
TEN KOKUSU
ERCAN AKBAY
1
SON DURAK
Dağılmış kır saçlarını, buruşmuş damarlarla kaplı elleriyle geriye doğru tarayarak düzeltmeye çalışıyor. “Kasten adam öldürmek… Yirmi dört ilâ otuz yıl hapis cezası…” diyor her zamanki kararlı ve ikna edici ses tonuyla.
Tavırları bir zamanlar nasıl sıkı bir ceza avukatı olduğunu hatırlatıyor.
“Ağır tahrik unsuru varsa —ki bu vakada öyle olduğunu varsayıyorum, bunun üçte birini yatarsın.”
Dik dik yüzüme bakıyor sonra.
Annemin gözümün önüne getirdiği dehşet verici hapishane imgeleri, nefesimi şimdiden kesmeye yetiyor. Ağzımdan gayrı ihtiyarî acıklı bir inilti çıkıyor. “En az on yıl…” diyorum. “O da eğer hafifletici sebepler varsa…”
Utançla ondan kaçırdığım suçlu gözlerimi önüme düşürüyorum. Dudaklarım kendiliğinden bükülüyor. İki yanına oturduğumuz mutfak masasının üzerindeki kırmızı çiçekli parlak muşamba servislerin, apliklerin ölgün ışığını yansıtarak duvarda oluşturduğu gölgeler bir huzursuzluk dalgası daha yaratıyor üzerimde.
Dışarıdaki camekânlı verandayı çevreleyen karanlığın iyice zifirîleşmiş olduğunu fark edince, çaktırmadan saatime bakıyorum; on buçuk olmuş. Bakışlarımı usulca tavana doğru çevirip, derin bir iç geçiriyorum. İçim ürperiyor.
Son gelişimden neredeyse altı-yedi ay sonra -o da ancak zorunlu nedenlerle- ziyaret edebildiğim yerde, annemin uzun süredir tek başına yaşadığı Silivri’deki evindeyim. Ucuza kiraladığım kırık dökük bir arabaya binip, bir gözüm tıpkı bir kanun kaçağı gibi sürekli olarak dikiz aynasında, gaz pedalına neredeyse köküne kadar basarak gelip sığınmıştım buraya…
Berbat bir durumda olduğumu iyice kavradığında, o serinkanlı avukat şefkatli bir anneye dönüşüveriyor. Açık kül rengi saçları ve bembeyaz teniyle tezat oluşturan o kara, badem gözleri kocaman oluyor. “Neden öldürdün onu, oğlum?” diye soruyor bana. “İnanmıyorum bu işi yaptığına… O kadını öldürdüğüne… Sen bir karıncayı bile incitemeyecek birisin. Böyle bir şey yapmış olamazsın.”
Gözlerimi kör ederek bana o korkunç suçu işleten gerçek sebepleri dile getirebilecek gücü içimde bulamıyorum. Başımı iki yana sallayarak, “Bir fahişeydi o,” diyebiliyorum yalnızca. Lâflar ağzımdan öyle çıkıyor. “Değersiz bir fahişeydi…”
Yutkunuyorum sonra.
Ondan nasıl defalarca ayrılmak isteyip de bir türlü bunu yapamadığımı ve hayatımı onun için nasıl mahvettiğimin ayrıntılarını anlatmak gelmiyor içimden. Bunları kendime bile itiraf etmeye utanıyorum.
Annem, yetmiş üç yaşına rağmen keskinliğini yitirmemiş olan o parlak zekâsıyla içinde bulunduğum çaresiz durumu gayet iyi algılıyor. Hâlâ onun küçük kuzusuymuşum gibi, oturduğu yerden bana doğru uzanıp uzun kıvırcık saçlarımı karıştırıyor. “Birer kadeh rakı içelim seninle,” diyor.
Hemen yanımızdaki buz kovasının içinden çektiği yetmişlik Yeni Rakı şişesini bir hamlede devirip, mutfak tezgâhına serilmiş bezin üzerinde duran iki küçük kadehe boca ediyor.
“En başından itibaren anlat bana...” diyor bir yandan. “Ona göre bir plân yaparız. Ölümden gayrı, her derdin ilâcı vardır hayatta…”
Benimkinin ilâcı yok. Polisin, beni götürmek üzere, her an arkamızdaki kapıdan içeri girebileceğinin farkındayım. Annemi daha fazla üzmeden bu işi bitirmeliyim.
“Sana her şeyi anlatamam,” diyorum ona, “çünkü bazı detayların nasıl ve neden öyle gelişmiş olduğunu ben de bilmiyorum,”
Yüzünü, bana küsmüş gibi buruşturuyor. Kaşları çatılıyor. Savaşçı kişiliği aklına gelmiş eski bir asker gibi, oturduğu koltuğun kolçaklarına iki eliyle birden bastırıp doğruluyor.
“Bulur çıkartırız hepsini,” diyor. “Bak göreceksin, anlatınca rahatlayacaksın. Hem sana güçlü bir savunma hazırlayacağız, hem de içini dökmüş olacaksın.”
Kuzu kuzu, “Peki,” diye mırıldanıyorum. “Bahçeye çıkalım istersen. Orada devam ederiz.”
Toparlanıp dışarı çıkıyoruz. Annem verandada kalıyor, bense yürümeye devam edip bahçenin içlerine doğru giriyorum. Serin esen güz meltemi yüzüme çarpıp gerçeklere yeniden dönmeme sebep oluyor.
Bitmiş bir insanım ben. Bunu anlıyorum. Kırk altı yaşımda, bir daha mutluluk yüzü göremeden, hapislerde sürünerek ölüp gideceğim.
Gerçek bu işte…
Silivri’nin sessiz akşam semasının altındaki mis kokulu çiçeklerle süslü bahçede derin derin nefes alıp veriyorum. Biraz dolanıp sakinleşmeye çalışıyorum. Annem verandadaki masanın örtüsünü yayarak, küçük meze tabakları hazırlıyor. Mutfağa gidip gelirken, ara sıra, sevgi dolu bir ifadeyle gülümsüyor yüzüme. “Demek ki bir katilin annesi olmaktan rahatsız değil,” diye düşünüyor ve kendimi sorgulamaya başlıyorum.
Olayların bu hale gelmesine ben mi neden olmuştum? Olmuştum, evet, ama elimden geleni yapmıştım. Eda gayet iyi biliyordu bunu… bilmezden geliyordu.
“Karından boşanmadın ve bana verdiğin sözleri yerine getirmedin,” diyordu. Hiçbir erkeğin metresi olmak istemediğini ve bunu hak etmediğini söylüyordu.
Oysa son dönemde, aylarca evimden uzakta kalmış, onunla birlikte ve onun evinde yaşamıştım. Daha fazlasını yapabilmem için yirmi yılda inşa ettiğim bütün kaleleri acımasızca yakıp yıkmam gerekiyordu. Bu kadarına cesaret edememiştim.
Şimdiyse, zamanı geri alabilmek için her şeyi yapmaya razıyım.
Her şeyi…
Nasıl olmuştu da, aklımı kaybedip de… Nasıl olmuştu, aklım başımdan gitmişti de… Öldürmüştüm onu?
Tutkundum ona, evet, deli gibi âşıktım, deli gibi… Allah’ım, delirdim mi ben acaba?
Yeni bir öfke nöbeti geçirmeye başlıyorum. Gözlerim kararıyor, ağzımdan köpükler fışkıracak kadar kızgınlaşıyorum birden. “Ne aşkı be! Kendinden başkasını düşünmeyen o açgözlü orospu hak ettiğini buldu işte! Beni her fırsatta oyuna getirmeye çalışmanın sonu budur…”
Ah, bir salak gibi davranıp peşinden gitmek yerine, onu tamamen çıkarmalıydım hayatımdan. Göstermem gereken ‘esas’ davranış biçimi buydu. Oysa ben… Ne yapmıştım ben?
Bahçenin ortasındaki yaşlı kayısı ağacına yaslanıp gökyüzündeki yıldızlara bakıyorum. Hava bulutsuz. Kasım ortası… Ay hilâl; kayısı ağacının bir meltemle kıpırdaşan en büyük dalının ardından ortaya çıkıp yaşlı yüzünü bana da gösteriyor.
Kızıl bir leke var hemen üst ucunda, Mars olmalı…
“Ve tutkun kötülüğe o köle gezegen; sevmeyeni ister, istemeyeni sever. Neden?”
Rahmetli babamın her yaz büyük özenle yaptığı kayısı reçelleri aklıma geliyor. Altı-yedi yıl öncesine kadar her yıl, kavanozlar dolusu reçel yapardı burada. Kayısı, erik, ayva… En son ayva olur; yaz biter, güz gelir, ayva ancak o zaman meyve verir.
Bir sigara yakıp, geçmişteki güzel günlerimizi düşünmeye devam ediyorum. O anda, üzerimdeki tütün rengi kadife ceketin sağ iç cebinde unutulmuş duran cep telefonum titreşiyor, elimi ceketimden içeri atarak tedirgin bir telâşla çekip dışarı çıkarıyorum onu. Telefonun plâstik gövdesi, güneşte ısınmış iri bir çakıl taşı gibi parmaklarımı yakıyor.
Telefonun ekranında karım Buket’in adını görüyorum. Evden içeriye doğru “Buket arıyor, açmayacağım!” diye sesleniyorum. “Birazdan burayı da arar. Benim burada olduğumu söyleme! Nerede olduğumu da bilmiyorsun. Tamam mı?”
Daha sözlerimi bitirmeden, içerideki sabit telefon ötmeye başlıyor. Veranda camekânının sarı ışığı altında, telefonu açmak üzere elindeki sebze bıçağıyla salona doğru yürürken görüyorum annemi. Bahçeye doğru, beni anladığını belirten bir işaret çakıyor.
Konuştuklarını duymamak için başımı omuzlarımın arasına kıstırıp daha da öteye uzaklaşıyorum. Bahçedeki çiçek tarhının yola bakan ucunda duran ve kırmızılı-lâcivertli kumaşının renkleri iyice solmuş şezlonga çöküp gözlerimi yumuyorum.
Kötüyüm. Kalbim, bir yavaş bir hızlı çarpıyor. Nefes alamıyor gibi oluyorum.
Evin içinde mırıl mırıl telefonda konuşan annem, biraz sonra dışarı çıkıyor ve gelip masaya oturmamı istiyor. Kaşla göz arasında harika bir şeyler hazırlamış. Patlıcan biber kızartması, piyaz, kuru köfte… Peynirle kavun da var. Hemen oturup, tabağımı dolduruyorum. On beş saatten bu yana bir şey yemediğimi o anda hatırlıyor, “Çok acıkmışım,” diyorum ağzım doluyken.
“Afiyet olsun. Güzelce ye…” diyor annem. Kendisi de bir şeyler atıştırıp beni seyrediyor. “Seni zayıflamış gördüm.”
Ona, epeydir böyle çiroz gibi dolaştığımı, her şeyini tüketmiş, onulmaz bir ayyaş haline geldiğimi söylemiyorum ona. “Karakter olarak zayıfladım, evet,” diyerek boktan bir espri yapıyorum.
Karaciğerim yağlanıp büyümüş, karnım şişmiş, bacak ve kalçalarım iyice incelmiş haldeler. Her akşam içilen içkinin bir alkolik üzerindeki yıkıcı etkileri...
Kadehini kaldırıyor, tokuşturup içiyoruz. Boğazım, rakının harika aromasıyla yanıp tutuşuyor.
“Şimdi biraz daha iyi misin?”
Yanağından makas alıp gülüyorum. Ne yapayım? Olan olmuş artık; iyi olsam ne olacak, olmasam ne olacak? “Fevkalâdenin de fevkindeyim,” diyorum.
“Seni çok seviyorum, canım oğlum benim. Göreceksin bak, her şey düzelecek.”
Hoşuma gidiyor lâfları. Her nedense, kaderime razı olmak ve öyle davranmak geliyor içimden. “Falıma mı baktın yoksa?” diye soruyorum.
Anne kalbi işte…
Gayet ciddî, “O kadın ölmemiş olabilir,” diyor. “Öldürdüğünü sanmışsındır belki de... Seni polis falan aramıyormuş. Az önce Buket öyle söyledi.”
“Yaa…”
“Baroya başvurup, avukatlık lisansımı yeniden alacağım,” diyor. “Bu davaya ben bakmak istiyorum. O zaman, eğer o kadını ölmüşse bile seni beraat ettirebilirim. Savunmamızı, ‘kastı aşan cürüm’ ya da ‘meşru müdafaa’ya sokarız belki… Bakarsın, küçük bir ceza alıp sıyrılırsın bu işten.”
“Avukatlığı bırakalı kaç yıl oldu anne?”
Azıcık düşünüyor. “On sekiz sene galiba…” diyor. “Tam elli beşimdeyken emekli ettim kendimi. Babanın baskılarına daha fazla dayanamadım, biliyorsun işte…”
Klâsik bir yarım akıllı erkek olarak, annemin mesleğindeki başarısını, zekâsını ve güzelliğini ölünceye kadar kıskanmıştı rahmetli babam… Kendine engel olamıyordu.
“O zamandan bu zamana yasalar değişmedi mi?” diye kuşkuyla soruyorum.
Vakur bir baş hareketiyle, “Kanunlar değişir, adalet sistemi ve hukuk nosyonu değişmez,” diyor. “Değişen maddeleri okursun ve öğrenirsin.”
Annemin bir avukat olarak arkamda olacağını bilmek acılarımı epeyce hafifletiyor ve kafamda bir umut ışığının belirmesine neden oluyor.
Yine de benim yüzümden, bu yaşta kendini böylesine yorucu bir işi yapmaya mecbur hissetmesin diye, “Buna gerek kalmayabilir,” diyorum. “İyi bir avukat buluruz, ona, beni nasıl savunabileceğini söylersin, olur biter.”
“İşime karışma,” diyerek lâfımı sertçe kesiyor. “Önce olayları bir anlayayım, ben ne yapacağımı bilirim.”
Rakıya iyice gömülmeden önce bir de şahane Türk kahvesi yapıp getiriyor bana. Az şekerli. Her yanı mis gibi kahve kokusu sarıyor. İçip bitirince, adabıyla bir güzel sallıyor ve ters çevirip tabağa kapatıyorum.
Bana söz verdiği gibi, falıma bakmasını istiyorum.
Annem yıllardır kimseye fal bakmıyor. Komşularının bu konuda verdiği rahatsızlıktan bıkmış usanmış. Bu işlerden hiç anlamaz biriymiş gibi yapıyor.
“Anne sen hem falcı, hem avukat, hem de ev kadını nasıl oldun ya?” diye soruyorum.
Gülüyor. “E, oğlum, baban gibi İstanbul sosyetesinden değiliz biz,” diyerek aynı teraneyi tekrarlıyor. “Buraya fakülteye gelinceye kadar İzmir Eşrefpaşa’da enstitüde okuduk. Kocalarımıza daha iyi hizmet edebilmek için…”
Gerçekten de İzmir’de, durmadan batıp çıkan bir kereste tüccarının kızı olarak dünyaya gelip, yokluğu da varlığı da bir arada yaşamış olan annemin elinden her türlü ev işi de gelirdi. Yemek, dikiş, nakış, kahve, fal, ne istersen vardı onda… Bir avukat olarak çalıştığı yıllarda dahi evinin düzenini hiç aksatmayan bir kadındı.
Önümdeki fincanı kendine doğru çekip, üzerine parmağını değdiriyor hafiften. “Mm, soğumuş, tamam,” diyor.
Çiçekli böcekli porselen fincanı, altında tuttuğu tabaktan ayırıp sallıyor ve havada yavaşça çeviriyor. Bakışları, içerideki karmaşık desenin bir noktasında kilitleniyor.
Çok tuhaf şeyler gördüğünü söylüyor orada. “Demin sana hissettiğimi söylediğim gibi, o kadın ölmemiş,” diyor.
Sevinçten havalara uçuyormuş gibi yapıp, gülerek gözlerimi kırpıştırıyorum. “Kendi ellerimle öldürdüm, ama ölmemiş demek,” diyerek kahkahaları koyuveriyorum. “Düşeş attım hepyek geldi.”
Annem onunla dalga geçtiğimi sanıp kızıyor bana.
“Yok, annecim ya,” diyorum. “Kafayı üşüttüğüm için böyle yapıyorum. Sen bana bakma, devam et,” diyorum. Ona doğru eğilip yanağından öpüyorum.
“Burada böyle çıkmış vallahi,” diye anlatmaya devam ediyor. “Hastanelik olmuş ama kurtulacak.”
Dikkatle dinliyorum söylediklerini.
“Kafan daha da karışacak,” diyor, “balıklar var,” diyor, “kuşlar var,” diyor, “göz var nazar var,” diyor, “sıkıntılı durumlar var,” diyor.
Fincanın kapağını parmaklarının arasında çeviriyor ve biraz durakladıktan sonra, “Eyvah eyvaahh,” diyor. Endişeli gözlerle kafasını kaldırıp bana bakıyor. “Tanımlayamadığım acayiplikte musibetler gelecek başına…”
Benden herhangi bir tepki almayınca, fincanı çevirip içine dikkatle bakmayı sürdürüyor. “Sonunda bunları da atlatıp ferahlayacaksın,” diyor. “Bak, hanene ay doğuyor, sanki… Pırıl pırıl oluyor her şey…”
Başka hiçbir belânın beni korkutamayacağını söylüyorum ona.
“Eğer bu işten kurtulursam, bir daha sırtım yere gelmez. Bundan böyle, her şeyle başa çıkarım.”
Birdenbire gözlerim doluyor ve sonra ağlamaya başlıyorum.
“Kusura bakma anne,” diyorum hıçkırıklarımın arasında. “Delirdim işte böyle… Oğlun artık normal biri değil…”
Annem fincanı masanın üzerine bırakıyor. “Sen delirmezsin merak etme,” diyor. Burnumu silebilmem için bir kâğıt peçete uzatıp, kendimi toplamamı bekliyor usulca.
Tuvalete gidip geliyorum.
Masaya oturunca, bardağıma biraz daha rakı koyuyor ve meyve tabağı hazırlıyor bana. Rahatlayıp yerimde doğrulduğum anda, birden ses tonu değişiyor. O güçlü, kendinden emin ceza avukatı geri dönüyor.
“En başından başla şimdi,” diye emrediyor bana. “Onunla nerede ve nasıl tanıştınız?”
1
SIRADIŞI BAR GÖSTERİSİ
Mahşerî bir kalabalık vardı o akşam barda…
Yani, mahşerî dediysem, yüz kişi olması gereken yere yüz elli kişi falan sığdırılmıştı.
Yer tahtaları arapsabunlu sularla paspaslanarak ve fırçalanarak temizlenmiş, arada esen lodosun getirdiği lâğım kokularını bastırsın diye Atlas Pasajı’ndaki rengârenk mekânın sahibi enteresan insan İbo’dan alınarak yakılmış tütsülerin egzotik ve davetkâr parfümleri eşliğinde, Cabbar, hayatının en parlak gecesini yaşamak üzere tepeden tırnağa hazırlanmıştı.
Gazete ve dergilerin her bir haltı eleştiren eleştirmenlerinden tutun da, sinema-TV sektörünün önde gelen simaları ve kentin diğer elit soylularına —mekânın kapasitesine aldırmaksızın— en az beş yüz davetiye gönderilmiş ve bazılarına da bu zarif yazıtlar bizzat elden teslim edilmişti.
Allah var, işin bu kısmıyla ilgili olan herkes üzerine ne düşüyorsa yapmıştı. Bir kişi hariç:
Az sonra başlayacak olan ‘Aşk Bir Yalandır’ isimli olağandışı bar gösterisinin yapımcılığını, sahneye koyma faaliyetlerini ve yapım masraflarını tek başına üstlenmiş olan, ancak işin reklâm kısmında ön saflarda olmaktan kaçınan bendeniz…
Hafif geçmesi beklenen gecenin ağır tayfaları; oyun yazarımızın ve yönetmenimizin konuklarıyla gazetelerin kalburüstü sanat-kültür sayfası yazarları mekâna dağılmış az sayıdaki masalarda oturuyorlardı. Salonun arka ve sağ duvarları boyunca duvara monte edilmiş bankolarda ve barın önünde dikilip duran ezici çoğunluktaki daha az itibarlı insanlarsa —yüksek bar taburelerinde yer bulanlar hariç— oyunu ayakta seyretmek durumundaydılar.
Cabbar, Beyoğlu barlarının en eskilerinden biriydi. Duvarlarındaki sıvaları rutubet ve bakımsızlıktan dökülmüşken, tadilât esnasında sıvacıya para vermemek için sağlam gibi duran diğer sıvaların da soyulmasıyla, kimi yerlerinde temel taşları, kimi yerlerindeyse tuğralı ya da mühürlü eski tip tuğlaları ortaya çıkarılmıştı. Aynı tuğlaların büyük ve kavisli olanlarının devam etmesiyle oluşmuş volta tavanların demir kadranlarına, sahne ışıkları, hoparlörler ve bir film-yansıtım cihazı asılmıştı.
Yılların deformasyonunu gizlemek amacıyla koyu kahverengiye boyandıktan sonra, vurula basıla rengi daha da koyulaşan eski rabıtalardan mamul zemin ise kısmen onarılarak kendi hâline bırakılmıştı. Tuğla duvardaki nişlerin içlerine yerleştirilerek buradan yansıtılan sarılı kırmızılı spotlar ile aydınlatılmış olan salon, bu zifirîleşmiş tahta zeminle bütünleşerek, mevcut kasvetli atmosferi iyice loşlaştırıyordu.
Cabbar’ın dış kapısının hemen girişinde, sağ tarafı vestiyer olarak kullanılan minik bir holü vardı. Buradaki vestiyer bankosunun önünde duran kel kafalı genç bir çam yarması —gelen müşterilere bilet kesmekle görevli olmasına rağmen— bu geceki galaya giriş ücretsiz olduğundan, üstünkörü bir şekilde davetiye kontrolü yapmaktaydı yalnızca.
İçeri girince, tam karşınıza gelen duvarın neredeyse yarısını kaplayan uzun bar bankosunun önündeki güzide konuklar, önlerine dizilmiş çeşitli form ve renkteki kadehlere konmuş içkilerini yudumlarken, bir yandan çeşit çeşit geyikler icra etmekteydiler:
“Güzel olan en değerli parfüm… Şarkılı bir sohbetin hüzünle kırılmış neşesi… Esrarengiz adamlar ve geçkince bir kadının memesinin kesik ucu; pezevenk yarası, dost acısı…”
“Alo, şekerim vallahi ben de şimdi seni arıyordum. Ha-ha-haayy…”
“Ya o çökmüş bedenlerin taşınamaz, gerçeküstü triphop gençlik pozları? Ölümsüzlüğün aranarak bulunamadığı donmuş zamanların fazileti ve sürmanşet bir rezaletin pür telâşı…”
“İnanmıyorum sana… Bak, ben de aynı şeyi düşündüm.”
Beyoğlu barlarında çoğunluk bira içer, azınlık ise rakı… Meyhanelerde bunun tam tersi olur ve pavyonlardan devralınmış eski âdetlere göre, her iki tip yerde de şarap müşterileri ve viskiciler —her kim olursa olsunlar— bir güzel yolunurlar.
Bu gece Cabbar’da yolunmak söz konusu değildi; bu yüzden, normal zamanda bira ve rakı içenler bile, şimdi en beleşinden viski, mohito, tekila ve margarita gibi kibar içkiler yudumlamaktaydılar.
Ben hariç...
Orada yalnızca fıçı bira içiyor ve olaylara dışarıdan bakan, sıradan biri gibi davranmaya çalışıyordum.
Zaten epeyce loş olan mekânda, oyunun başlamasına yakın, ışıklar iyice kararıyor, sahneye bakan par 56 ve par 57 spotlar yanıyor, barın sağındaki sinema perdesindeki görüntülerle aynı esnada, sahnede bir caz üçlüsü beliriyor. Gitarist, kontrbasçı ve saksofoncu, bu kısa filme eşlik ediyorlar.
Bizim çocuklar ‘Harlem Nocturnes’ çalıyorlar.
Perdede, yağmurlu bir gece, arabanın içerisinde bir adam görürüz. Gök gürler, fonda yağmurun şiddetlenen sesini duyarız. Arada vites değişir. Elinde koca kafalı bir sigara tutan adamın yüzü görünmüyordur. Sigaranın akkorlaşmış ucu karanlıkta parıldar ve sisler içindeki deforme yol ışıklarından oluşan amorf akislere karışır. Silecekler çalışırken, camın üzerine bir kan lekesi gibi yapışan jenerik yazıları belirir ve sileceklerin sağa doğru yaptığı kesintili hareketlerle silinirler. Bir gelir, bir okunur ve sonra giderler.
Jenerik biter bitmez, Cabbar’ın yedi metrelik barının ucuna bizim ilâve ettiğimiz yarım ay şeklinde bir ek barın içinde, yandan-ayrılmış kısa saçlarıyla ayakta duran, barmen rolündeki yakışıklı İsko’nun üzerindeki ışıklar yanıyor. Yeşil bir gömlek giymiş ve birtakım bardakları kurulamakta olan İsko’yu birkaç saniye kadar izliyoruz.
Sonra, barın gerçek kapısından, etrafına bakınarak ve salınarak, kırmızı elbisesiyle oyunun başkarakteri Gamze giriyor. İsko’yu gördüğü anda, gözlerine inanamazcasına duraklıyor ve kızgınlığını yenmeye çalışarak, yavaş ama kendinden emin bakışlarla bara yaklaşıp yüksek tabureye tünüyor.
Oyunun oynandığı ilave barın sol yanında oturup bira içmekte olan gözlüklü, genç bar müşterisi, başrol oyuncusu fıstığın gelip yanına oturmasına çok sevindi. Gamze’nin göğüs dekoltesine gözlerini dikti ve abazan erkeğin en bayağı salça olma pozisyonuna geçti hemen.
Gamze rolünü oynayan Yasemin’i, yönetmenimiz Mehmet Bilen bir oyuncu ajansından bulmuştu. Beyaz tenli, uzunca boylu, güzel yüzlü bir kızdı. Çok da yetenekliydi.
Gamze’nin gelip oturuşunu—güya—görmezden gelmiş olan İsko, bakışlarını hissetmişçesine ona doğru dönüyor, artık hazırdır, döndüğü anda kocaman gülümsüyor ve “A-a, Gamze, hoş geldin,” diyor.
Selâm-sabah derken anlıyoruz ki, Gamze ile İsko bir zamanlar, birtakım ‘esrarengiz’ olayları paylaşmışlardır.
Vay canına…
“Unutamıyorsun, değil mi?” diyor İsko. “O ilginç bir adamdı.”
Gamze’den bir yanıt bekliyor. Alamıyor. Gamze kaşları çatık bir domuz gibi bakıp duruyor ona. İsko gözlerini kaçırıyor. “Konuşmak istemiyor gibisin, ama buraya anlatmaya geldin,” diyor sonra da…
“Hayır,” diyor Gamze, öfkeli bir tonda, “Aslında dinlemeye geldim. Sen de seviyordun Ralf’ı, değil mi?”
Gamze’nin ortadan kaybolmuş olan eski sevgilisi bir erkek olduğuna göre, oyunun hemen burasında İsko’nun biraz —ne demeli— gey bir adam olduğunu anlıyoruz, yani, Ralf’a o da âşık olmuştur.
Neyse işte, gey barmen İsko çok hoş bir tavırla kırıtıyor ve zarif bir el hareketiyle kuruladığı kadehlerden birini daha barın arkasındaki rafa diziyor. “Evet, seviyordum onu, ama başka bir biçimde. Sen bunu anlayamazsın,” diyor ve sonra kadehini kaldırıyor. “Haydi, kızıl saçlı saksafoncumuzun şerefine içelim.”
Rank diye sahnenin ışıkları yanıyor, caz üçlüsü ‘Black Orpheus’ çalıyor ve kızıl saçlı, aranan adam Ralf’ı, kanlı-canlı, saksofon çalarken görüyoruz orada…
Parçanın sonunda, alkışlarla birlikte perdede film oynamaya başlar. Ralf sahneden inip filmin içine girer, kendisini kulüpte dinlemeye gelmiş olan Nermin’le Gamze’nin masalarına gider ve şaşkınlık dolu bakışlarla, “Galiba sizi birine benzettim, özür dilerim,” der.
Gamze’nin arkadaşı Nermin araya girip, “Rica ederiz, oturmaz mısınız?” diye sorar.
Kızıl peruklu Ralf, “O kadar benziyorsunuz ki ona…” der.
Bir çizgi roman kahramanı ‘Kaptan Peruka’dır sanki...
Tanışma faslı falan, neyse işte, konuşmalar derinleşir. Gamze ona Türkiye’ye ne zaman geldiğini sorar. Ralf’ın cevabından anlarız ki, iki yıl kadar önce âşık olduğu kadının peşinden İstanbul’a gelmiş ve hâlâ o kadını aramaktadır zat-ı muhterem.
Işıklar yeniden barı aydınlatıyor. Hatıraların canlanması bitmiş ve gerçek hayata dönülmüştür.
İsko, Gamze’ye Ralf’le ilişkisinin, kendisinin de bir barmen olarak çalıştığı barda, o gece mi başlamış olduğunu soruyor, Gamze, onu yarım yamalak cevaplıyor ve sonunda Ralf’ın tuhaflığını, ilişkinin en başından başlayarak —filmlerin de desteğiyle— seyirciye anlatıyor.
‘Aşk Bir Yalandır’ın bir oyun olarak içeriği işte böyle bir şeydi. Yani, bu gösterinin hikâyesi bayağı karmaşık olaylardan oluşuyordu.
Açıklaması da zordu mereti…
“Ralf benimle ilgili hiçbir şey anlatmadı mı sana yani? Yalan söylüyorsun İsko, bu olamaz!” diye bağırıyor Gamze barmene ve tünemiş olduğu bar taburesiyle birlikte başını ve tüm gövdesini çeviriyor.
İşte tam o anda, Gamze’nin göğüsleri, başını öne doğru uzatarak birasını yudumlamakta olan yanındaki abazan dallamanın burnuna çarpıverdi. Oğlanın siyah çerçeveli gözlükleri, barın solunda içki hazırlamakta olan Cabbar’ın gerçek barmenine doğru fırladı.
Millet gülüştü, alkışladı falan…
Gamze sinirlendi bu işe, başını bana doğru çevirip kızgın bir ifadeyle yüzüme baktı. ‘Oyunun yapımcısı olarak, müdahale etmelisin bu işe,’ diyordu sanki…
Kendimi bir an suçlu hissettim, ama ne yapabilirdim ki ben orada? Oraya yanaşıp çocukla konuşayım desem, kalabalık içinde barın ucuna varmam on dakika sürerdi. Kaldı ki, gitsem de ne diyecektim? ‘Evlâdım yapma böyle şeyler,’ diye tavsiyede mi bulunacaktım? Hadi bulundum ve o şerefsiz de tavsiyeme uydu; ‘Tamam, Abi, yapmam bir daha,’ dedi. Peki, yahu nereye gitseydi bu çocuk? Oturduğu bar koltuğunun yanı boş değildi ki… Ayrıca, şöyle de söyleyebilirdi bana; ‘Yaa, güzel abim, ben mi çarptım, yani ablanın memelerine?’ —ki söyleseydi haklı da çıkardı bu durumda…
Velhâsıl kelâm, bütün bunları bir anda düşünüp Gamze’ye ‘boş ver, işine devam et’ işareti çakıp göz kırptım. Başını ‘tamamdır, ne yapalım’ anlamında öne doğru eğip İsko’nun repliğini dinlemeye devam etti Gamze.
“İllâki duymak istiyorsan söyleyeyim,” diyor İsko, “Ralf seni çok beğeniyor ve akıllı buluyordu.”
Gamze, ona doğru dönüp, “Ya öteki kadın?” diye soruyor.
Öyle ya, her kadının hayatında, hayal ya da gerçek, bir de ‘öteki kadın’ vardır. Aslında, erkeklerin hayatında da ‘öteki adamların’ olması gerekir. Kimlerle yatıyordu bu herifler yahu?
Gamze, o kadını kendisiyle kıyaslayıp kıyaslamadığını soruyor İsko’ya. O da buna karşılık olarak, hoş bir şekilde kırıtıyor. “Ne o? Kıskanıyor musun o kadını?” diyor.
Gamze, “İnsan tanımadığı birini nasıl kıskanır?” diyerek soruya soruyla karşılık verince, bardaki kalabalıktan ‘ouu’ diye bir ses yükseldi, tek tük alkışlar duyuldu.
Belli ki millet oyunun içine fena hâlde girmişti.
Gamze’nin öbür yanında bulunan genç çiftin arasında bir rahatsızlık başladı. Sarışın, dişlek kız, mahcup bakışlı sevgilisine, onların hayatındaki ‘öteki’ kadını sordu bir hışım.
“İnan ki onunla aramızda bir şey yok, Selma,” dedi şişman oğlan. “Tost yedik, çay içtik yalnızca…”
Selma’ymış demek kızın adı…
İyice çaçaronlaşmış bir sesle, “Ben o tostun ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorum,” dedi dişlek kız. “Beni kandıramazsın!”
İyice şaşırdı, “N-ne anlama geliyormuş? Yalnızca bir tost bu ya…” diye kekeledi şişman oğlan. Neden korkuyordu bilmiyorum. Ortada fol yok, yumurta yok, ama hep bir takım entrikalar dönüyordu. Neyin üzerine? Ne için?
Kendini kahredercesine, yumruklarını sıkıyor ve “Evet, galiba o kadını kıskanıyorum,” diyor Gamze, “Ralf’i beni terk edecek kadar etkilemiş olduğuna göre, kusursuz bir kadın olmalı diye düşünüyorum.”
Önemli bir televizyon kanalı, oyunu videoya çekmekteydi. Zaten bir klostrofobi ortamı olan DJ kabininin içinde bir de onlar vardı.
İsko, “Peki, yanlış tahminde bulundum,” diyor, “Bak cidden özür diliyorum.”
“Neden burada oturmuş seninle konuşuyorum, bilmiyorum! Sen kimsin ki sana bunları anlatıyorum?!” diye bağırıyor Gamze ona ve tabureden aşağı inip çantasını alıyor, gitmeye kalkışıyor.
İsko, barın içinden uzanarak koluna yapışıyor Gamze’nin. “Gitme,” diyor usulca, “Seni kırmak istemedim, inan bana…”
İsko ile Gamze aşk üzerine uzun tiratlarla dolu gereksiz felsefeler yapınca, bardaki izleyicilerle birlikte ben de sıkılmaya başladım. Provalar esnasında, yönetmene neredeyse yalvardığım halde, oyunu kısalttırmayı başaramamıştım bir türlü.
“Yazarımıza saygısızlık olur,” demişti Mehmet Bilen. Ben de bunun üzerine fazla ısrar etmemiş ve ipin ucunu bırakmıştım. Gerçek bir yapımcı değildim ki… Oyun oynayıp eğlenmek niyetindeydim yalnızca.
İsko, “Neden sustun? Hikâyeye devam etsene…” diyor.
“Tamam, anlatıyorum, ama önce içkimi tazele,” diyor Gamze, sarhoş olmuş güya. “Ralf, bana Berlin’deyken polis olduğunu söyleyince, ona mesleğini neden bıraktığını sordum. Bana kaçamak bazı cevaplar verdi. Bunun esas cevabının o kadınla ilişkisi olduğunu kuvvetle hissediyordum.”
Yanımda barda duran oğlan, sevgilisinin kulağına eğilip, “Esas dedektif bu kadın olmalıymış,” dedi. Gülüştüler.
Orkestra başlayınca kendime bardan bir bira daha aldım ve karanlığın içinden seçebildiğim kadarıyla, insanların yüz ifadelerini izlemeye çalıştım. Neredeyse bir saat olmuş ve ancak ilk perdenin sonuna gelebilmiştik. Buna da şükür mü demeliydim?
İlk bölümün final müziği çalıp da perdede ’10 dakika ara’ yazısı belirince seyircide sanki bir rahatlama oluştu ve misafirlerin bir kısmı kendilerini bardan dışarı attılar. Apar topar…
Yönetmenimiz Mehmet Bilen, aceleyle bana doğru yaklaştı. Elli beş yaşlarında, ince, orta boylu, esmer bir adam, tanınmış bir sinema yönetmeniydi. “Dediğin doğruymuş,” dedi. “Hakikaten, ben bile sıkıldım oyundan; çok uzun olmuş.”
Bir şey söylemedim. Olmuşla ölmüşe fayda yoktur bu dünyada…
Canı sıkılmış bir yüz ifadesiyle bana baktı. “Neyse, bir sonraki oyunda kısaltırız,” dedi.
“İyi o zaman,” dedim. Ne deseydim orada şimdi?
Orkestra üyeleri, oyuncular ve de diğer önemli şahsiyetlerin, barın benim bulunduğum tarafına doğru meylettiklerini görünce, çareyi tuvalete kaçmakta buldum. Vakit geçirmek için ağırdan alarak oradaki işimi gördüm, elimi yüzümü yıkadım.
Düşündüm o arada. Başımı sürekli olarak belâya sokan biri olmamın nedenlerini düşündüm. Şu barda oynanan oyun için katlandıklarıma bir bakın hele; tam yedi aydır harcadığım enerji ve paranın haddini hesabını bile bilmiyordum. Sahibi olduğum müzik stüdyosunu, evimi, cihazlarımı, arkadaşlarımı, itibarımı ve daha pek çok şeyi seferber etmiştim bu proje için.
Ya peşimden sürüklediğim insanlar? Oyuncular, müzisyenler, yönetmen, çekim ekibi, teknik personel…
Neden yapmıştım?
Bilmiyorum. Ben buydum işte; bir deste iskambilin içinden bir kart seçmenizi isteyen ve sonunda onu çorbanın içinden çıkaran bir gözbağcı… Marifetlerim tek bir numarayla da bitmiyordu üstelik onlarca oyunum vardı benim; iskambil kâğıtlarıyla ilgili değildi hepsi; hayatla ilgili, seksle ilgili, gülmekle, eğlenmekle ilgiliydi…
Beni başka oyunbazlardan farklı kılan bir şey vardı yalnız, bunu da söylemeliyim; oyunlarım, asla kimselere zarar vermek ya da kimsenin onurunu kırmak maksadı taşımazdı.
Yine de, oynadığım oyunların bazılarından pişmandım şimdi. Hatta büyük bölümünden…
Koridora açılan kapının önünde oyalanırken, karşıdaki bayanlar tuvaletine doğru ilerleyen yeni yetme ressam, aslen ev kadını Didem’le karşılaştım. Belli ki iyicene sarhoş; zar zor yürüyerek koridordan yanıma doğru geldi. “Heey,” dedi beni görünce. “Harika bir gösteri olmuş buu…”
“Beğendin mi?” diye sordum. “Sevindim buna. Millet sanki sıkılmış gibiydi.”
Boynuma sarılıp öptü beni. Yanaklarımın dudaklarıma yakın olan kısmından… “Yok, canıım, çok güzel olmuuş,” diye fısıldadı kulağımın içine.
Sarışın, ortadan az kısa boylu, yüzü tombikçe bir kadındı. Nefesindeki alkol kokusu, bir kıvılcımda havaya uçacak seviyeye yükselmiş vaziyetteydi. Didem’i onunla ilk kez tanıştığım bir tekne gezisinde ‘ayartmış’ olduğum aklıma geldi birden. Gecenin sonuna doğru, geminin en ön bölümündeki kuytulukla öpüşmüştük. Kendimden utandım.
O geceye kadar, kocasından başka hiçbir erkekle beraber olmamış gayet utangaç bir ev kadınıydı. Aradan sekiz-on ay geçmiş ve iki yetişkin erkek çocuk sahibi Didem, müthiş bir değişime uğramış olarak çıkmış bana gelmişti. İçine dantelli mantelli erotik iç çamaşırları giymiş olarak.
Ona ne olmuştu anlayamamıştım; kocasından ayrı yaşıyordu, boşanmamışlardı ama ayrı evlerde oturuyorlardı. Öyle bir şeyler anlatmıştı, ne bileyim işte…
Kapının hemen yanında konuşmamıza devam ederken, nedense birdenbire delilendi ve dudaklarıma yapıştı. Dili ağzımın içini doldurdu. Elimi tişörtünün içine sokup küçük memelerini avuçladım. Belli belirsiz bir inilti çıktı ağzından. “Çok seksisiin,” dedi bana.
Fena hâlde tahrik olup, dış dünyayla bağlantıyı kesiverdim. Böyle pis bir zaafım vardı işte benim… Ateşlendiğim zaman her şeyi unutuverir, seksten başka bir şey düşünmez olurdum.
“Tuvalete gel benimlee,” dedi, güçlükle konuşarak. Dili peltekleşmiş, gözleri delişmen, baygın bakıyordu.
Didem, yalnızca üç yaş küçüktü benden, kırk iki falan… Gözlerinin kenarlarında kırışıklıklar oluşmuş, kalçaları da iyiden iyiye genişlemişti, ancak bunlardan hiçbiri, kontrolden çıkmış olan arzularımın üzerinde durdurucu bir etki yapmadı.
Didem’i tuvaletin kapısından içeriye ittiğimde, hava birden soğudu. “Tuvalette mi yapıcaaz?” diye fısıldadı kulağıma. Bu fikre tepki duyuyor gibi yüzünü buruşturdu. “Olmaz,” dedi. Sanki az önce beni tuvalete çağıran o değildi.
“Ne olmaz?” diye sorarak zaman kazanmaya çalıştım. “Nasıl yani?”
“Burda sevişemem been,” dedi. Yüzünü buruşturup burnunu tuttu. “Pis kokuyor içersii...”
İçinde bulunduğum duruma bir çare düşünürken sessizleştiğimi fark edince, yeniden dudaklarıma yapıştı. Benim bu işten ve ondan vazgeçmek üzere olduğumu sezince hep bunu yapan biriydi Didem. Üstelik beni de bu konuya uyanmayacak kadar salak zannederdi.
İçeride yalnızca bir tane kabin vardı. Kapısı sımsıkı kapalı… Emin olmak için kapısını çaldım, içeriden sıkıntılı bir kadın sesi, “Doluu…” diye homurdandı.
Birdenbire, aklıma Cabbar’ın işletmecisi Altay’ın bize tahsis etmiş olduğu giyinme-soyunma odası geldi ve Didemi tuvaletten çıkartıp koridorun sonundaki kapıya doğru çektim. İçeride bizim oyunculardan kimse olmaması için dua ettim içimden. Tam kapıya bir hamle yapmıştım ki, kapı açıldı, İsko ve Gamze, makyajlarını tazelemiş olarak dışarı çıktılar ve dağılmış halde bir kadınla birlikte karşılarında beni görünce epeyce şaşırdılar.
“İkinci perde başlıyor,” dedi İsko.
“Siz gelmiyor musunuz?” dedi Gamze.
“Başlayın siz,” dedim ve Didem’i zarif bir vücut çalımıyla önüme alıp içeriye atarak, “Geliyorum şimdi… Harika oynuyorsunuz bu arada,” diye bir şeyler geveledim.
Hep bir ağızdan, “Teşekkürler,” diyerek telâş içinde koridorun sonunda gözden kayboldular.
Aslında hevesim biraz kaçmıştı ne yalan söyleyeyim, epeyce yakışıksız bir durumdu bu; ülkemizde ilk kez gerçekleşmekte olan marjinal bir gösterinin baş yetkilisi olan yapımcısı, evli ve çocuklu bir adam, sarhoş bir kadını pervasızca soyunma odasına kapatıyor. Ne skandal!
Üzülmüştüm bu yaptığıma… Rahatsız da olmuştum. Yine de Didem’i tişörtünü sıyırırken gördüğümde, kapıyı alelâcele kilitlerken buldum kendimi.
Bize tahsis edilen oda, altı-yedi metre karelik bir ardiyeydi. İçeride, üst üste toz içinde iskemleler, çeşitli ebatlarda koliler ve üzerine bezler atılmış, köşesi kırık, altı dolaplı bir aynanın önünde duran lâcivert eprimiş kumaşlı bir koltuk vardı. İkinci perdenin başlamasını anons eden müziği duyduğumda, tarafımdan sinsice ayartılarak özgür bohem hayatına itilmiş ve oracıkta sutyeninin kopçalarını açmaya çabalayan Didem’in yanına bir adımda vardım.
Koltuğun üzerinde işi bitirdik.
Odadan çıkmaya hazırlanırken, “Hafta sonu görüşüyoruz, di mii?” diye sordu. “Taksim’de bir karma sergiye katılıyorum, Cumartesiyee…”
“Vakit bulursam gelirim,” dedim.
İşim bitmişti ya, az önce çok önemli olan Didem’in artık bir önemi kalmamıştı, hatta bir sonraki seansa kadar uzak durulması gereken birisi olmuştu.
Ah, şu erkekler hep böyledirler işte…
Beni taklit ederek, “Ne demek ‘vakit bulursaam’?” dedi Didem tehditkâr bir ses tonuyla. “Herhalde, benim iki resmimden birini sen satın alırsıın. Sana da bu yakışıır.”
“Hı-hı,” diyebildim. “Alırım tabii…”
E, hayatta her şeyin bedeli vardır. Hem sur dibinde kaçak et keseceksin, hem de etin bedelini ödemeyeceksin. Var mı öyle yağma? Depoya kaldıracağım çiçekli böcekli bir natürmortum daha olacaktı. Ne yapacaksın artık…
Bir erkek için bu işlerin son bölümü çok karmaşık hislerle doludur, bilirsiniz. Eğer yeterince azmışsanız, bir kadını sekse yönlendirmek için her şeyi yaparsınız ve buna engel olabilecek hiçbir yasak bulamazsınız içinizde. Gözler kör olur, beyin hedefe kilitlenir ve sonunda, kadının mihmandarlığında nihaî doygunluğa ulaşırsınız.
Oh, tamam. Tohumu verdik. Ya sonra?
Bir eroinmanın normal hayata dönmesi nasıl acı veriyorsa, seks sonrasında gerçeklere dönmek bana o kadar acı veriyordu işte… Hep orada kalmak istiyordum; bütün işim, mesleğim ve hobim bu olsun. Duşa gireyim çıkayım, kadınlar değişsin, başucumda kitap dergi gazeteler, yerde meyve kâsesi; muzlar, ananaslar, duvarda komik filmler oynayan bir ekran.
“Sevgilim, gelirken kahve getirir misin?” diyorum. İklim sıcak, tropikal…
“Okey darling…”
“Sonra biraz denize girelim,” diyorum.
Üzerine ipek tülden dokunmuş şeffaf bir beybidolgecelikgiymiş, kumral, gencecik sevgilim, elinde kahve tepsisiyle içeri giriyor.
“Masaj yapmamı ister misin?” diye soruyor bana.
Bu yenisi; az önceki kız giyinip gitmiş yani...
‘Böyle bir hayatı hangi erkek istemez?’ dediğinizi duyar gibiyim. Ancak, bizim isteklerimizin aksine, kadının erkekten beklediklerinin arasında son sıralarda yer alıyor bu iş… Fanteziden önce gelen başka öncelikler var; evini geçindirecek, karına çocuk yaptıracak, evinin reisi olacaksın. Yatak fasıllarını başka erkek de yapabilir, yapılmasa da önemi yoktur zaten.
Pişmandım evet…
Bu işlerin sonunda —yani kaçakçılık suçunun ifa edilmesinin hemen akabinde— biz erkeklerin çoğu suçluluk duyarız, onu da bilirsiniz; ‘Ah, ben gül gibi karımı aldattım, ne yaptım vah vah’ falan diye…
Bizlere o kirli işleri yaptıran şeytansa, ‘Ne sıkı bir erkeğim ben ya’ diye böbürlenerek bir köşeye çekilip uyuklar. Vicdan muhasebesi onu hiç mi hiç ilgilendirmez artık.
Soyunma odasının kapısından çıkarken, “İçeri geçmek zorundayım,” dedim Didem’e. “Toparlanınca sen de gel.”
Tuvalete uğrayıp, yüzüme-gözüme-saçlarıma çeki düzen verdikten sonra dezenfekte edici idrar boşaltımı yaptım ve iyice silindim. Salondan gelen kalabalık alkış seslerini duyunca hoşuma gitti. Gülümseyerek koridordan geçip salona doğru ilerledim. “Gösteri her koşulda devam etmelidir,” dedim kendi kendime.
Koridoru salondan ayıran duvarın bitimindeki kolonun önüne vardığımda, biraz durup içerisinin atmosferine genel bir göz attım. İnsanların tepkisini inceledim. Her şey, gerçek olamayacak kadar normal görünüyordu sanki.
Barın arka tarafına doğru, biri ayakta, öbürü oturmakta olan iki genç kadından biri dikkatimi çekti. Ayakta durup, kalın dudaklarındaki müstehzi gülümsemeyle sahne ışıklarına doğru bakan ince bedenli, uzun boyunlu esmer kızın yüz profili, içimde tuhaf bir his uyandırdı.
Kalabalığın arasından görebildiğim kadarıyla, üzerinde, göbeğini açıkta bırakan, kısa, açık türkuaz, triko bir blûz ve altında, gövdesine göre daha uzunca bacaklarını ve dikkat çekecek kadar biçimli kalçalarını ortaya çıkaran dar, sıradan bir blûcin vardı.
Onun kim olduğunu dahi bilmeden, “Bu o,” dedim kendi kendime. Kemerli, uzunca bir burun, kısa kesilmiş, iyice dalgalı siyah saçlar, bir Afrikalı kadar kalın dudaklar… Gözlerimi kısıp daha dikkatli baktım yüzüne. Oyun sahneden bara geçtiğinde kızın benzi iyice aydınlandı, yay kaşlarının altındaki parlak büyük gözleri açıldı, yavaşça bana doğru döndü ve göz göze geldik.
İnsanları yararak, kızın bulunduğu yere, barın sol arka ucuna doğru ilerledim. Hemen arkasındaki boşluğa ulaştığımda, beni başıyla buyur eden barmen çocuk bir güzellik daha yaptı; anında bir bardak bira verdi bana. Şirketten.
İlginç kız, oturan arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldamak üzere eğildi. Gülerek başını arkaya doğru savurduğunda, önündeki bar koltuğunun demirine ayağı takıldı ve geriye doğru sarsak bir adım daha atıp, bütün ağırlığıyla üzerime yıkılıverdi.
İki kolumla birden onu koltuk altlarından kavrayarak düşmesine engel oldum ve belime yüklenen ağırlığın etkisiyle öne doğru sendeledim. Dizlerimi kırarak kızın bedenini tarttığımda, yüzüme yaslanan ensesi, burnum ve dudaklarımla temas etti. Bu ilk dokunuşta, saçlarından gelen elmalı şampuanla birlikte, meşhur bir parfümün baskın kokusu çarptı burnuma.
Bir saniye kadar ayakta dip dibe durduk. Kuğu gibi uzun ve zarif boynundan yükselerek beynimdeki reseptörlere ancak ulaşan vücut kokusu hafifçe başımı döndürdü. Öylece kalakaldım.
Bu öyle bir kokuydu ki, içinde apokrin bezelerinin salgıladığı hafif ama tatlı bir ter kokusu ile ilâhî parfümlerin vazgeçilmez notası misk-i amber birbirine karışmıştı. Ter, ‘ter’ gibi kokmuyor, yalnızca ‘ıslak’ kokuyordu. Ne tatlı, ne de tuzlu diye tarif edilebilecek ve insanı esrikliklere boğarak başını döndüren, bu benzersiz nefasette ve bir o kadar da o’na özel bu koku, burnum aracılığıyla beni esir alan bir aşk iksiriydi sanki… Çevremdeki her şeyi algılanmaz kılıp, bütün duyularımı sadece ve sadece kendisine yöneltmişti.
Tuhaf bir heyecanla kalbim sıkışmaya başladı. Şaşkınlıkla geriye döndüğünde yüz yüze geldik. Bedenlerimiz de birbirine dokundu.
Işıl ışıl gülümseyerek, “Ah, çok özür dilerim sizden,” dedi ve sonra onu düşmekten kurtarmış olduğum için teşekkür edip, arkadaşının yanındaki yerine geçti.
Duyulmayan bir sesle, “Önemli değil,” diye mırıldandım ardından. Uzandığı barın üzerinden içmekte olduğu birasını alıp, bıraktığı yerden oyunu izlemeyi sürdürdü.
Ona ve sahnedekilere keyifli gözlerle bakınırken, kendimi ansızın kötü hissetmeye başladım. Pırpır eden kalbimi tutarak, bir metre kadar sağ arkamdaki büyük kolonun dibine kadar gittim. Omzumu dayayıp, derin derin nefes alıp vermeme rağmen başımın dönmesi geçmedi.
Birkaç dakika sonra, iyice soluksuz kaldım. Nabzım hızlanmaya ve kulaklarım uğuldamaya başladı.
Dizlerimin hissizleşip, bacaklarımın titremesiyle, tam yere yığılmak üzereyken, kolonun bir iskemle vazifesi gören kaidesine ilişmeyi zar zor becerdim. Bağırarak yardım istemek geldi aklıma; ağzımı açtım, ancak sesim çıkmadı. Kalp krizi geçiriyordum galiba…
Derin bir nefes daha aldığımda, az önce üzerime devrilen kızın kokusunu yeniden algıladım sanki... Yakamı bağrımı açmaya çalışırken, sımsıkı kapalı gözlerimin önünde daha önce hiç görmediğim tuhaflıkta görüntüler belirdi.
3
NEDEN?
Beyaz saçlı, kara benizli, uzun boylu Doktor, Hasta Adam’ı muayene ediyor. Stetoskobun soğuk ucu göğsüne değdiğinde hafifçe ürperiyor, pencereden dışarıya bakıyor. Tepelerindeki lâcivert üzerine hafif ışık yansıtılmış yarı-sıvı yüzeyli gökyüzü, çatısı buzlu camla kaplanmış bir alışveriş merkezinin iyice kısılmış asma tavan aydınlatmasını andırıyor. Görünürdeki bu kıpırtısız, bulutsuz semanın kirli sathında ne yıldız var, ne de ay…
Gözlerinden çaresizlik okunuyor Hasta Adam’ın. Stetoskop bu kez sırtına dayandığında, sanki bir ses duymaya başlıyor uzaklardan. Beyninin içinde eski, parazitli bir radyo çalıyor gibi…
“Dokunmak istemez ona içinden çıktığın beden…”
Merak ediyor, kendi sesi mi acaba bu?
“Tek bir öpücük oysa yeter… Neden?”
Kendi sesi değil…
Rüzgâr kadar hafif bir fısıltıyla, “Bilemiyorum,” diyor Doktor. Elindeki testleri ve raporları inceliyor.
Ağzından, “Kötü, çok kötü…” diye bir mırıltı daha çıkıyor.
Hasta Adam, ince uzun, kırlaşmış kıvırcık saçlı biri. Karşısındaki aynada titreşen solgun yüzündeki torbalanmış göz kapaklarının altında kanlı bir delik gibi duran kendi gözlerini güçlükle seçiyor. Kaburgaları belirginleşmiş, geniş omuzları kamburlaşmış sırtında eğreti duruyor. Üzerinde, tenis raketi desenli yeşil-beyaz boksör külottan başka bir şey yok.
Doktorun gözlerinde beliren acıma ifadesine bakıp, durumunun ümitsiz olduğunun farkına varıyor, hatta idrak ediyor öleceğini. Morumsu renge bürünmüş dudakları kendiliğinden bükülüyor.
“Hiçbir iyileşme belirtisi yok mu, Doktor?” diye soruyor.
Doktor, beyaz önlüğünün ceplerine sokuyor ellerini. Hastalığın iyileşme olasılığının olmadığını daha iyi vurgulayabilmek için omuzlarını silkiyor. “En fazla iki yıl daha yaşarsınız, öyle sanıyorum,” diye mırıldanıyor.
Hasta Adam’ın başka hiçbir şey söylemediğini ve kendisine bakıp durduğunu görünce, “İçinde bulunduğumuz bu yeraltı cehenneminde her gün cayır cayır yanmaktansa, cennete gideceksiniz işte,” diyor. Ekliyor sonra. “Bu yaşadığımıza hayat denmez zaten. Keşke hepimiz ölsek de kurtulsak…”
“Neden?” diye tekrar soruyor Hasta Adam.
Doktor anlamıyor onu, hastalığının neden nüksetmiş olabileceğinin sebeplerini sıralıyor.
Saçma sapan şeyler…
Oysa Hasta Adam ona daha derin bir soru sormuştur. Kendine göre çok ama çok derin…
O monoton sesiyle, “Üzgünüm, bir hekim olarak yapacak hiçbir şeyimizin kalmamış olduğunu söylemek acı veriyor bana,” diyor Doktor.
Her şeyi idrak ettiği halde gerçekleri algılayamıyor Hasta Adam. İnanamıyor bütün bu olanlara, inanmak istemiyor. Ya ailesi ne olacak? Ya geride kalanlar?
Ya anıları?
Daha geçen yıla kadar sapasağlam bir adam olduğu aklına geliyor. Nezle bile olmayan biri. Zengin, kariyer sahibi, güçlü, itibarlı…
Bezgin bir öfkeyle, “Çoktan öldük bizler. Otuz dört yıl önce öldük,” diyor Doktor. Gözlüklerini düzeltiyor sonra. “Masmavi, dünyamız mahvoldu.”
Hasta Adam’ın dudaklarından sızan inilti dışarı kaçıveriyor. Canı yanıyor, ateş gibi yanıyor. “Daha çok gencim,” diyor. “Akranlarımın hepsi sapasağlam, yaşıyorlar.”
İç geçiriyor Doktor. “Siz de hatırlarsınız. Güneş vardı bir zamanlar, mis gibi hava vardı, mevsimler vardı, gökyüzü vardı, deniz vardı, ne harika bir yerdi burası. Hatırlarsınız.”
Ah, Hasta Adam hatırlıyor elbette… Büyük Felâket öncesindeki her şey inanılmaz güzeldi. Anlatsa kimse inanmazdı ona.
Telâş içinde, “Hayır, bir yanlışlık olmalı,” diye kekeliyor. “Bir yanlışlık olmadığına emin misiniz, Doktor? Yani raporlar, testler, taramalar… Belki de…”
Sarsak hareketlerle giyinmeye çalışırken, Doktor ona cevap vermeyip yalnızca yardım ediyor. Hasta Adam, titreyen elleriyle çoraplarını, pabuçlarını geçiriyor ayaklarına. Güçlükle konuşarak ona teşekkür ediyor. Sonra birden içinde kötü bir şeyler hissediyor ve başını Doktor’un omzuna yaslayıp ağlamaya başlıyor. “Ölmek istemiyorum,” diyor. “Yani, nereye gideceğimi bilmiyorum ki…”
Üzülüyor hastasının bu çaresiz haline, “Ağlamayın lütfen,” diyor Doktor. “Metin olun. Buradan daha güzel bir yere gideceğinizi bir defa daha düşünün. Bütün sevdiklerimiz orada; anneniz, babanız, arkadaşlarınız, kardeşiniz…”
Birlikte, göğüs göğüse yaslanarak öylece ayakta duruyorlar bir süre… Hasta Adam’ın gözyaşları Doktor’un beyaz sentetik önlüğünün üzerinde, bir salyangozun gümüşî izleri gibi uzun, ıslak yollar bırakıyor. Sonra usulca kapıya yöneliyor. Çıkıyor oradan. Arkasına hiç bakmadan… Küf kokulu koridorlardan geçiyor. Sağlı sollu odaların üst camlarından, soğuk renkli cılız ışıklar sızıyor. Kapı altlarından kaçan iniltiler duyuluyor. Belli belirsiz…
Peşi sıra geliyorlar.
Yürüdükçe, yeni bir koridorda, yeni bir sahanlıkta, yeni bir merdivende buluyor kendini. Hastanenin çıkış kapısının bulunduğu salona vardığında, ellerinde raporları, röntgenleri, dosyalarıyla bekleyip duran ve bedenleri iskelete dönüşmüş umutsuz insanlar görüyor.
Sarı benizler, çökmüş avurtlar, kan çanağına dönmüş gözler sessiz bir koro oluşturmuşlar, sımsıkı kapalı çenelerini hiç kıpırdatmadan şarkı söylüyorlar birlikte.
Hiç ağızlarını açmadan…
“Daha yaşamak istiyoruz, nefes almak istiyoruz,” diyorlar.
Dışarıya çıktığında hiçbir esinti çarpmıyor yüzüne. Hasta Adam, şimdi kapkara tünellerin açıldığı bir meydanda başını omuzlarının arasına kıstırmış öylece duruyor.
Trenler gelip gidiyor. Ciyak ciyak öten fren sesleri, yerin metrelerce altında çalışan devasa fabrikaların homurtularıyla nükleer reaktörlerin kesintisiz uğultularının karışımından oluşan o cehennemî gürültüyü bıçaklar gibi bölüyor.
Meydandaki küskün çehreli insanlar; bezgin, yorgun, uykusuzlar; her şeyi kabullenmiş gibi çaresiz, usulca bir bataklığın dibine süzülmek üzere bekliyorlar sanki… Kocaman demir yığınlarının yeşilimsi sisi delen solgun farlarının gelip gitmesini izliyorlar.
Tren meydanda durduğunda kapılar açılıyor ve bekleyenler kompartımanlara doluşuyorlar.
Hasta Adam köhnemiş koltuklarla dolu vagona girdiğinde, kekeme bir hidrolik tıslamayla bütün kapılar kapanıyor ardından. Tren upuzun bir tünele dalıyor, meydanın ışıkları gözden kayboluyor.
Hasta Adam, “Çok geç artık…” diyor kendi kendine. “Çok geç kaldın.”

 |