırmamak, fazla ciddiye almamak gerekir.
Uzunca bir süredir öyle yapıyordum ve bu yüzden reddedilme korkusu falan yaşamıyordum.
Konuşmaya başladıktan az sonra, onun dışarıdan hiç belli olmayan sıcak kadınsılığını derinlerde bir yerlerde hissettim. Bana göre, aslında ateş gibiydi o... Daha önemlisi, benden hoşlanabilecek bir tipti; akıllı, iyi eğitim görmüş ve estetik kültürü gelişmiş bir hatun...
Sohbetimizin hemen ilk bölümünde, çok uygun bir giriş yaptım. Tamamen doğaçlama değildi ama o tadı içeren bir açılıştı işte… Entelektüel ve zeki bir kadını baştan çıkarabilecek yeteneklere sahiptim. Hani bazı şarkıcılara Allah tarafından bahşedilir ya, işte öyle bir şeydi bu benimki... Bir erkekten para sızdırmaktan başka bir şey düşünmeyip bunun bedelini de ancak o talihsiz adamı tongaya düşürdüğü zamana kadar vücuduyla ödemek peşinde olan kurnaz kadınlar ise benden hiç hoşlanmazlardı.
Bir kadını baştan çıkaracak bir oyunun içerisindeyken, başlangıç modelini ve atmosferini yarattıktan sonraki evrede, yine aynı ritmi ve melodiyi kesintisiz sürdürmek gerekirdi. Bu yüzden, şarabımı yudumlayıp konuşmaya ara vermeden devam ettim sözlerime.
“Size bu söylediklerim henüz hiç bir şey değil. Garip bir şekilde, şu anda kafanızdan geçenleri, son yıllardaki hayatınızı ve hatta gelecekte neler olacağını da görebiliyorum. Bu olay, yoğun enerji aldığım insanlarla birkaç kez olmuştu daha önce. Ben de nasıl olduğunu bilmiyorum.”
Arzu, söylediklerime pek değer vermiş gibi görünmüyordu bu kez. “Benimle dalga geçiyorsunuz galiba...” dedi.
Sıradan şeyler değildi söylediklerim. Biraz iddialıydılar ve aslında yeterli ısınmayı da sağlamamıştım. İşin doğrusu, ‘telepatik enerji’ olayına biraz daha gözbağcılık yaptıktan sonra girmekti tabii ama buna zamanım yoktu. Söylemişti işte; nişanlısı yoldaydı ve kuş kaçabilirdi.
Az önceki lâflarımla Arzu’nun gözlerinde daha yeni oluşturmaya başladığım saygınlığımı yitirmekte olduğumu görür gibi oldum.
Çok mu hızlı gitmiştim?
Bu analizi yapacak veriye sahip olmadığımdan, aklıma ilk gelen konuyu bodoslamadan açıverdim.
“Peki, daha önce bir kılıç yutucusuyla karşılaşmış mıydınız?” diye sordum.
Şaşırdı. “Anlamadım?” diye kekeledi.
Bilgi sahibi olmazsan kimseyi bir şeye inandıramazsın ama bilge bir erkeğin karşısında, her kadının nutku tutulur.
“Hani sirklerde, panayırlarda filan olur ya...” deyip hareketini de yaptım bir güzel. “Öyle bir ‘kılıç yutma gösterisi’ izlediniz mi demek istedim,” diye devam ettim.
Gözlerini kocaman açıp, “Hayır ama bunun benimle ne ilgisi var?” dedi.
Bu soruya da cevabım hazırdı. “Onun da nasıl yapıldığını bilmiyorsunuz,” dedim. Ne söylemiş olduğumu anlaması için zaman verir gibi baktım gözlerinin içine ve özellikle durakladım. Sonra fısıldadım kulağına doğru. “Öyle değil mi? Nasıl yapıldığını öğrenmek ister misiniz?”
“İsterim,” deyiverdi.
“Bu sihirbazlık gösterisi değildir; kılıç yutucuları gerçekten de yutarlar kılıcı. Bu işin sırrı, gırtlak adalelerini rahatlatmayı öğrenmek ve böylece yutkunma refleksine mani olmaktır.
Ayağa kalkmış, ellerimle, kollarımla hareketleri yapıyordum. Pantomim gösterisi yapar gibi... Bu arada, bütün gözler bizi izler olmuştu kulüpte...
“Kullandıkları kılıcın iki tarafı da kördür ama ucu, göründüğü gibi sivridir. Midenin tabanına ulaşmayacak bir boyutta yapılırsa sorun yaratmaz. Kılıç yutmanın en büyük ustası, Dan Mannix, 1951’de bu konuda bir kitap bile yazmış. Ancak bilim adamları, Mannix’e şarlatan muamelesi yapmışlar.”
Merak içinde, dinlemeye devam etmekteydi.
“Sonunda, kılıç şeklinde bir neon lâmbası yutup lâmbayı yakınca içinin görüldüğü bir gösteri yapmış da, ancak öyle inandırmış milleti...”
Arzu’nun mavi gözleri kocaman açılmıştı. Ne kadar güzel dinleyen bir kadındı. İçtenlikle gülümsedi.
“Çok ilginç bir şey bu yaa...” dedi.
Zokayı yutmuştu.
“Yaa, işte o yüzden...” Kendimi tutamayıp güldüm. “Benim gibi telepatik güçleri olanlar, anlaşılmamaya ve toplum tarafından reddedilmeye mahkûmdurlar. “
Ciddileşmek gerektiğini fark ettim ve en vurucu cümleyi söyledim sonra. “Oysa ben, sizin bütün geleceğinizi değiştirebilirim,” dedim.
Vayy vay vay... Hipnotizma seansında büyülenmiş kalmış biri gibi yüzüme bakıyordu. Haksız da sayılmazdı; bir çeşit hipnotizmaydı bu yaptığım.
“Yaa. Gerçekten mi?”
Bu kez, daha da ciddi bir yüz ifadesiyle kulağına doğru eğilerek “Nişanlınızın ismi neydi?” diye fısıldadım.
Şaşırdı. “Neden soruyorsunuz?” dedi.
Omuzlarımı silkip, “Onunla bir bağ kurabilmem için gerekli bu,” dedim ona serin bir sesle...
Durakladı. Gözünün içine bakarak bekledim. İçkisinden bir yudum aldı ve hiç beklenmedik bir kolaylıkla ikna oluverdi.
“Tamam, peki.”
Yüzüme bakıp gülümsedi.
“Murat. Murat Sevil…” dedi.
“Nasıl bir tip?” diye sordum hemen.
“Uzun boylu, iri kemikli, siyah, düz ve geriye doğru taranmış gür saçlı. Esmerdir. Şık giyinir.”
Utanmış gibi bakıp, “Yakışıklıdır yani...” dedi ve gözlerini kaçırdı benden.
“Takım elbise mi giyer?” dedim.
“Yok, spor şeyler giyer ama şıktır işte... Bu gece, yeni mavi ceketiyle gelecek.”
O iş nasıl oluyorsa… ‘Herhâlde anlaşılır bir sebebi vardır’ diye düşünüp üzerine gitmedim tabii. Çok acelem vardı. ‘Murat’ı tanımlayıcı bir şeyler daha olsa’ diye düşünüp sordum.
“Görünür yerinde bir işareti var mıdır?”
Arzu, bu soruyu biraz düşündü.
“Alnında bir yara izi var. Çocukluğundan kalma,” dedi.
Hah, işte çifte kaymaklı ekmek kadayıfı...
“Şimdi gelecek zaten, sizi tanıştırırım. Neden soruyorsunuz bütün bunları?”
Parmağımı dudaklarıma değdirip, “Şşşşşt,” diyerek onu susturdum. Gözlerimi kapatıp ellerimi yavaşça kaldırarak başımın iki yanına, kulaklarımın üzerine koydum. Bar taburesinden kalktım ve arkamı döndüm ona. Joy Bar epeyce kalabalıklaşmış ve içerideki hava iyice ısınmıştı. Işıklar kararmış, müzik iyice açılmıştı.
‘Ain’t no sunshine’. Bill Withers’in bu en meşhur şarkısını, kilise korolarında yetişmiş ‘Jackson’ ailesi, klâsik Motown üslûbuyla söylüyordu. Solistleri Michael Jackson, bu kayıtın yapıldığı yıllarda henüz on bir yaşında bir yeniyetme olmalıydı.
Çok güzeldi bu atmosfer, çook…

|