|
|
CEO’S Dergisi ile- Nisan 2008 sayısı için yapılan söyleşi:
 |
“Kalıplara sıkışıp kalamam; kuraldışı biriyim...”
ressam, yazar ve müzisyen ercan akbay’la hayat ve sanat üzerine güzel bir sohbet gerçekleştirdik. işte, ‘kuraldışı insan’ Ercan Akbay’la konuştuklarımız; keyifli okumalar...
-Okuma yazmayı öğrendiğiniz günden beri, okumadan duramayan bir insan olarak, en çok hangi yazarları sevdiniz?
-Uzun betimlemeleri olan ve yazarların sıkıcı içsel dünyalarını konu edinmiş klâsik eserlerden sıkılmış bir okuyucuyum. Bunların yerine, kurgu-dışı kitapları tercih ediyorum şimdilerde: Tarih, felsefe, sanat, bilim vs... Bunların dışında, eğer ‘kurgu’ okuyacaksam, genellikle aykırı yazar ve ozanları yeğlerim. Edgar Allan Poe, Dylan Thomas, Daphne Du Maurier, William Burroughs, Allen Ginsberg, Jerzy Kosinski ve diğer pek çok usta, çocukluğumdan beri beni heyecanlandıran yazarlar oldular. Lawrence Block, Chuck Palahniuk ve Nick Hornby gibi yenileri de sıkça okuyorum.

|
-Sizce, sanat neleri yapmayı gerektirir?
Bence sanat, önce yaşamayı gerektiriyor. Yaşayacaksın, tadacaksın, öğreneceksin, birçok insanla konuşmalısın -bu işin sosyal bir yönü de var çünkü- ve insanları dinlemesini de bilmelisin. Sonrasında anlatmak istersin zaten...
Hemen herkesin serüvenini dinlemekten hoşlanırım. Bir atmosfere girdiğim zaman orada kolaylıkla iletişim kurar, bununla da kalmayıp, karşımdakini konuşturmasını da beceririm. Bu yolla, çok sayıda insanın yaşadıklarına, gördüklerine, duyduklarına ve fikirlerine ilişkin bilgim birikir. Yazdıklarımda, çizdiklerimde kendi hayatımdan olduğu kadar başkalarının hayatından da yararlanırım. Bir yazar, hayatının önemli bölümünü evinin dışında geçirmeli; gezmeli, görmeli, insanlarla konuşmalı, serüvenler dinlemeli, serüvenler yaşamalı... Gerçek öyküler sokakta öğrenilmeli ve sokağın diliyle yazılmalıdır. |
|
-“Gerçekler, olduğu gibi gösterildiğinde rahatsız edicidir.” Bu sizin cümleniz. Bu cümle hakkında birkaç yorum alabilir miyiz? Siz bu ‘gerçekçi’ felsefeye dayalı mı yazıyorsunuz?
-Bir felsefeye, ya da sanat akımına uyumlu yazmıyorum kitaplarımı; bu tip kısıtlayıcı şeylerden kaçınırım. Vaktiyle anarşizmden etkilendim; Proudhon, Godwin ve Bakunin, felsefelerini benimsediğim usta adamlardı. Kitaplarımın hemen hepsinde, özellikle “Erkekler Ağlamaz” da bu düşünce biçimine göndermeler var. İçimdeki, otoriteye karşı çıkma ve özgür olma tutkusunu, suça ilişkin karanlık serüvenler anlatırken epeyce işledim.
İnsanların, ne olduklarına ya da çevrelerinde neler olduğuna ilişkin farkındalıkları aşırı derecede seçicidir. Olmadığı gibi bir insanmış gibi görünme arzusu ve olağanüstü yapaylıktaki davranış eğilimlerine sahip olan kişilere, gerçekleri göstermek yıkıcı etkiler yapar. Böylelerine, rahatsız edici bir içtenlikle, gerçekleri doğrudan söylemeyi tercih ediyorum. |
-Bu tarzınız nasıl oluştu?
-Tarzım böyle olsun diye uğraş vermedim. İçimden ne geliyorsa hep öyle yazdım çizdim. Gerek resim, gerek müzik, gerekse romanda; ürettiğim her işte, hiçbir kalıba bağlı kalmadan, içtenlikle ve özgürce ifade etmek benim tarzım oldu. Söyleyecek lâflarım, anlatacak serüvenlerim her zaman vardı.
-Besteleriniz, resim sergileriniz var, kitap yazıyorsunuz... Eserleriniz için “benzersiz” yorumu yapılıyor. Size neler ilham veriyor?
Bir şeye benzetemediklerinden öyle söylüyorlardır belki de... Sevdiğim ve becerebildiğimi düşündüğüm birkaç alanda; gördüklerimi, duyduklarımı ve düşündüklerimi ifade etmeye çalışıyorum yalnızca... Güçlü bir hafızam var; yıllar önce yaptığım konuşmaları, okuduğum yazıları, tanıştığım insanları ve yerleri kusursuz olarak hatırlayabilmek, bir kurgu yaratırken bana avantaj sağlıyor olmalı.
Edebiyat, resim ya da müzik kariyeri peşinde hiç koşmadım. Bu güne kadar, yazdığım romanların ve yaptığım resimlerin değişik ve hoş bir lezzeti olduğunu epeyce insan dile getirdi, ancak sanat zevki ve anlayışı, her anlamda çok göreceli ve çok değişkenlik arzeden bir mesele... Ben, ‘tuhaf’ serüvenler anlatan polisiye romanlar yazıyorum ve bunları pembe aşk dizileri okumaktan hoşlanan bir ev kadınına, ya da edebî şiirler okuyan bir entelektüele okutamazsınız elbette... |
-Hiçbir kalıba bağlı kalmadan, herhangi bir kaygı olmaksızın kitap yazıyorsunuz, kitap ilgi görüyor ve yayılmaya başlıyor. Bu nasıl bir his?
-Eğlenceli bir his doğrusu... Hiçbir parasal beklentim olmadan başladığım bir işin, böyle bir yerlere varması ilginç ve komik görünüyor bana... Bir kitabın İngilizceye çevrilmesi, bir anlamda dünyaya açılmak anlamına geliyor. Memlekette her biri 3’er baskı yapmasına karşın, edebiyat otoritelerinin yüzüne pek bakmadığı, iki adet tuhaf ‘cinayet’ kitabı, zor beğenirliğiyle tanınan Anglo-Sakson camia tarafından kabul gördü.
Daha ne olsun; bu durum bütünüyle ‘komedya’ gibi bir şey... |
-Çok akıcı olmasının yanısıra, “Kuraldışı öyküler” adlı kitabınızdaki kurguda; olaylar ve öykülerin anlatımı, kitabın kısa sürede yazılmış olduğu izlenimini oluşturuyor. Hızlı bir şekilde mi yazıyorsunuz?
-Evet, ben çalakalem yazarım. Sonradan toplar ve düzenlerim. Ancak ifade tarzım, hızlı yazılmış ve hızla okunacak bir ritimde olmasından ibaret değil. Akıcı, heyecanlı, basit ve anlaşılır bir dille, etkileyici ve çarpıcı bir üslupla anlatırım. ‘Miş’ gibi söylemem hiçbir şeyi; lâfları dolandırmadan ve doğrudan yazarım. Bu tarz anlatım, insanlara biraz sert görünebilir, ama ne yapayım; o kadar kusur kadı kızında da olur.
Uzun ve iç bayıcı tasvirler, edebiyat dünyasında epeyce çok yazarda gördüğüm, yaygın ve beni sıkan bir tarzdır. Benim için içerik ve düzgün ritimli bir taşıyıcı kurgu daha önemlidir. Belki müzisyenlik tarafımın buna katkısı vardır. |
|
-Başarıyı nasıl tanımlarsınız?
Bir insan kendine uygun bir hayat yolu çizip, o yolun üzerinde, çevresindekileri incitmeden, kimseye zarar vermeden, mutlu ve tatminli bir şekilde yürüyebiliyor ve sonu yalnızca ölümle bitebilecek bu hayatın etaplarında geriye dönüp baktığında, bütün o mesafeyi sıkı adımlarla ve kararlılıkla yürümüş olduğunu farkediyorsa, o insan başarılıdır.
Bilgili olmakla başarılı olmak arasında bir bağ olabilir, ama genel görüşün tersine, parayla başarı arasında bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. Başarı için isteklerin, hedeflerin, arzuların tatmin edilmesi gerekir. Buradaki anahtar kelime; ‘tatmin’dir.
-Sizce 'siz' başarılı biri misiniz?
Bir anlamda evet, çocukluk hayallerimde olmak istediğim kişiyim; bu yüzden kendimi başarılı addediyorum. Yaygın inanışa göre de öyle sayılırım; çünkü sanattan değil ama, kimsenin dikkate almadığı ve çalışmadığı 'tuhaf' konulardan para kazanmış ve paraya ihtiyacı kalmamış birisiyim. Ancak başarıyı şan, şöhret ve maddî itibar konularında arayanlar için başarılı bir insan sayılmam. |
-Sanatın üç dalıyla da ilgilenen biri olarak, sizce yaratıcılığı ne öldürür?
Hiçbir olumsuzluğun yaratıcılığı öldürebileceğini düşünmüyorum. Olumsuzluklar ve zor durumlar, yaratıcı bir kişi için ‘fırsat’ anlamına gelir. Maddi ve manevi şartların beni çok sıkıştırdığı, üzerimde çeşitli baskılar hissettiğim pek çok dönemim oldu, ama bunların hepsi, kitaplarıma ve resimlerime malzemeydi benim için. Hatta, beni üretmeye daha çok tahrik etti diyebilirim. |
-Resme ne zaman başladınız?
-1983’te resim yapmaya başladım, 1987’den itibaren de birkaç karma ve kişisel sergiye katıldım. 1991 yılında başka alanlara dalıp, resim yapmayı bıraktım. 15 yıl sonra, nedensiz bir dürtüyle, bu alanda yeniden çalışmaya başladım. Resimden anlayanlar, yaptıklarımı güçlü anlatıma sahip ve orijinal buluyorlar. İlki 4 Nisan’da başlamak üzere, bu sezonda bir dizi resim sergim olacak. |
|
|

ERKEKLER AĞLAMAZ'dan
-Uyurken kâbus görenler, yatıp kalkıp hallerine şükretmeliler; gerçek karabasanların uyanıkken görüldüğünü bilmezler onlar...
*
-Kimi zaman, kutup ayısı hayatta kalabilsin diye nehirdeki balık kendi hayatını feda ederdi. Yaşamak, bir anlamda böyle bir şeydi; ölümün ve kalımın ilişkisi bir terazi gibi dengedeydi. Gerçekten, maddenin hiçlikten gelmesiyle hiçliğe dönüşmesi arasında fark yoktu.
*
-Bazen, hiç umulmadık çocuklar, büyüdüklerinde sıkı performans gösterip ‘büyük adam’ olurlar, içlerinde taşıdıkları hırs onları güdüler ve rakipleri olan arkadaşlarını, akranlarını ve iş yaptıkları insanları ezer geçer, ne pahasına olursa olsun başarıya ulaşırlardı. İçinde hırs olmayan çocuk ise, rekabetin çirkin yüzünü sevmezdi. Pastadan daha büyük bir dilim kopardığında, arkadaşının daha azla yetinmek zorunda kalacağını bildiğinden değil, yalnızca bunu hissettiğinden...
Benim rekabetten kaçınmamın nedeni ise, hep kaybeden biri olmamdan kaynaklanıyordu.
*
-Zenginler, parayı önemsiz bulur ve zenginliğin değeri yokmuş gibi davranırlar. Paraya tapmak erdemsizliktir onlar için. Oysa, gerçek hayatlarında o her şeyden önemlidir; uğruna yiyemeyecekleri halt da yoktur.
Zengin, yoksula şu mesajı vermek ister aslında: Kazandım ve bunu önemsemiyorum, çünkü her zaman yine kazanacak akla sahibim. Ama sen, benim kadar akıllı değilsin ve yaptıklarımı asla yapamazsın. Girişimde bulunur ve sen de zengin olursan, seni hiç sevmem o zaman.
İnsanlık tarihinin en kanıksanmış ikiyüzlülüğü budur işte...
TİLKİ TİLKİ SAAT KAÇ'tan
-İnsanın nüfuzlu dostlarının olması güzel bir şeydir. Gerektiği zaman kullanmayacağın güç ise, güç değildir. Kuru sıkı doldurulmuş bir silahtır yalnızca...
*
-Şüphelenseydi de yapacak bir şey yoktu zaten; şüphe ancak bilimle uğraşanlar için faydalı bir şeydir. O konuda da faydası olup olmadığı şüphelidir ya...
*
-Ölüme gidiyoruz desem gelirdi. Hayatı öyle yaşayan bir adamdı. Zaten, yaşamak dediğin neydi ki, ölmek de onun kuyruğuydu işte...
*
-Uykuya dalmama yardım edecek bir şey alamazdım, çünkü haramdı. Alması haram olmayan tek bir uyutucu ilâç kullanabilirdik. Onu içtiğimizde, bir daha uyanmak mümkün değildi.
*
-Şimdi, onu yakalamak için, kusursuz bir plan yapmalıydım. Lâfın gelişi öyle düşünmüştüm tabiî; hayatta kusursuz diye bir şey yoktur aslında... Kusursuzluğu arayanlar, yalnızca zaman kaybederler. O ‘zaman’ ki, bir ateş gibi tutuşup-yanıp-söndüğünde, ardında hayatın küllerini bırakırdı sadece...
|