TİLKİ TİLKİ SAAT KAÇ?-2 (devam)
11
ŞEF
Masada duran, Murat’a ait cep telefonu çalmaya başladı. O sırada, içerideki konuşmaları önümdeki ekrana not almakla meşguldüm; istifimi bozmadım. Yanımda bekleyen Mert, yaklaşık otuz beş saattir uykusuz olduğundan, düşmüş durumdaydı. İrkildi.
—Arayan içerdeki kız; Arzu...
Telefonu almak üzere elini uzattı. Parmağımı dudağıma götürerek, sessiz olmasını işaret ettim.
—Telefonu açma, at şu çekmeceye...
Dediğimi yaptı.
—Tamam, sen şimdi araca git. Serdar’la beraber Mecidiyeköy’e uçuyorsunuz. Mustafa’yı sen sorgula. Telsiz kullanmıyoruz, adres tarifini 505’le geçerim, bu da yazılısı.
Not aldığım kâğıt parçasına, gidilecek yönü karaladım. Her şey, Mustafa denen hergelenin sorgusuna bağlıydı. Bu yüzden, onun evinde nasıl sorgulanması gerektiği konusunda Mert’i uyarmış ve bir araba lâf anlatmıştım. Mert çok yorgundu, bu yüzden endişeliydim ama başka çare yoktu; başka insanları olaya karıştıramazdım.
Şu anda bulunmam gereken yerden, Cinayet Masası’ndaki büromdan aradılar. Nöbetçi ekip, şehirde hunharca işlenmiş cinayetlerden birine kilitlenmişti ve bana akıl danışmak istiyorlardı. Sekreterime, sahadaki ekibin âmirini bağlatıp, ‘başının çaresine bakmasını’ söyledim ona. Bu arada Mert, yoldan beni arıyordu.
—Yoldayız şefim. Mecidiyeköy’e beş-on dakikaya varırız.
—Dediğim gibi onu usturuplu sorgula, biraz canını yakabilirsin, çok da insafsız olma... Ortağının ötüp, onu ele verdiği taktiğini kullan. Serdar da evi iyice arasın. Mücevherler, büyük ihtimalle orada. Suç âleti bir tornavida, biliyorsun. Sami Tuzcu’yu ikisinden birisi öldürdü. Büyük ihtimalle de, buradaki vicdansız yaptı o işi. Mustafa’yı mutlaka öttürmen lâzım ve alacağın ifade düzgün olmazsa da...
Aslında gerisini söylemesem de olurdu.
—Biliyorsun işte. Her şey biter.
—Sen merak etme Şef. Onu bülbül gibi şakıtırım. Başka bir şey?...
—Suç âletini de bulmanız lâzım.
—Anlaşıldı şefim.
—İyi şanslar. Arada telefon edip, Murat Gümüşlü’nün Mustafa’yı ele verdiğini söyleyeceğim sana... Bir aksilik olursa, merkezi arayıp yardım isteyin. Polis olduğunuzu söylemeyin ve kimlik göstermeyin son ana kadar..
—Anladım şefim.
—Eğer yanılmışsak başımıza iş alırız sonra. Ne olur ne olmaz. Arama iznimiz yok. Serdar’ı da uyar. Haydi bakalım, Mert. Top sende, gol bekliyorum.
Mert golü atacaktı, bunu hissediyordum.
12
CANER
Arzu’yu, okul arkadaşı Billur’u anlatmaya yönlendirmiştim. Köşesine kadar gelmiş, ama olmamış, onun yerine Mustafa’nın adresini koparmıştım ağzından. Bu sıralama değişikliği, daha da iyi olmuştu sanki. İçkimden iri bir yudum daha aldım. Arzu cep telefonunu, endişeli bir şekilde, tekrar tekrar çevirmekteydi. Karşı tarafta, Murat’ın telefonunu kimsenin açmayacağını bildiğimden, içim rahattı.
—Murat Bey’in telefonu açılmayacak, şu anda evinde masasının üzerinde çalıp duruyor. Altı ay önce, bir iş için sizin atölyenize geldi, öyle tanıştınız. Elinde, yağlı boya tablolar vardı. Birkaçının tamir edilmesi gerekiyordu. Ama sizden asıl istediği, başka bir şeydi. Başka bir iş...
Arzu’nun rengi attı birden. Sesinde şaşkınlıktan öte, bir endişe vardı şimdi.
—Nasıl biliyorsunuz? Şaşırtıyorsunuz beni? Sakın büyücü filan olmayasınız siz?
—İşte, ikinci hakkınız da böylece gitti. Sihirle, büyüyle falan işim yok benim. Son derecede gerçekçi biriyimdir.
—Benim geleceğimle ilgili bir şeyler bildiğinizi, pardon, telepatik güçlerinizle gördüğünüzü söylemiştiniz. Bu arada siz evli filan değilsiniz ya...
İster istemez güldüm bu lâfa. Kadın, her yerde ve her koşulda kadındır işte. Arzu benim polis olmamdan değil, evli olmamdan şüphelenmişti.
—Merak ettiniz demek. Evli erkeklerin çoğu, hoşlandıkları bir kadınla tanıştıklarında evli olduklarını söylemezler.
—Yani, yalan söylerler.
—Hem de kuyruklusundan. Ama söylediklerinin aksine, kadınlar, evli olduğunu söyleyen erkeklerden uzak durmazlar.
—Ben uzak dururum.
—Emin misiniz? Biraz düşünürseniz, bunun olayın ve erkeğin durumuna göre değiştiğini hatırlayacaksınız. Ona bakarsanız, ben size bekâr olduğumu söylesem de bir şey değişmeyecek. Sizin bir nişanlınız var. Ayrıca, benim karım olmaz da, bir sevgilim ya da nişanlım olabilir. Değil mi?
Gözlerinin içine derin derin baktım. Bir cevap beklediğimi anlayınca gözlerini kaçırdı. Bir yudum şarap içip, bana doğru döndü.
—Elbette bu olabilir. Haklısınız, ama ben, hiç bir erkeğin öteki kadını olmak istemem.
—Bunlar derin konular. ‘Öteki kadın’, çoğu zaman esas kadından daha değerlidir.
Herhâlde, konuşmamızın başlangıcında, kadın-erkek konularını kendisi kadar ustalıkla kıvırtamayacağımı düşünmüştü. Nişanlısı Murat konusuna bir an önce gelebilmek için, konuyu yine sadakate yönlendirdim.
—Sadakate çok önem veriyorsunuz anlaşılan, kıskanç mısınız?
—Evet...
Cilveli bir jest yapıp, konuşmasına devam etti.
—Kıskançlığın hoş bir şey olduğunu düşünüyorum.
—Hoş mu? Yani bir erkek sizi sosyal hayatınızı sıfırlayacak kadar kıskansa, işe göndermeyecek kadar göz açtırmasa ve hatta siz ondan sıkılıp, ayrılmaya kalktığınızda sizi tehdit etse, sizi ve erkek arkadaşınızı döverek hastanelik etse...
Epeyce fazla abartmıştım galiba. Arzu dayanamayıp patladı.
—Yeter! Hayır ya, o kadar kıskançlığı kimse istemez. Bir erkeğin, sevgilisini sahiplendiğini hissettirecek düzeyde bir kıskançlıktan bahsediyorum.
Yine anlamazlıktan gelip devam ettim.
—Demek bir erkeğin kadınının sahibi olmasını, yani onun efendisi olmasını güzel buluyorsunuz? Kölelik hâlâ devam ediyor mu bu devirde?
—Saçmalamayın, ne köleliği? Ben aşktan ve sadakatten söz ediyorum...
Sinirlenerek devam etti.
—Neden bu kadar rahatsız olduğunuzu anlamadım. Demek siz kıskanç biri değilsiniz. Bu, sadık bir erkek olmadığınızı da gösterir. Yanılıyor muyum?
Bir anlamda yanılmıyordu.
13
ARZU
Durumun tuhaflığı aklıma başka şeyler getirmişti. Acaba?...
Tuhaflık başka yerdeydi; hayatında kadınlarla ilgili sorunlar vardı onun. Bu apaçık belliydi. Yanıt alamayınca, sadakat konusundaki sorumu yineledim. Murat’ın bana olan bağlılığı ile ilgili neler söyleyeceğini merak ediyordum. Bir de, kendisinin evli olup olmadığını...
Caner, son derecede sakin bir tavırla içkisinden bir yudum aldı.
—Sadakatle ilgili sorunuzu yanıtlamayacağım. Çünkü o kelimeden hoşlanmıyorum. Ben hiçbir kadının sahibi olamam ve hiçbir kadın da benim sahibim olamaz. İnsan, zorunda olduğu, ayrılmaktan korktuğu veya alışkanlıklarından vazgeçemediği için değil, sadece beraber olmayı istediği için görüşmeli sevgilisiyle...
Adamın konuşmaları birden tepemi attırdı.
—Siz evlisiniz değil mi? Bana doğruyu söyleyin... Ancak evli bir erkek, karşısındaki kadını ikna etmek için konuşur böyle...
Caner, bu lâfıma kahkahayla güldü.
—Çok hoşsunuz gerçekten.
Sonra yine ciddileşti. Belki de evli filan değildi. Tam onu yeniden sıkıştırmaya başlarken, Murat ile ilgili konuşmaya başladı.
—Tanışmamızın başında, nişanlınıza sadık olduğunuzu söylemiştiniz. Peki, ‘o’ size sadakat gösteriyor mu acaba?
Birden, Murat’ın beni boynuzladığını duyup öğrenme olasılığından tedirgin oldum. Oysa, bu konuda bildiklerini öğrenmek için can atıyordum az önce... İnsan bazen, içindeki çelişkileri hissediyor. Aşk da böyle değil midir? Aynı anda, hem haz duyarsın, hem de hüzün...
—Benden başka hiç bir kadına bakmadığını düşünüyorum, neden sordunuz?
—Murat’ı yeterince tanıdığınızı sanmıyorum. Bugüne kadar, kafamda gördüklerim beni hiç yanıltmadı. Biraz önce, siz ondan bahsederken, hiç bilmediğiniz bazı şeyleri duyumsadım.
Gördükleri her neydiyse, gerçek olabilirdi. Çünkü Murat, günün ve gecenin büyük bölümünde yanımda değildi. Bir başka kadınla evli bile olabilirdi. Birden içim burkuldu; gerçeklerle karşılaşmaya hazır olmadığımı hissettim. Yine de, konuşmalar buraya kadar gelmişken sormadan duramadım.
—Nasıl şeyler?
Gözlerini kaçırdı.
—Size bunu izah edebilmem için bazı sorularıma cevap vermeniz gerekecek. Neyse geçelim bunları, keyfinizi kaçırmayayım doğum gününüzde...
—Lütfen öğrenmek istediklerinizi sorun bana. Bu konu benim için çok önemli...
—Peki, durun bakayım...
Caner, yine transa geçti.
—On gün kadar önce olmalı, eski bir okul arkadaşınızla kalabalık bir yerde görüyorum sizi... Yıllar sonra yeniden karşılaşmışsınız onunla. İsmi B’li bir şey. Ünlü bir iş adamının kızı...
Bir anda dondum, kaldım. O kadar şaşırmıştım ki, bu şaşkınlık seli, içimden doğru yükselmekte olan şüphe ve endişelerin önüne geçti.
—Billur!... Onunla kuaförde karşılaşmıştık. Ama bunu görmeniz inanılmaz bir şey!
—Çok net olmamakla beraber, size bir obje gösterdiğini görüyorum. Bu değerli bir takı...
—Evet doğru, gördüğümde çok ilgimi çekmişti. Ailesi çok varlıklıdır Billur’un, ama o gösterişi hiç sevmez. Bunun benimle, Murat’la ve sadakatle ne ilgisi var?
—Demek Billur hanımla bu karşılaşmanızın nişanlınız Murat beyle ilgisini kuramıyorsunuz. Öyle mi?
—Yok, kuramıyorum.
Caner, gözlerini gözlerime dikmişti. Korkuyla başka yerlere bakmaya çalıştım. Düşüncelerimi okuyordu, artık bundan emin olmuştum. Aklıma gelenleri kafamdan atmaya çalıştım, ama olmadı. Söylemiş olduğu şeyleri düşündüm. Billur’la o günkü karşılaşmamızı hatırladım ve Caner’in her şeyi bildiğini hissettim.
—Bana Billur Hanım’la kuafördeki bu karşılaşmanızı bütün ayrıntısıyla anlatırsanız, sorularınızın cevabını verebilirim.
Birden, her şeyi anlatmaya karar verdim ona...
14
MERT
Serdar ile birlikte, köhnemiş bir apartmanın küf kokulu merdivenlerden çıktık. İkinci katta, Mustafa’nın cep telefonunu çaldırıp sağ ve sol daire kapılarını dinledik. Serdar, kulağını dayadığı sağ dairenin kapısında telefon sesi duyduğunu söyledi. Zili çaldık. Mustafa, kapıyı tereddüt etmeden açtı. Kırk beş yaşlarında, esmer, bıyıklı, alt sınıftan bir adamdı. Üzerinde rakı göbeğini belirginleştiren kirli bir tişört, altında buruşmuş pantolon ve lâstik tokyoları vardı. Beklediği insanları göremeyince şaşırmıştı.
—Hayırlı akşamlar, Mustafa bey.
Kapıyı kapatmak üzere davrandı. Serdar hemen üzerimize kapanmakta olan kanadı iterek, adamın geriye doğru çekilmesini sağladı.
—Siz de kimsiniz?
Mustafa’yı önümüze katıp içeriye salona girdik. Önce kaçmaya yeltendi, kaçamayacağını anlayınca telâşlandı ve bağırmaya başladı.
—Haneye tecavüz bu yaa!... İmdaat polis!!
Soğukkanlı bir tavırla, parmağımı dudaklarıma götürdüm.
—Şşşşt, sakin ol bakalım. Gürültü yaparsan polisi çağırırız ha...
Mustafa, yan gözle beni süzüp, haybeden gürültü yapmanın yararsız olduğunu anladı hemen.
—Kimsiniz siz, çete misiniz?
Serdar, Mustafa’nın koluna girerek, masanın yanından çektiği bir iskemleye oturttu onu. Ben de karşısına oturdum.
—Biz senin yeni arkadaşlarınızız.
—Ne istiyorsunuz benden?
Ayağa kalkmaya yeltendi. Arkasında duran Serdar, omuzlarından bastırıp yerine oturttu.
—Otur otur. Sana birkaç şey soracağız. Merak etme eğer sözümüzü dinlersen canın yanmaz. Ama inatçılık yaparsan sonun kötü olur. Anladın mı?
—Ben bir şey yapmadım ki.
Konuşurken, ellerini iskemlenin arkasına alıp, kelepçeledim. Bu hareket, sohbeti ciddiye almasını sağladı.
—Heyy, ne oluyorsunuz yaa!...
Serdar, evin her yerini didik didik aramaya koyuldu. Bu arada, Şef’ten beklediğim telefon geldi. Ona, ‘karşımda oturuyor’. ‘yaa öyle mi?’ ve ‘doğrudan ifadesini yazıp imzalatalım’ gibi karşılıklar verip, bir şeyler karaladım önümdeki kâğıda. Notları okur gibi yaptım.
—Bak ortağını aldık; Acar Murat Gümüşlü. Nam-ı diğer Murat Sevil. Şu anda merkezde ifadesi alındı. Bülbül gibi şakımış, her şeyi itiraf etmiş. Malı beraber götürmüşsünüz ama, adamı sen şişlemişsin. Doğru mu?
Mustafa, çok endişeli bir ruh haline giriverdi.
—Ben bir şey yapmadım, görmedim, duymadım. Murat diye birini de tanımıyorum.
Birden ayağa kalkıp, yüzüne sıkı bir tokat patlattım. Bas bas bağırdı.
—Sana bir soru sordum, ulan!... Palavrayı bırak! Ortağının söylediği doğru mu? Adamı öldüren sen misin? Cevap ver! Evet ya da hayır!...
Elimi vuracakmış gibi kaldırıp, iyice yaklaştım. Mustafa güçlükle konuşur haldeydi.
—Ağbi, vallahi ben bir şey bilmiyorum.
Ellerimi temizler gibi çırpıp, sandalyemi kaldırdım.
—O zaman, Murat’ın ifadesini doğru kabul ediyorum ve itirafnameni yazıyorum, sen de imzalayacaksın. Tamam mı?
Serdar’a doğru döndüm.
Sonra Mustafa beyi hemen hastaneye götürelim ve ‘sağlamdır’ raporu alalım ki, sonra ‘işkence altında itiraf ettim’ filan demesin. Gerçi, ortağı şahitlik yapacağı için, mahkemede suçu inkâr etse de sorun olmaz ya...
Mustafa, gözleri kocaman açılmış, bizi izliyordu. Küçük bir teşvikle hemen çözüleceğini anlamıştım. Serdar’a, Mustafa’yı işaret ettim.
—Bu salak şimdi her şeyi anlatsa, cezası hafiflerdi halbuki.
Serdar, beni onayladı. Mahkemede, müebbetten onu kimsenin kurtaramayacağını söyledi. Mustafa’nın yüzüne baktım, yutkunduğunu gördüm. Sonra diliyle dudaklarını ıslattı. Suratındaki ifadeyi çözdüm, biraz sonra ötmeye başlayacaktı.
Sorgulamalardaki anahtar kelime budur işte: Motivasyon...
15
ARZU
Billur’u gördüğümde on gün kadar önceydi; kuaförde karşılaşmıştım onunla. Kolejdeki en samimî arkadaşlarımdan biriydi. Onu gördüğüme çok sevinmiştim. Kalabalık salondan içeri girdiğimde, saçlarını boyatıyordu.
—Kimi görüyorum burada. Billur?
—Aaa. Arzu.
O da şaşırmış ve sevinmişti.
—Seni yıllar sonra yeniden görmek ne güzel.
—Seni de öyle, Arzu.
—Nasılsın, her şey nasıl gidiyor?
—İyi ya, ne olsun. Hayat hızla geçiyor işte. Evlendin mi? Çoluk çocuk var mı?
—Bende yok valla, beş-altı ay önce nişanlandım daha. İnşallah seneye evlenip hemen çocuk yapacağım. Sende durumlar nasıl?
—Ben neredeyse yedi yıllık evliyim, altı yaşında bir de oğlum var. Hemen doğuruverdim.
Billur çok değişmiş, koca kadın olmuştu. Bir anne ifadesi gelmişti yüzüne. Otuzunu geçen kadınların hemen hepsinde olduğu gibi, onun vücudu da balıketinden biraz halliceydi. ‘Acaba ben nasıl görünüyorum’ diye düşünmekten kendimi alamayıp hemen aynaya baktım. Ondan farklı olarak, daha genç kız havasında olduğumu farkedince sevindim.
—Ah, ne güzel. Ben de artık öyle bir hayat istiyorum. Ama biliyorsun, ben ressam oldum. Sanatçıların hayatı nasıl olur bilirsin...
Billur’un boynundaki kolye dikkatimi çekmişti, elime alıp baktım.
—Ne güzel bir kolye takmışsın, Billur. Nedir, Allah aşkına bu böyle?
—Dikkatini çekti demek... Babamı bilirsin, antika meraklısıdır. Geçen ay Londra’da ünlü bir müzayededen almış bunun takımını. Ama bu orijinali değil, taklidi, yani replikası.
—Nasıl yani, ama bu da altın. Taşları da gerçeğe benziyor.
—Evet evet... Mücevherlerin orijinallerinin üç yüz yıllık kraliyet koleksiyonundan olduğu için, inanılmaz yüksek antika değeri varmış. Bunları Tiffany, aslının aynısı olarak yapmış. Şekerim, zaten kraliyet ailesi, orijinal mücevherleri takıp ortaya çıkmazmış öyle. Orijinaller, sarayların kasalarında muhafaza edilirmiş.
—İnanılmaz güzel bir montür bu.
—Yaa, babam da orijinallerini bizim sarayın kasasına koymuş, annem ve ben de taklitlerini kullanıyoruz, işte gördüğün gibi... Ne komik değil mi? Ee, ne de olsa sosyetik kadınım.
Billur, konuşmaya köylü şivesiyle devam etmişti.
—Aristokrat bir aileden geliyom.
Birlikte gülüştük.
—Sami amca iyi mi? Annen nasıl?
—İyiler işte ya, ne olsun. Babam artık işlerin tamamını İzzet’e devretti, daha çok hayır işleriyle filan uğraşıyor. Annem de fena değil işte. Seninkiler de iyidir umarım.
O sırada cep telefonu çaldı.
—Dur şu telefona bakayım.
Billur, telefonda bir süre babasıyla konuştu. Baba-kız, eskiden beri sosyal aktiviteleri birlikte takip ederlerdi. Konuşma bitince, cep telefonunu kapatıp çantasına koydu. O esnada, beni de yan koltuğa oturtmuşlar, saçlarımı hazırlamaktaydılar.
—Annem, gelecek hafta Amerika’daki teyzeme gidecek. Bilirsin iki kokoş birbirlerini görmeden yapamazlar. Babam da hiç hoşlanmaz teyzemden, o burada yalnız kalacak. Hoş, o bayılır karısının seyahatte olmasına ya... Konserdi, oyundu, sergiydi hiçbir aktiviteyi kaçırmaz. Opera’da önümüzdeki hafta, ‘Öp beni, Kate’in galası var, oraya gidecekmiş.
Billur’a bakan çocuk, saça tarakla son şeklini verdi.
—Nasıl, istediğiniz gibi olmuş mu, Billur Hanım?
Aynayı saçın arkasında dolaştırdı.
—Olmuş, olmuş, eline sağlık.
Çırak önlüğü aldı, Billur'un koltuğunu çekti. Billur ayağa kalkıp bana doğru geldi.
—Arzucum, benim işim bitti. Acelem var, gidiyorum. Mutlaka görüşelim. Seni bir gün eve bekliyorum. Hale ve Sedef de gelir, kaynatırız. Tamam mı?
—Harika olur.
—Bana telefonunu versene.
—Dur ben sana kartımı vereyim. Bak burada atölye adresim de var. Belki resimlerimi görmeye gelirsin. Şuraya, arkasına cep numaramı yazayım.
—Benim kartımı da al. Hoşça kal canım.
Öpüştük.
—Sizinkilere çok selâm söyle.
Caner’e bütün karşılaşmayı ayrıntısıyla anlattım. O da merakla dinledi. Acaba polis mi diye tekrar düşündüm. Yüzüne baktım. Evet, düşününce olabileceği geçti aklımdan ama sonra da ‘olanaksız’ dedim kendi kendime, çünkü böyle bir polis dünyanın hiçbir yerinde olamazdı. Hal, tavır, giyim-kuşam, konuşmalar... Hayatımda, gözlük takan bir polis hiç görmemiştim doğrusu...
Ayrıca, beni nasıl bulup da, neden konuşturmak istesindi ki?...
16
CANER
Konuşmanın devamında neler olduğunu anlatmasına gerek yoktu. Tahmin ettiğim gibi, Murat’a, Sami Tuzcu ile ilgili bütün istihbaratı o sağlamıştı. Ayrıntıları bana bu kadar kolayca anlatması ilginçti doğrusu.
Bazen böyle olur; karşınızdaki insan, nedensiz bir içtenlikle, beklediğinizden çok daha fazlasını verir. Bu, girilmiş olan atmosferin ve sarhoşluğun bir sonucu da olabilir, karışık kafaların ve tuhaf ruh halinin de... Şimdi, ayrıntıları öğrenmeliydim; şeytan daima ayrıntıda gizliydi.
—Anladığım kadarıyla, Billur Hanım’la kuaförde karşılaşmanızdan ve takmış olduğu gerdanlıktan, Murat’a da söz etmişsiniz.
Arzu’nun yüz ifadesi değişti; sonunda şüphelenmeye başlamıştı galiba benden. Tatsızlaşıverdi.
—Ettim galiba, ne var bunda? Murat’ın sadakatiyle Billur’un ne ilgisi var?
Anî bir kararla konuyu değiştirdim, ondan öğrenebileceğim bir nokta daha vardı.
—Tamam, peki. Boş verin bunu. Siz atölyenizde çalışırken Murat Bey işine gidiyor, sonra akşamları ne yapıyor?
—Nasıl yani?
—Gece nerede kalıyor, sizinle mi?
—Haftada iki-üç kez birlikte geçiririz geceleri...
—Birlikte yaşamıyorsunuz. Başka bir evde kalıyor, değil mi?
—Evet, ne var bunda? Yalnız kalmaktan korkan bir annesi var, onunla kalıyor. Babası öleli çok olmuş.
—Onları gördünüz mü?
—Kimi gördüm mü?
—Annesini, evini, başka akrabalarını?
—Yo, hayır, beni hiç evine götürmedi. Aman Allah’ım, evli mi yoksa o?!...
Akıllı ve güzel bir kadının, kafasını bu kadar çok evliliğe takmış olması, akıl almaz bir şeydi.
—Öyle söylemedim, ama hayatında sizden başka kadınların var olduğunu söyleyebilirim. Sizinle ciddi bir gelecek planlamış olsa, evine götürmez mi? Annesiyle tanıştırmaz mı? İşi ile ilgili bir şeyler anlatmaz mı? Bunları hiç düşünmediniz mi?...
Arzu, öfkeli bir tavırla sesini yükseltti.
—Siz bana asılıyorsunuz. Ondan ayrılıp size yakınlık göstermemi istediğiniz için böyle söylüyorsunuz.
—Ne kadar kızdınız öyle... Evet, sizi beğendim ve çok çekici buldum, ama gerçeklerin sizi bu kadar rahatsız edeceğini düşünmedim. Özür dilerim. İsterseniz başka şeyler konuşalım, ya da sizi rahat bırakayım.
Ayağa kalkıp, gider gibi yaptım. Arzu, tavır değiştirdi birden.
—Yok yok, özür dilerim. Sizi kırmak istemedim. Ben de sizden çok hoşlandım, ama erkeklerin sadakatsizlik hikâyelerine dayanamıyorum nedense...
Özrünü kabul etmiş gibi, sessizce ayakta durdum.
—Murat bunu neden yapıyor peki? Beni neden aldatıyor sizce?
Ona kırılmış gibi davranmayı sürdürdüm.
—Boş verin canım, başka şeylerden bahsedelim en iyisi...
Yerime oturup, şarabımdan bir yudum daha aldım. Arzu sabırsızlanıyordu.
—Caner Bey, bana kızdınız belki ama ben mutlaka öğrenmek istiyorum. Murat beni aldatıyor mu?
Vay anasını yahu, hatunu neredeyse tutuklayabilecek kıvama getirmiştim, o hâlâ sevgilisinin namusunun peşindeydi. Rahmetli babam, ‘Bu kadınların hepsi aynıdır oğlum, evine bağlı bir adamla evlenip, çocuk doğurmaktan başka bir şey düşünmezler’ derdi de, inanmazdım ona.
Sustum ve kızmış gibi yaptım.
—Murat’ın ne olduğunu birazdan anlatacağım. Ama ondan önce, söyleyeceklerimi doğru dürüst dinlemenizi istiyorum sizden.
Arzu sesini çıkarmayınca, bunu fırsat bilip, bar sandalyesinden ayağa kalktım tekrar. Başka yönlere doğru bakıp, anlatmaktan vazgeçmiş gibi yaptım.
—Benim ne suçum var bu işte yaa?.. Sevgilinizle ne yapmak istiyorsanız onu yapın, ister evlenin, ister evlenmeyin...
—Tamam tamam, kızmayın canım. Söz veriyorum, size tepki göstermeyeceğim. Anlatın lütfen; ne biliyorsanız, ne görüyorsanız...
Tava gelmiş olduğu kesinleşince, yine ruhlar dünyasıyla iletişim kuruyormuş gibi gözlerini kapattım ve biraz durakladım.
—Sizin nişanlınız Murat, hayatı tamamen yalan üzerine kurulmuş bir kişi...
Çok üzülmüş gibi devam ettim.
—Evet, o bir sahtekâr. Onu hiç tanımamışsınız.
Arzu ne diyeceğini şaşırdı.
—Neden böyle söylüyorsunuz? Esas siz onu hiç tanımıyorsunuz. Sizin bu ön yargılı saçmalıklarınızı da artık dinlemek istemiyorum. Hem...
Yine saatine baktı.
—Ben onu dışarıda beklesem daha iyi.
Kalkmaya davrandı. Hayat böyledir işte, külâhlar sık sık değişir yol içinde. Uzanıp kolunu hafifçe kavradım. Gidemeyeceğini bilecek kadar emindim kendimden.
—Bana bir söz verdiniz...
Arzu durakladı ve endişe ile gözlerime baktı. Bir şey söylemesine fırsat vermedim.
—Artık Arzu demek istiyorum sana. Bir sakıncası var mı? Sen de bana Caner de lütfen. Sizli bizli konuşmayalım.
Elimi, yavaşça eline doğru indirdim ve tuttum.
—Senin gibi güzel ve akıllı bir kadının, Murat gibi birinin ağına düşmüş olması beni çıldırttı. Söylediklerim için özür dilerim.
Yumuşayıp, yerine oturdu.
—Belki de haklısın. Murat hakkında çok şey bilmiyorum. Düzgün bir geçmişi olup olmadığı konusunda şüphelerim var aslında... Ama...
Duraklayıp, derin bir iç geçirdi.
—Ama ne?
—Bulabildiğim erkeklerin en iyisi bu işte. Başka bir şey bilmiyorum. Otuz yaşımı bitirdim, bir mesleğim var, güzel sayılırım.
—Sayılmak mı? Çok güzel bir kızsın.
—Güzellik de para etmiyor, gençlik de. Evlenecek doğru dürüst birini bulamadım işte. Çocuk yapmak, mutlu olmak istiyorum. Neden öyle bakıyorsun yüzüme? Gerçeği söylüyorum, başka erkek bulamadım!...
—Bunun gerçek olmadığını biliyorsun. Yeterince aramadın. İstesen her erkeği baştan çıkarabilirsin.
—Öyle çok kadınca şeyleri bilmem ki ben. Bir erkeği ayartmak, tahrik etmek...
Lâfını keserek devam ettim.
—Onu yatakta uçurmak...
Birlikte güldük, lâf dönüp dolaşıp belden aşağıya gelmişti.
—Yatakta iyi değil misin yoksa?
Arzu durakladı. Biraz utanmış gibi geriye çekildi.
—Bu senin için çok mu önemli?
—Yok, ben kendim için sormadım. Erkekler için önemlidir. Bilirsin işte...
Fısıltıyla konuştu.
—Ben ‘sana’ sormuştum.
—Bak, ben senin çok ateşli bir kadın olduğunu düşünüyorum. Ama bu ateş, her erkekte tutuşmaz. ‘At sahibine göre kişner’ derler.
O şahane dudaklarını yüzüme yaklaştırdı.
—Ne kadar ateşli olduğumu öğrenmek istiyor gibisin, yanılıyor muyum?
Bir vücut eskiviyle ondan hafifçe uzaklaştım. Devam etti.
—Dilini yutmuş gibisin. Peki, ben devam edeyim o zaman. Evet, Murat hak ettiğim şeyleri tam olarak karşılayacak bir erkek değil, ama yakışıklı ve cömert biri. Ayrıca beni de seviyor ve evlenmek istiyor. Sence, ona hayır mı demeliyim?
Hâlâ gerçeklerin farkına varmamış olduğunu anlayıp, ona daha anlayışlı bir yaklaşım gösterdim.
—Murat’ın seninle ilişki kurmasında başka sebepler olmasın sakın?
Saf saf bakan Arzu, birden irkilerek geriye çekildi.
—Nasıl başka sebepler?
Aslında o, söz konusu ‘başka sebepler’in neler olduğunu gayet iyi biliyordu ya...
17
MERT
Evin arka odalarında arama yapan Serdar, sıkıntılı bir yüzle Mustafa’nın yanına geldi. Belliydi ki, mücevherleri bulamamıştı. Mustafa, bütün teşvik edici konuşmalarıma rağmen, sürece girmiş, ama henüz tam olarak çözülmemişti. O kadar yorgundum ki, ben kendim çözülmekten korkuyordum.
—Mücevherlerin yerini söyle de bizi yorma artık...
—Ne mücevheri ağbi yaa?
—Sen söylemesen de mutlaka bulacağımızı bilirsin. Ama o zaman sana öyle bir sopa atacağım ki kıçının üzerine oturamayacaksın. Anladın mı?
Mustafa bir şey söylemedi. Ben de kıpırdamadım. Orada dikilip, bir şey söylemeden duran Serdar, ansızın hareketlendi ve Mustafa’ya feci bir tokat çaktı. Bir yandan da ürkütücü bir sesle bağırdı.
—Anlaşıldı mı lan?!
Darbe o kadar şiddetliydi ki, Mustafa iskemleyle beraber bağırarak yer devrildi. Dudağı patlamıştı.
—Yapma ağbi, vallahi bir şey bilmiyorum ben yaa...
Serdar, onu kolundan tutup, iskemleyle birlikte kaldırdı. Burnunu çekip duruyordu.
—Bak son defa söylüyorum. Eğer düzgün cevap vermezsen onu senin öldürdüğüne karar veririz ve ona göre davranırız, bilesin. Öyle ki ‘beni öldürün’ diye yalvarırsın. Son defa soruyorum. Ortağın, Sami Bey’i senin öldürdüğünü söyledi. Doğru mu bu?
Melûl mahzun yüzüme baktı. Mücevherler bulunmadan, bir bok anlatmayacağını anlamıştım. Çünkü, hâlâ bu işten yırtma umudu taşıyor, suç ortağı Murat’ı tanıdığını itiraf ettiği anda hapse gireceğini düşünüyordu. Serdar’a işaret çaktım, yemek odasına geçip aramaya devam etti.
Bir kaç dakika sonra, ben Mustafa’yla konuşmayı sürdürürken, gözümüzün önündeki bir dolapta, orijinal kutularıyla birlikte buldu mücevherleri. Çıkardığı bir bilezik ve kolyeyi getirip, Mustafa’nın gözüne soktu.
—Yürüttüğün mücevherleri buraya kargalar getirmiş demek ki...
Mustafa, salya sümük, korkuyla baktı ona. Serdar’a işaret ettim.
—Bulunanlar için hemen tespit ve döküm yapıp tutanak imzala. Sonra da sigorta listesi ile karşılaştır, bakalım eksik var mı? Aramaya devam et, suç âleti de burada olabilir.
Mustafa’ya dönüp bağırdım.
—Burda mı suç âleti?!
Üzerine yürüyüp elimi vuracakmış gibi kaldırdım. Ağlamaya başladı.
—Vallaha ben bir şey bilmiyorum. N’olur vurma be abi!..
Bir tokat daha patlattım. Sonra yakasına yapışıp tartaklamaya başladım.
—Ulan, gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun be. Seni de sağ koyarsam namerdim. Şerefsiz herif, daha konuşmana gerek mi kaldı? Her şey ortada. Hadi hırsızlıktan seni içeri atsam, altı ay yatıp çıkarsın, ama sen adam öldürmüşsün lan! Seni hiç kimse kurtaramaz, haysiyetsiz, namussuz herif!
Sol elimle saçlarını kavrayıp, sağla tokat vurmaya hazırlandım.
—Ortağın Murat’ın söyledikleri doğru mu? Onu sen mi öldürdün? Son defa soruyorum.
—Doğru değil abi. N’olur vurma ağbi. N’olur...
Katılarak ağlamaya başladı.
—Yalan ağbi, hepsi yalan. Ağbi beni bu civarda herkes tanır. Kimseyi öldüremem ben, şiddetten katiyen hazzetmem.
Hıçkırıklara boğulup, zorlukla devam edebildi.
—Hakkaten o şerefsiz öyle mi söyledi?
—Oğlum sana yalan mı söyleyeceğiz. ‘Mustafa öldürdü’ demiş, ‘kocaman bir tornavidayla, ben de engel olmaya çalıştım, ama olamadım’ demiş.
—Aşağılık herif! Ağbi, inan ki ben kan görmeye bile dayanamam, düşer bayılırım. İçim kalktı zaten, tiskindim orda. Zavallı adamı o şerefsiz Murat öldürdü, engel olamadım ağbi!!
—Peki, ama evi beraber soydunuz onunla, değil mi?
—Evet ağbi.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu şimdi.
—Yazın ağbi, tövbe billâh. Her şeyi anlatıcam.
İşte yine olmuştu; biraz teşvik ve sonrasında dayak, her zaman mucize yaratırdı.
Psikoloji bilgim işe yarıyordu doğrusu...
18
MUSTAFA
Işıklar sönük, fener ışıkları altında Sami Bey’in kasasını açmaya çalışmaktaydım. Kulağıma doktor âleti takılı durumda, şifre komütatörünün seslerini dinliyordum. Murat ise, elinde büyük bir tornavidayla yazı masasının çekmecelerinin kilitlerini kırıyordu. Daha önce defalarca konuşmuş olmamıza rağmen, sabırsızlığı beni kahrediyordu.
—Neredeyse bir saat oldu be Mustafa. Deliricem oğlum, aç şunu artık yaa...
Yaptığım işe ara verip, kızgınlıkla döndüm ona.
—Sana söyledim kolay olmayacağını. Söyledim, di mi?
—Söyledin de... En geç bir saate olur dediydin. Şimdi ağız mı değiştiriyorsun?
—Allah aşkına, sus artık. Kafam karışıyor yahu.
Sustu. Az sonra komütatör beklediğim sesi verdi.
—Tamamdır.
Heyecanla kapağını ardına kadar açtı kasanın. Elindeki feneri içeri doğru tuttu.
—Hepsi burada işte. Oğlum Mustafa, malı götürdük lan.
Mücevherleri çantaya doldurmaya başladık. O sırada Murat, kapıdan tıkırtılar geldiğini duydu. Bana sessiz olmamı işaret etti. Fenerleri söndürdük. Kapı açıldı, birinin içeri girdiğini duydum. Gelen adam, holü geçip salonun ortasına doğru birkaç adım attı ve durdu. Bir sorun olduğunu hissetmiş gibiydi. Murat, elindeki feneri yakıp yüzüne tutuverdi. Tahmin ettiğim gibi, Sami Tuzcu’ydu gelen. Salonun ortasında durmuş, afallamış, gözlerini kırpıştırıyordu. Murat, kaba bir sesle seslendi ona.
—Hoş geldin, Sami Bey!...
Yaşlı adam, korkmuş ve şaşırmış olmasına rağmen cesur bir tonda sordu.
—Ne işiniz var burada? Kimsiniz?
—Korkmayın canım, kasanızı boşaltmaya geldik sadece. Şimdi gidiyorduk.
Sami Beyin hiç sesi çıkmadı. Murat, bana dönerek devam etti.
—Ama kalmamızı istersen kalırız da. Değil mi ortak?
Bu konuşmalardan ve işin uzamış olmasından çok tırsmıştım. Benim onayımı almak isteyen tavrından da rahatsız oldum. Bir an önce ordan çıkıp gitmek istedim.
—Ağbi, hadi çabuk çıkalım burdan.
Beni, hiç kaile almadı.
—Dur biraz. Sami Bey’le her zaman sohbet etme fırsatı bulamayız. Kendisi, bizim gibi sıradan insanlarla katiyen konuşmaz. Konuşmazsınız, değil mi Sayın Sami Tuzcu?
Sami Bey, suskunluğunu bozup, kararlı bir sesle karşılık verdi.
—Alacağınızı almışsınız işte, başka ne istiyorsunuz benden?
Murat, birden nedensiz bir şekilde sinirlendi.
—Ya canını da almak istiyorsak? Canını almamı ister misin? Haa?!! Sıkılmışsındır artık yaşamaktan be Sami amca, kaç yaşındasın?
—Yetmiş dört...
—Daha ne olacak be amca, bırak biraz başkaları da şöyle kıyak hayat yaşasın. Sen Yahudi asıllıydın değil mi?
Sami Bey şaşırıp duraklamıştı. Murat’ın kafa yapısını bildiğimden hemen araya girdim.
—Yeter ağbi ya, alacağımızı aldık. Hadi gidelim artık...
İşte o anda, ok yaydan çıktı, Adamcağız ürkmüş ve açıklama yapmak istemişti. Çığlık gibi bir sesle...
—Yok evlâdım, yedi sülâlemiz Türk’tür bizim. Elhamdülillâh müslümanız da...
Murat, lâfını kızgınlıkla kesti.
—Dönmesiniz lan siz!... Bırak palavrayı şimdi. Biz köpek gibi sürünürken, bütün sülâleniz paşalar gibi yaşadı bu memlekette be. Bu hayatın tadını siz çıkardınız. Tefecilik sizde, adam kazıklamak sizde, dalavere-dubara sizde... Hep kendiniz yersiniz hapur-hupur, sizi koruyan askere de boruyu döşersiniz. Askerlik yapar mısınız lan siz? Yapmazsınız.
—Yavrum, ben tam iki yıl askerlik...
Murat, adama sıkı bir tokat patlattı.
—Yalan! Hepsi yalan. Bana yavrum filan deme şerefsiz!! Delirmiş gibiydi. Müdahale etmeye çalıştım, ama olmadı.
—Ağbi, deli misin sen yaa, çabuk çıkalım burdan. Başımızı belâya mı sokmak istiyorsun?
Murat, kaba bir hareketle beni yana itti.
—Çekil ulan kenara, bir şey konuşuyoruz burda...
Sami Tuzcu, geri dönmek üzere hamle yaptı. Murat, sol elindeki feneri yere attı, omzundan tutup, elindeki tornavidayı hızla adamın göğsüne sapladı. Koluna yapıştım, ama geç kalmıştım. Sapladığı tornavidayı kanırtıp geriye çekti. O iğrenç ses, şimdi bile kulaklarımdan gitmiyor, ağbicim. Midem bulandı, kusmak istedim. Sami Tuzcu’nun göğsünden fışkıran kanın bir kaç damlası, gömleğine sıçradı. Adamcağız kalbini tutarak iki dizinin üzerinde yere yığıldı ve sonra kapaklandı.
—Ağbi, ne yaptın sen yaa. Murat hiçbir şey olmamış gibi, serin bir ifadeyle yüzüme dönüp baktı.
—Ne yapmışım? Bir mikrobun canını aldım işte.
—Ne gerek vardı buna yaa?... Ağbi, ne yapıcaz şimdi?
—Ne yapıcaz oğlum, hadi toparlan, kirişi kırıyoruz.
Toparlanıp sessizce kapıdan çıktık. O bir iblismiş zaten, sayın ağbim. Allah seni inandırsın, işin başında hiç anlamadım bunu...
19
ARZU
Caner, polis olduğunu hâlâ anlamadığımı düşünüyordu belki de. Durup dururken neden ona her şeyi anlattığımı saflığıma vermiştir, ilk görüşte aşka inanacak değildi ya...
Artık teslim olmuştum zaten, gerisi hikâyeydi. Ona karşı duyduğum karmaşık heyecanın son güzelliğini yaşamak istiyordum yalnızca. Şansıma küsüp, hayatın akışına bırakmalıydım kendimi. Olan olmuştu. Sonuçta, sebebi ne olursa olsun, çeşitli günahlar işlemiştim ve bunların da bir bedeli vardı. Ancak sorun şuydu ki, bulaştığım suçlar karşılığında maddî veya manevî hiçbir kazanç sağlamamıştım.
Ahh, bu kadar aptallığı bir arada nasıl yapmıştım ben?...
Saat on biri geçmiş, bar hıncahınç dolmuştu. Barmen, kim bilir kaçıncı kez, şarap kadehlerimizi doldurdu. Enikonu sarhoş olmuştum aslında. Birbirimizi ancak ayakta, kulaklarımızın dibinde konuşarak duyabiliyorduk. O anlarda, kokusunu içime çekiyor, kalbinin sesini duyuyordum hafiften.
Her şeyi yitirmekte olduğumun korkusu ve hüznü ile onu bulmuş olmamın verdiği heyecan ve aşk birbirine karışmış, sarhoşluğum beni bir çılgınlık nöbetine doğru sürüklüyordu.
Caner, zekâ fışkıran gözlerini gözlerime dikip içkisinden bir yudum daha aldı. Bana doğru döndü ve birden hiç beklemediğim kadar ciddileşti.
—Murat’ın ofisine gittiğinde, ne iş yaptığına dair hiçbir ipucuna rastlamadın demek?.
Bakışlarımı gözlerinden kaçırmadım. Murat’ın ne iş yaptığını gayet iyi biliyordum elbette. Ama yanıtlamadım onu. Buradaki ortamın, polisiye bir sorgulamaya dönüşmesini istemedim. Aşk bir atmosfer işidir; adam çok seksîdir, eğlence-zenginlik-yemek-içmek-sohbet tamamdır, aranızda ruh kardeşliği bile olabilir, ama bulunduğunuz yerde güzel bir ‘ortam’ yoksa eğer, ortaya anlamlı bir birliktelik çıkamaz.
Joy Bar’daki gecenin rengi ve kokusu -her türlü belâya bulaşmışlığıma ve birazdan hapse tıkılacağımı bilmeme rağmen- o kadar olağanüstüydü ki, hiç bitmesin istiyordum. Evet, sarhoştum da... Ama çok hoş bir sarhoşluktu bu; çok hafif, çok güzel...
Caner, kendisini uzunca bir süre yanıtlamadığımı görünce, bir kaşını kaldırıp yineledi sorusunu.
—Hiç bir şey görmedin mi? Meselâ ticaretini yaptığı eşyalara ait numuneler, kataloglar, iş mektupları, tabelâ vesaire vesaire. Hiç mi bir şey yoktu bu şirkette?
—Belki de vardı da benim dikkatimi çekmemiş olabilir? Zaten topu topu iki kere gittim oraya.
—Peki, Murat ya da Mustafa’nın başkalarıyla yaptığı konuşmalara kulak misafiri de mi olmadın?
Düşündüm. Caner’e hiç renk vermeden, tarzıma biraz da espri katmalıydım.
—Bir keresinde oldum. Anlam veremediğim bir konuşmaydı. Bir villânın projesini konuşuyorlardı. Bir mimarla galiba... Belki de bunlar müteahhittirler. Olamaz mı?
Caner, alaycı bir ifadeyle karşılık verdi.
—Doğrudur, kim bilir, belki de Murat Bey inşaat mühendisidir ve mesleğini sana söylemekten utanmıştır.
Caner’e kızar gibi yaptım.
—Ne demek istiyorsun, Allah aşkına? Bana yaptığı işi tam olarak açıklamadı diye, suç mu işlemiş oldu Murat?
—Tek yalanı bu değildi ki... Söylemiş olduğu her şey yalandı.
—Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun? Lütfen ne biliyorsan açıkla bana.
—Arzu, sana bunun ayrıntısını anlatacak kadar vaktim yok. Hepsini öğrenirsin sonra. Merak ettiğim; senin gibi akıllı ve bilgili bir kızın, nasıl olup da, yalan bir evlilik vaadinin peşinde, böyle bir adamın ağına düştüğüdür.
Caner’in benden hoşlandığını ve erkeksi bir içgüdü ile sahiplenip korumaya çalıştığını sezmiştim. Bu, şu anda ihtiyaç duyduğum bir duyguydu. Değer verildiğimi hissettiriyordu bana.
Birden heyecanlanıp, kenarına ilişmiş olduğum bar sandalyesinden ayağa dikildim. Ruh hâlim işte böyle tuhaflaşmıştı; duygularım renkten renge geçiyordu.
—Murat beni ağına filan düşürmedi, ben bilerek ve isteyerek birlikte oldum onunla.
—Bana tanışmanızı anlatır mısın?
—Anlatamam.
—Peki, Murat’ın sana yanında getirdiği doğum günü hediyesinin, kasadan çalınma o pırlantalı saat olduğunu nereden biliyordun? Onu anlatır mısın?
—Sana artık hiçbir şey anlatmıyorum.
Hiç beklemediğim bir şekilde sinirlenip, üzerime geldi.
—Neden anlatmıyorsun? İşine gelmiyor da ondan, değil mi? Şimdi ben sana anlatacağım. Senin o büyük aşkını!...
Gözlerinden ateş fışkıran öfkesi beni hiç korkutmadı. Tam tersine tahrik etti. Hayalimde, onunla seviştiğimi gördüm. Kalbimin çarpıntısını durdurmaya çalışıp, serinkanlı bir ifadeyle konuştum.
—Böyle küstahlaşmaya hakkın yok. Ayrıca seni dinlemek istemiyorum.
—Dinleyeceksin. Pek saygıdeğer Murat Efendi’nin marifetlerini öğreneceksin. Hoş, bunların bir kısmını gayet güzel biliyorsun ya. Olsun, ben yine de anlatayım sana...
—Dinlemek istemiyorum.
Başımı öbür yana çevirdim. Ne anlatacağını biliyordum. Konuyu değiştirmek için, bardan çıkıp gitme numarası yapmamın bir işe yarayabileceğini düşündüm. Çantamı aldım, hesabı istedim. Kırgın bir sesle Caner’e döndüm.
—Ben gidiyorum.
—Öyle mi? Bundan emin misin? Gidebilecek misin?
Biliyordum gidemeyeceğimi, yine de sordum.
—Bana engel mi olacaksın?
—Kişisel olarak engel olmayacağım, ama şunu söylemeliyim ki, ancak bu kulübün kapısına kadar gidebileceksin.
Kapıya doğru baktım, bir engel görünmüyordu. Sonra gözlerindeki kararlı ifadeyi gördüm. Başımı öne eğdim ve tekrar iliştim yerime. Gerçekleri, bir kez daha, olduğu gibi kabullenmem ve inisiyatifi ona bırakmam gerekiyordu.
—Devam etmemi ister misin?
—Nasıl istersen...
Üzüldüğümü görüp eliyle yanağımı okşadı yavaşça. Sonra, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle bana baktı.
—Sana her şeyi en başından anlatacağım. Anlatacaklarımın büyük kısmını biliyorsun. Boşlukları sen doldurursun.
Derin bir nefes alıp şarabını yudumladı.
—Altı ay kadar önce Murat, atölyene bir iş için geldi. Elinde kıymetli resimler vardı. Ve bunları piyasada, el altından satmak istiyordu.
Caner’in bana anlatacaklarının sonrasından da emin olmuştum şimdi; bütün günahlarımı biliyordu. Hepsini... Yadsımamın bir yararı yoktu. Buna karşın, görünenden daha masum olduğumu anlamaya ihtiyacı olduğunu ve bunu içten içe aradığını hissettim.
—Gerçekten de aynen bu şekilde tanıştık. Murat o gün çok kibardı.
—Bu resimler çalıntıydı ve sen bunu konuşmanızın daha ilk dakikalarında anlamıştın. Ünlü ressamların resimleriydi ve de evrakları yoktu.
Bir şey söylemedim. Yanıma yaklaşıp devam etti.
—Sonra sana, vereceğin hizmet ve bilginin karşılığında para teklif etti. Üstelik çok cömertti. Resimlerin evraklarını birlikte hazırladınız ve satılabilir hale geldiğinde, tanıdığın galerici ve müzayedecilere küçük partiler halinde sattınız.
Olup bitenleri, içinde yaşamış kadar ayrıntılı biliyor olması, beni hayrete düşürmüştü. Düşününce, aslında nasıl biri olduğumu anlamıştım. Murat’a para karşılığı bilgi satıyordum, işin özü buydu. Yalnızca bilgi değil, kendimi de ona satmış olduğumun farkına vardım.
—Her şeyi bildiğine göre, resim koleksiyonları almak, bu resimlerin sorunlarını halletmek gibi işlerin, benim atölyemin konuları içinde olduğunu da biliyorsundur.
—Buradaki esas sorun, bunun yasa dışı bir iş olduğunun farkına varmış olman. Daha ilk anda, bu resimlerin çalıntı olduğunu anlamıştın, yanılıyor muyum?
Çaresizliğimi anlatmak için kollarımı iki yana açtım.
—Yaa peki, başka nasıl davranabilirdim ki? Bir tuhaflık olduğunu sezmiştim, ama Murat bana, o resimlerin bir arkadaşının babasına ait olduğunu söyledi. Koleksiyoncu adam ölmüş ve arkadaşı olan oğlu bunları el altından satmak istemiş. Bana söylediği buydu. Yasadışı bir işe aracılık etmem ben. Böyle birisi değilim!
—Ekspertiz yapıp, sertifika verecek kişileri sen buldun, değil mi?
Başımla onayladım.
—Sonra satışa aracılık ettin. Buna karşılık, resimlerin bedeline sağlamış olduğun katma değerin yarısını aldın.
—Hayır, söylemiş olduğun rakamlar, söz konusu bile değil. Ayrıca ben bir şey talep etmedim, yemin ederim. Hiçbir şey istemedim ondan. Almam dedim.
—Ama aldın. Kaç lira aldın?
Paraya dair bir şey söylemek istemedim. Öylece durdum. Caner, bir açıklama bekler gibi yüzüme bakıyordu.
—Hayatımda hiç kazanmadığım kadar para kazandım o işten. Ressamlar için hayat hiç de kolay değildir.
—Kimin için kolay ki Arzu? Sonra aranızda hem aşk, hem işten oluşan seviyeli bir beraberlik başladı. Her şey harika bir şekilde yürüyüp gidiyordu. Taa ki...
—Bu geceye kadar...
20
MERT
—Demek hikâye böyle oldu.
İşte bu kadar! Sevincim ve heyecanım, bütün yorgunluğumu alıp götürmüştü. Çilingir Mustafa, bülbül gibi şakımış, çalınan mallar bulunmuş, katil yakalanmıştı. Türkiye’de bu kadar ümitsiz bir vakayı, bu kadar kısa sürede sonuçlandırmak, mucizeden başka neydi? Zafer sarhoşluğu içinde Serdar’a Mustafa’nın ifade tutanağını hazırlamasını söyledim. Kendimi bir süper kahraman gibi hissediyordum. Mustafa’ya patlayan dudağı için bir kağıt peçete verdim ve içerideki odaya geçip Şef’ii aradım.
—Şefim, operasyon tamam.
Başkomiserim Kemal Güçlü, nam-ı diğer ‘Büyük Şef’ çok sevindi bu işe. Onun yaşında ve kariyerinde bir polis, değil bizimle birlikte sahada çalışmak, evrak imzalayıp, telefonla konuşmaktan başka hiçbir halt etmezdi aslında. Ama Şef başkaydı. İşinde öyle bir efsane olmuştu ki, ondan başka hiç kimseye ‘Asayiş Şube Cinayet Masası Âmirliği’ni teslim etmeye cesaret edemiyorlardı.
Heyecanla yaptığımız sorgulamayı anlatmaya başladım. Şef, ayrıntıları boş verip, Mustafa’nın istediğimiz her şeyi, eksiksiz olarak, söyleyip söylemediğini sordu.
—Hem de nasıl. Murat Gümüşlü’yü tutuklayabiliriz. Mücevherler de bulundu.
Listeyi kontrol edip etmediğimi de bilmek istedi. Onun gözünden bir şey kaçtığı, görülmüş değildi. Elimdeki listeye baktım, Serdar, bulduklarının yanına işaret koymuştu.
—Bir tek süslü bir kol saati eksik. Onun da koleksiyon ile bir ilgisi yok. Ayrı bir eşya olarak kasaya konmuş.
Bildiğini söyledi ve hemen suç âletini sordu tabiî.
—Suç âleti henüz ortada yok, şimdi ona bakıyoruz.
Serdar’ın yazmış olduğu ifadeye göz gezdirdim. Bir iki düzeltme vardı, onları yaptırdım ve sonra Mustafa’ya imzalattık. Merak ettiğim birkaç konu daha vardı. Evden çıkmak üzere toparlanırken, Mustafa’dan onları da öğrenmek istedim.
—Ortağın Murat’ın nişanlısının bu soygundan ve cinayetten haberi var mı peki? Adı neydi kızın?
—Arzu Hanım’ı mı diyorsunuz?
Başımla onayladım. Bana doğruyu anlatacağından şüphem yoktu. Aslında Mustafa, gayet saf bir adamdı.
—Vallahi bilmiyorum be ağbi.
Mustafa’nın yüzünde, işi bitmiş de rahatlamış bir ifade vardı. Biraz daha sıkıştırdım onu.
—Nasıl bilmiyorsun, oğlum. Dalga mı geçiyorsun bizimle? Kız size her türlü istihbaratı sağlayacak, sonra da soygun planını bilmeyecek, ne boklar karıştırdığınızı hissetmeyecek ve de hiç bir soru sormayacak. Nasıl işmiş bu?.
—Sayın ağbim, rica ederim. Bilmiyordu ya da biliyordu felan demedim ben sana. Ben bilmiyorum dedim.
Çok ciddi bir ifadeyle ve gurur dolu bir baş hareketi yaparak devam etti.
—Ben aile mevzularına kat’iyen karışmam. İşin Arzu Hanım ile konuşma kısmını Murat hallederdi. Yani tövbe billâhi, bizde öyle şeylere karışmak yoktur. O yüzden, ekmek çarpsın ki Murat’ın nişanlısının bizim işlerden haberdar olup olmadığını bilmiyorum. Benim işim kilit açmak...
—Kasayı açmakta zorlandın mı peki?
—Ehh. Epeyce zor oldu valla. Rabson, Amerikan yapısı, çok güçlü bir mekanizmaydı. Daha önceden tecrübem olmasa, açmam imkânsızdı diyebilirim.
—Peki, alârm işini nasıl çözdünüz.
—O, Murat’ın uzmanlık alanıdır. Bütün alârm markalarını, merkezin ve sensorların nerelere yerleştirildiğini, bağlantılarını iyi bilir.
—Elektriği kesmişsiniz, o neden?
—Bahçeli yerlerde öyle çalışıyoruz. Eğer jeneratör felan yoksa daha rahat oluyor. Komşular ve çevredekiler bir şey görmüyor. Bahçıvan, hizmetçi gibi evde kalanları kör ediyoruz böylece. Bu insanlar, akşam vakti ışıklar sönerse genellikle yatar uyurlar.
—Alârm sistemi, elektrik kesilince susmuyor ama... Onu nasıl hallettiniz?
—Yok, o sistemler elektrik kesik de olsa çalışır normalde, ama Murat, süresi içerisinde kutuyu söker ve akü bağlantısını keser. Bunu o kadar hızlı yapar ki seyretsen şaşırırsın.
—Ya köpek? Anladığım kadarıyla eğitimli bir Alman kurdu. Tam bir bekçi köpeği.
—Ağbi, benim ikna edemeyeceğim köpek yoktur. Ben çok severim köpekleri, neredeyse veteriner sayılırım vallahi.
—Ona uyku ilâcı mı verdin?
—Karı-kocayla beraber hepsini narkozladık. Yani gazla uyuttuk diycem sana.
—Peki ya suç âleti? Tornavida. O nerede? Murat onu zavallı adamın vücudundan çıkarınca götürüp yıkadı mı?
—Yok ağbi, yıkayacak vaktimiz yoktu ki. İlk defa böyle bir şey oluyor. Adam ölünce, ben çok kötü oldum, hemen kaçmak istedim, Murat da peşimden geldi. Kanlı tornavida, hâlâ avucunda duruyordu.
—Eldiven var mıydı elinde?
—Şu ince kauçuk ameliyat eldivenlerinden kullanırız, işe çıktığımızda. Ama Murat’ın sağ eldiveni kan içinde kalmıştı. Vıcık vıcık. Galiba üstüne başına bulaşmasın diye çıkarıp, tornavidayla beraber mutfakta bulduğumuz siyah poşetin içine tıkıştırdı. Öyle bir şeyler hatırlar gibiyim.
—Sonra.
—Onu da evden çıkınca çöpe attı.
—Çöpe mi attı? Tam olarak hangi konteyner bu? Hemen olay yerine gidelim, bize göster.
Toparlanıp, hep birlikte kapıdan çıktık. Sokağa indiğimizde, kapının önünde, Mustafa’yı Serdar’a kelepçeledim. Arabaya atlayıp Levent’teki Sami Tuzcu’nun evine gazladık. Evin bulunduğu sokağın az ötesinde arabadan inip, çöp konteynerine doğru ilerledik. O arada şefi tekrar aradım.
—Şefim, Mustafa’nın ifadesi tamam. Boruya bağladığımız herifin yaptıklarını bütün detayıyla anlattırdım. Şimdi, suç âletini bulmaya gidiyoruz. Birazdan yanında oluruz.
—Bu harika, elinizi çabuk tutun.
—Orada işler nasıl, Şef? Kız da işin içinde miymiş?
Şef durakladı.
—Ehh, kısmen.
—Caner’in işi bitmedi mi hâlâ?
—Siz işinize bakın oğlum. Bırakın şimdi orayı burayı. Hadi!...
Serdar, Mustafa’ya bahsettiği çöp kutusunun oradaki olup olmadığını bir baş işareti ile sordu. Yanına yaklaştığımızda başka bir durum ortaya çıktı.
—Allah kahretsin, çöpler toplanmış galiba. Geceden beri bu kadar az çöp birikmiş olamaz.
—Evet, dün gece nerdeyse tepeleme doluydu.
Konuşmalarını kesip, aceleyle Serdar’a talimat verdim. Suç âletini bulamazsak durum sakata binebilirdi.
—Çabuk belediyeyi ara, burayı toplayan kamyonu ve hangi çöp merkezine gittiğini söylesinler! Şimdi doğru arabaya!...
Geri dönüp arabaya koştuk. Mustafa’nın kelepçesini çözdüm. Serdar bir yandan telefonla konuşmaktaydı. Belediyeden çöp arabalarının vardiyaları ve döküm alanları ile ilgili ayrıntılı bilgi alıyordu. Mustafa’yı arka koltuğa soktum ve yanına atladım. Serdar, şoför mahalline geçti. Arabayı patinajla hareket ettirdi.
Çöp döküm alanına gittik. Neredeyse tamamen çökmüş durumdaydık. Alanın büyüklüğü karşısında çaresizliğimizi bir kenara koyup, belediyeye taşeronluk yapan şirketi aradık. Çöp kamyonunu ve şoförünün bulunmasını sağladık. Büyük tesadüf sonucu, adam yakın bir yerdeki evindeydi.
Şoför, hafızası kuvvetli bir adam çıktı. Fenerlerle yaptığımız arama sonucunda, suç âleti kanlı tornavidayı, siyah naylon bir poşetin içinde bulduk. Sevinç yaşayacak halde değildik. Pislik içerisinde, uykusuz ve yorgun polisler. Yanımızda safra olarak bir suçlu ve önümüzde halletmemiz gereken bir sürü angarya vardı.
Vatan’a gidip, tornavida ve torbayı kriminal lâboratuarda incelettik. Naylon torbanın üzerinde, kurumuş kana yapışmış iki adet parmak izi bulundu. Sami Tuzcu’nun göğsünde açılmış olan yaranın, çöplükte bulduğumuz tornavida ile açılmış olduğu tespit edildi. Parmak izi analizi ve kan tahlili yapıldı.
Şimdilerde, Vatan caddesindeki Kriminal Şube, seri ve iyi çalışan bir birim haline gelmişti. Oradaki arkadaşlar bize çok sıkı destek oluyorlardı. Buna rağmen, Amerikan dizilerinde gördüğümüz palavralar gibi, beş dakikada sonuç almak mümkün değildi öyle. Çalışmalar, bazen günlerce sürebiliyordu.
Torbadan alınan ize çıplak gözle bakan uzman arkadaşımız, Murat Gümüşlü’nün parmak iziyle karşılaştırıldığında, sonucun büyük ihtimalle pozitif çıkacağını, yani eşleşeceğini söyledi. Diğer tahlil sonucunda da, suç âleti üzerinde bulunan kanın, Sami Tuzcu’nun kan grubu ile aynı olduğu belirlendi. Kesin sonuç için, DNA analizine ihtiyaç olacaktı.
Ne var ki, görünen köy kılavuz istemezdi.
BU KİTABIN DEVAMI İÇİN (21-30.BÖLÜMLER)
KİTAP OLARAK SATIN ALMAK İSTERSENİZ |