ana sayfa

erkekler ağlamaz

kuraldışı öyküler

tilki tilki saat kaç

iletişim

 

BOOKS IN ENGLISH

KUMARHANE KUŞU

İnsanın, zayıflıkları ve kötü alışkanlıkları ile başa çıkamaması berbat bir şeydir. Özellikle erkeklerin zaafları, hayat boyu kontrol altına alma savaşı verilen birer düşmana dönüşür. İradesi olan kazanır, olmayan zaaflarıyla yaşamaya alışır.
Kimi adamın alkol tutkusu vardır, kiminin kumar. Kimisi kadınlara karşı zayıftır, kimi sigaradan vazgeçemez. Kimisi gece hayatına düşkündür, kimi ise uyuşturuculardan fayda umar. Kimi yalan söylemeden duramaz, kiminin ise nerede duracağı belli olmaz.
Benim ise, artık kontrol altına bile almaya çalışmadığım bir sürü zaafım var. Allah kahretsin, bu genetik bir lânet midir bilmiyorum ama ne kadar kötü alışkanlık varsa, neredeyse hepsine sahibim. Cinsel hayatım, nereden kaynaklandığını anlamadığım takıntılarla dolu; kadın çamaşırı ve ayağı gibi fetişist eğilimlerden tutun da, sado-mazoşist tutkulara kadar her tür garipliği buluyorum içimde. Bütün bunlarla birlikte, kadınların hiçbirine, hiçbir koşulda hayır diyemeyecek kadar zayıfım.
İçkiyi biraz fazla kaçırınca, o an yanımda bulunan herkese, gerekli gereksiz her konuda katiyen gerçekleştiremeyeceğim vaatlerde bulunurum. Ayıldığım zaman bunları hatırlar, utançtan yerin dibine geçerim. İçkiyi bırakmaya karar verir, bu kararımı da genellikle iki gün uygulayabilirim. Hele sigara bırakma konusunda bir profesyonel sayılırım, çünkü yaklaşık iki yüz kez bırakıp yeniden başlamışlığım vardır. İş hayatımdaki kötü alışkanlıklarım öylesine fazladır ki, sadece sabahları erken uyanıp işe zamanında başlama konusundaki yetersizliğim yüzünden, üç kez iş değiştirmek zorunda kalmışımdır.
Genlerimde taşıdığım babamdan miras kalan kötü özelliklerim dışında, aile düzeninin de kişiliğimin şekillenmesinde büyük rol oynadığını düşünüyorum. Annem ve babam ben küçük bir çocukken ayrıldılar. Annem akıllı-uslu, dürüst, namuslu ve iyi kalpli bir kadındı. Pek güzel sayılmazdı ve boşandıktan sonra bir daha evlenmedi. Babam ise, şu anda dördüncü karısıyla beraber, başarılı bir işadamı. Öyle kadınlarla beraber olur ki, hepsi de -ne hikmetse- benden nefret eder.
Bundan önceki karısı, yani üç numaralı hatun, tam bir fahişeydi. İlk zamanlarında, babamın üzerinde kontrolüm olduğunu düşünerek, bana şaşırtıcı derecede iyi davranıyordu. Sonra işi ilerletti,  babama yaptığı cilveleri bana da yapmaya başladı. On yedi yaşındaydım. Kafam öyle karışmıştı ki, ondan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum. Sıcak bir yaz günü, bunalım geçirdiğimi bahane ederek oraya vardığımda, üzerine var ile yok arası giysiler giydiği vücudunun her yerini uzun uzun seyretme fırsatı bulmuştum yine. Saatlerce bana her yerini teşhir ettikten sonra, bir kova sabunlu su yapıp yerdeki halıları silmeye kalkışmış, kısa geceliği o iri kalçalarını sallarken neredeyse tamamen sıyrılmıştı.
Birkaç dakika içinde, kendimi tamamen kaybetmiştim. Önce ‘Ama hayatım, olur mu hiç’ gibi cilveli sözlerle naz yapmış, sonra kendini olayın akışına bırakmıştı. İki gün içinde, sivilcelerimi fena halde azdırmıştı bu olay. Babam mevzuya uyanıp ‘Bu eve artık gelme’ deyince, bu sefer gerçekten ergenlik bunalımına girmiştim.
Babam itin tekiydi. İş hayatında güvenilmez, gaddar ve çok risk alan bir adamdı. Çok para kazanıyor, çok kadınla birlikte olmayı seviyordu. Ancak mutlu değildi. Kazandığı servet ve onca kadın kalbi ona bir damla bile huzur vermiyordu. ‘Sorumluluk katsayın çoğaldı mı, mutluluğu ancak rüyanda görürsün oğlum.’ derdi. ‘Hayatta en güzel şey, boş gezenin boş kalfası olup, kazandığın üç kuruşu anında tüketmektir. Bugüne kadar işte ve özel hayatımda, yapmak zorunda olduğum ve üstelik hiçbir zevk almadan yapmak zorunda olduğum işlerin altına yattım, hayatım hep zehir oldu. Kazandığım parayla sorunları çözemediğim gibi, küçücük zevkleri yaşacak vakti ve iç huzurunu da bir türlü bulamadım.’
Babamın bu hali, beni her zaman derinden etkilemiştir.
Sonunda, iş hayatında sorumluluk altına hiç girmek istemeyen, pasif ve dirayetsiz bir adam oldum çıktım. Cebim üç kuruş görünce, kızlara hiç olmadığım kadar hovarda bir erkek izlenimi vermek uğruna har vurup harman savuruyordum. Gerekli gereksiz yalan söyleme alışkanlığı edinmiştim. Attığım palavralar karşılığında elime hiçbir şey geçmediği gibi, tam tersine yavaş yavaş çevremi de kaybetmiştim. Şimdi daha mı mutluydum? Hayır. Mutluluğun kırıntısı bile yoktu artık içimde.
Bu kadar çok zaafa sahip birisi için şaşılacak bir şey belki ama, kumar tutkunu filan değildim. Hatta, birçok kumar oyununu bilmezdim bile. Yalnızca kumarhanelerin havasına tutkundum ben. Şıklık ve o muazzam devinim, özellikle seyahatlerimde beni içine çekiverirdi. Bilmediğim şehirlerdeki otellerde yalnız kalıp sıkıldığım akşamlarda, bar, sinema ya da tiyatro yerine kumarhaneye gitmeyi tercih ederdim işte.
İsraf edecek veya hesapsızca harcayacak kadar param hiç olmamıştı bugüne kadar. Bir dış ticaret şirketinde çalışıyor ve bin beş yüz dolar maaş alıyordum. Haddimi biliyor, ufak miktarlarda ve bildiğim oyunları oynamayı tercih ediyordum. Kumar hayatım işte böyle kısıtlı olarak sürüp gidiyordu yıllardır.
Yılbaşına bir ay kadar kala, çalıştığım şirketin işleri için yurtdışındaydım. Patron beni, ithalat yaptığımız bir şirketin yeni ürün bağlantısı için görevlendirmişti. İlk deneme siparişini verecek ve sözleşmeyi imzalayacaktım. Üç günlük bir seyahatti. İlk akşam otele yerleştim, yemek yedim. Odamda biraz dinlenip televizyon seyrettikten sonra, soluğu otelin kumarhanesinde aldım.
Kalabalık bir geceydi. Rulet ve black jack masalarının tümü hıncahınç doluydu. Bir buçuk saate yakın süre orada burada dolandıktan sonra en köşede, nispeten tenha bir masada oyun seyretmeye başladım. Bu bir Amerikan pokeri masasıydı ve daha önce bu oyunu hiç oynamamıştım. Biraz baktım, orada ne döndüğüne dair hiçbir şey anlayamadım.
Tipinden ve aksanından kestirebildiğim kadarıyla krupiye kız bir İngiliz’di ve pek alımlıydı. Gülümseyerek beni oyuna davet etti. Daha doğrusu, masaya oturup oturmayacağımı sordu. Utana sıkıla, oyunu bilmediğimi söyledim. Zaten en az elli dolar bahis ile kumarhanenin belki de en yüksek oynanan masasıydı. Son derecede zarif ve davetkâr bir edayla, ‘siz bilirsiniz’ dediğinde kızın cazibesine kapıldım. Masanın başında oturan ve cüzdanının kabarık olduğu her halinden belli olan genç adam, bana oyunun çok kolay olduğunu, eğer başlarsam hemen öğrenebileceğimi söyledi.
İkna olup oturdum ve beş yüz dolarlık fiş aldım. Bir fiyakayla elli dolar bastırdım ve kartlar dağıtıldı. Krupiye kız oyuna girebilmek için elli dolarlık fişimin durduğu kutucuğun arkasındaki yere yüz dolar daha koymam gerektiğini söyledi, koydum. İki beşli gelmişti, kasa iki onlu çıkardı ve para uçtu. İkinci elde, yüz elli dolarım daha gitti. Üçüncü elde heyecanlandım; üç dokuz gelmişti. Kasa ‘nothing’ yani beş benzemez açınca, sadece öndeki fişe elli dolar ödedi. Hevesim kursağımda kaldı.
Poker masasında beş oyuncu ve kasa oynuyordu. Kasa, oyunculara ve kendine birer kapalı kart dağıttıktan sonra dörder açık kart daha veriyordu. Oyuncular sadece kasanın rakibi oluyordu. Bu yüzden, birbirlerine ellerindeki kartları göstermek, konuşmak, fikir vermek gibi şeyler açık ve serbestti. El değerlerinin sıralamasında kapalı pokerin kuralları çalışıyordu ama klâsik oyunun tersine, iki adet elli ikilik deste kartın tümü oyuna dahildi. İki ikili dahi per oluşturuyordu. Klâsik pokerden farklı olarak, başta tek bir kez kart dağıtılıyor, arada kart istenemiyordu.
Bütün oynayanlar birbirleriyle konuşabiliyor, birbirlerine kartlarını gösterebiliyor, kasaya karşı ortak cephe alabiliyorlardı. Bunun ne menem bir oyun olduğunu anlayıncaya kadar, ikinci beş yüz doları da verdim. Krupiye kız benim acemiliğimi pek sevmişti. Ona şans getirmiştim; yalnızca beni değil, hepimizi ütüp duruyordu.
İki bin doların tamamı bittiğinde terden sırılsıklam olmuştum. Seyahat için ayırdığım para tamamen tükenmişti. Bugüne kadar bir kumarhanede ettiğim en yüksek zararın iki yüz dolar olduğunu hatırlayınca acıyla yüzümü buruşturdum. Hayatımın hıyarlığını yapmış, neye uğradığımı anlamamıştım. Kendime küfür edip duruyordum.
Cüzdanımın iç gözünde iki bin beş yüz dolarlık bir çek vardı, ertesi gün iş yaptığımız firmaya mal avansı olarak ödeyecektim. Panik halinde, kaybettiklerimi belki çıkarırım diye, onu da bozdurdum. Krupiye değişti, zararımın iki yüz dolarını çıkardım. Poker masasından kalktım. Kendimi çok kötü hissediyordum. Biraz dolanıp yemek yedim, Ascot’ta at yarışı oynadım.
Saat sabah iki buçuk olmuştu. Kumarhaneden çıkmak üzereyken son bir kez şu lânetli masaya uğradım. Kanımı emen güzel krupiye kız oradaydı. Beni gözleriyle yanına davet etti. Yanında ayakta durdum, nereli olduğumu sordu. Söyledim. Eskiden bir Türk sevgilisi olduğunu, ondan çok memnun kaldığını ve aşkta iyi olduklarını düşündüğünü söyledi. Benimle konuşurken bir yandan da işine gayet güzel bir şekilde devam ediyordu. İnspektör çocuk herhalde yakın arkadaşıydı ki müşteriyle konuşmasına müdahale etmiyordu.
Kartvizitimi çıkardım, üzerine oda numaramı ve ona bayıldığımı yazdım, masanın yanından gizlice verdim. Kulağına eğilip eğer iş çıkışı odama gelirse oyuna devam edeceğimi ve onu da çok memnun edeceğimi söyledim. Kabul edip etmediğini sordum, başıyla evetledi. Dünyanın parasını kaybetmiştim ama hiç değilse iyi bir aşk seansı yapacaktım. Ben buydum işte; üç kuruşluk seksin düşüncesi bile içimi ferahlatmıştı.
Oyuna tekrar başladığımda, yarım saat sonra cebimde sadece yüz dolar kalmıştı. Mahvolmuştum. Toplam dört bin dört yüz dolar benim için büyük paraydı. Üstelik şehirde borç alabileceğim kimse yoktu. Seyahatin amacı olan iş gümleyeceği gibi otel parasını bile ödeyemeyecektim.
Yiğitliğe bok sürmeyip çok rahat havalarda masadan kalktım. İçkinin tesiriyle sendeledim. Krupiye kıza gülümseyerek göz kırptım, işaret çaktım. Başını öne eğdi ve güzel gözlerini aşağıya devirdi. Bu hareket herhalde ‘sen odana git ben işim bitince gelirim’ demek oluyordu. Gerçi bende aşk yapacak hal kalmamıştı ya, olsundu, iştah yerken gelirdi belki.
Odaya döndüğümde hava aydınlanmıştı. Duş aldım, yatağa uzandım. Gelecek umuduyla kulağım tetikte, krupiye kızı bekledim. Gelen giden olmadı. Uyumuşum.
Çok içki içmiştim, ertesi sabah saat on birde ancak sürünerek uyanabildim. Geceyi hatırlamaya çalıştım, hatırladıkça ter bastı, kendime lânet üzerine lânet okudum. Oda servisine yiyecek bir şeyler söyledim. Bu arada görüşme yapacağım şirketi arayıp saat üçteki iş görüşmemi bir gün sonraya erteledim. İstanbul’a patrona telefon etmem gerekiyordu, cesaret edemedim. Ben artık mahvolmuş bir adamdım.
Yemek yiyip kahvemi içince biraz toparladım. Kimse dört bin dört yüz dolar kaybetti diye ölmezdi, sakin olup mevcut durumuma bir çare aramalıydım. Neticede kredi kartıyla oteli ve diğer masraflarımı ödeyebilirdim. Adamlara ve patrona da bir hırsıza cüzdan çarptırma hikâyesi yazıp, durumu idare etmeye çalışacaktım. Altı ay kadar boğaz tokluğuna çalışıp para biriktirsem bu işten sıyrılırdım. Eh, biraz sıkıntı ve prestij kaybı olacaktı tabii ama ne yapalım, olan olmuştu bir kere.
Odada biraz televizyon seyrettikten sonra dolaşmaya çıktım. Hava soğuk ama güneşliydi. Metroya binip, hayvanat bahçesine gitmeye karar verdim. Akşama kadar orada oyalandım. Özellikle gece hayvanları pavyonu olağanüstü ustaca tasarlanmıştı. Kapalı alanda camekânlar ardında inşa ettikleri çöller, mağaralar ve diğer ilginç mekânlar, mor ötesi lâmbalarla sağlanan özel ışıklandırma çok güzeldi. Kutup mekânındaki penguen ve diğer hayvanlardan sonra, nehirler ve bataklıklardaki kunduzlara bayıldım. Bir de maymun pavyonu beni çok neşelendirdi. Şebeklerin çiftleşme mevsimi miydi neydi, hangi reyona baksam düzüşen maymunları görüyordum.
Orada, insan türünün ne kadar yozlaşmış olduğunu anladım. Bütün gördüğüm memelilerin, hatta kuşların bile erkekleri dişilere göre çok daha az sayıdaydı ve böyle olunca da kral gibi değerli oluyorlardı tabii. Hayvanlar âleminde, her işi dişiler yapıyordu; aileyi kuruyor, avlanıp çocuğunu ve hatta erkeğini doyuruyor, ailesini saldırılara karşı savunuyordu. Zaten bunlardan başka iş de yoktu o dünyada. Erkeğin ise tek bir görevi vardı: Türün devamını sağlamak... Üstelik bunu canının çektiği her dişiyle yapıyorlardı. Koca bir kümes tavuk için bir horoz yeterliydi.
Ahh, erkek olarak hayvan kadar bile değerimiz yoktu.
Otele dönüp telefonlarımı hallettim. Patrona, karakolda bütün bir gün ifade verdiğimi söyledim. Hırsıza, cüzdanımı çaldırmıştım, ne yapacağımı bilmez haldeydim. Patron, bana yardımcı olmayı teklif etmedi, hatta geçmiş olsun bile demedi. ‘Yarın seni ararım’ dedi garip bir ifadeyle. Ses tonu pek iyi gelmiyordu, sanırım hikâyeme inanmamıştı.
Gece kumarhaneye girdiğimde, benim yalancı krupiye kızı black-jack masasında gördüm. Oraya uğradım, ‘merhaba’ dedim. Beni tanımıyor gibiydi. Kulağına akşam neden gelmediğini sormak üzere eğilirken, bacağını okşadım. Çok sert bir ifadeyle beni hatırlamadığını ve elimi orasından çekmemi söyledi. Bu işe fena halde bozulmuş, kendimi çok kötü hissetmiştim. Süklüm püklüm, bardan sert bir içki alıp rulet masasında oynayanları seyretmeye gittim.
Bir zamanlar, İstanbul’da bir otelde kumar oynarken yaşlı bir kumarbazla tanışmıştım. Onu hatırladım birden. Çok tatlı ve hoş sohbet bir adamdı. İkimizin de iyi para kazandığı black jack masasından, onun uyarısıyla kalkmıştık. Yemeğimizi yemiş, içki içip uzun uzun konuşmuştuk.
‘Şans, hayattaki herşey gibi, bir ritme sahiptir, genç arkadaşım.’ diye başlayan sözlerini aynen hatırladım. ‘İner ve çıkar, açılır ve kapanır, gelir ve gider. Kumar oynarken şansın açıldığında, bu fırsatı hemen değerlendir ve oyuna yüklen. Çünkü birazdan saatin yelkovanı başkalarına dönecek, dikkatin ve enerjin azalacaktır.’
Adam, kumarı formüle etmişti sanki. Işıl ışıl parıldayan gözlerle ve büyük bir coşkuyla anlatıp duruyordu.
‘Şansının bittiğini anladığın an, o masayı terk etmelisin. Ya da oyunu yavaşlatmalı veya ara vermelisin. Kumarda para kaybetmemenin sırrı budur. Eğer bulunduğun masada, şans ibresi henüz sana dönmemişse, küçük küçük oynayarak fırsat kollamalısın. Şansın gelmesini beklemeli ve geldiğini fark etmelisin. Evet, bak bu en önemli noktalardan biridir, şans ibresinin sana döndüğünü fark etmek. Eğer bunu anlamazsan ve ne gelmiş olduğunun farkında olmazsan, geçmiş olsun derler sana.’
Güzel bir hareket yaptı eliyle, ‘ağlama deymez hayat’ şarkısını söyleyen şarkıcınınkine benzer bir şey. Sonra da şarap kadehini benim şansıma kaldırıp kocaman bir yudum aldı. Kahkahalarla gülüştük.
‘Hiç kimse, körkütük şanslı veya şanssız değildir. Olamaz da. Bu kuralı ya da kuralsızlığı anlayabilmiş insanlar fırsatları değerlendirmek için zamanı ve ortamı kollarlar, doğru zamanda doğru yerde olurlar. Kumar da, tıpkı hayata benzer. Kumarhaneler hayatın minyatür birer arenasıdır. İyi ve kötü rastlantıları, yani senin elinde olmadan gerçekleşen olayları, kontrolünde olduğunu sandığın hayatından soyutlayabilir misin? Hayır. Hayatın şans ve şanssızlıkları iç içedir. Bunu iyi düşün.’
Bunu zaten düşünmüştüm Ona, bunları bilmemin bir işe yaramadığını söyleyip konu ile ilgili ayrıntıları öğretmesini istedim. Uzun uzun anlatmaya devam etti. Önce oyunların kurallarını, kumarhanedekilerin bunları nasıl manipüle ettiklerini ve oyunların püf noktalarını anlattı. Sonra da kumarhane personeline geçti.
‘Karşındaki krupiye senin düşmanındır. Onların konsantrasyonu bozulmaz, enerjileri seninki gibi düşmez. Çünkü durmadan masa değiştirirler ve orası onların çöplüğüdür.’
Bunları kafama not alıyordum.
‘Krupiyeyi sinirlendirmeye çalışacak ve onun senin sinirini bozmasına izin vermeyeceksin. Çelme takıp düşürmeyi sık sık denerler, bu onların taktiğidir. Asla fazla bahşiş vermemeli, hatta hiç vermemelisin. Seni ütmeye çalışan birilerine para verip keyiflendirmek kadar hıyarca bir şey olabilir mi?’
Doğru söylüyordu, gerçekten oralarda dağıttığım paranın bir gün bile hayrını görmemiştim.
‘Kafanda seni rahatsız eden bir şeylerle kumarhaneye gitmişsen, büyük olasılıkla kaybedersin. Kendini tamamen oyuna vermelisin. Oynadığın oyun dışındaki her şeyi kafandan söküp atmalısın. Başlarken mutlaka bir para limitin olmalı ve şansın kötü gidip de limitin dolduğunda, oyunu bırakmayı bilmelisin.’
Düşündükçe, hüsran dolu gecelerim aklıma geldi. İhtiyar arkadaşımın öğütlerini doğrulayacak o kadar çok şey vardı ki. Yirmi yıldan fazladır kumar oynamayı sürdürdüğünü söylüyordu. Haftanın en az dört gecesi kumarhaneye gidiyordu. Sürekli oynayan birinin, nihai muhasebe yaptığında kazançlı çıkmasına teorik olarak imkân yoktu. Olasılık hesaplarının pîri olmuştu. İlk on yılda tahminen bir milyon dolara yakın para kaybettiğini hesaplamıştı. İkinci on yılda ise işi öğrenmişti, dediğine göre para kaybetmiyordu artık.
Genellikle black jack ve rulet oynuyordu. Ona göre kumarhanelerin en güzel oyunları bunlardı; oyuncunun kontrolünün en yüksek olduğu, olasılıkların biraz olsun lehimize çalışabildiği tezgahlar... İyi oynarsan, para kaybetmek kadar kazanma ihtimalin de vardı.
Epeyce ahbap olmuştuk o aralar. Gerçi kumarhane dışında herhangi bir ortamda bulunmamıştık ama, birlikte yaşadığımız saatler sanki hayatın ta kendisiydi. Rulet masasında geçirdiğimiz gecelerde stilini ilginç bulmuş, kendi oyunumu bırakıp onu seyreder olmuştum.
Rulete başlamadan önce bir süre oturacağı masadaki oyunu izler, masanın hangi renge eğilimli olduğunu bulurdu. Gecesine göre değişen bu dağılım genellikle siyah ya da kırmızıya yığılırdı. Bu dağılma oranı bazı masalarda renklerden birinin lehine yüzde yetmişi bulurdu. Siyah ağırlıklı rulet masaları onun birinci tercihiydi. Gözüne kestirdiği bir masaya çöreklenir, bütün siyah ve çift numaralara döşenir, kafasına göre üç-dört adet tek sayılı siyaha da basardı. Aynı oyunda, masa yanındaki çift numaraların tamamına ve siyah numaralara maksimum tutarı oynardı. Oyunu siyah-çift rakam gelip de kazanana kadar sürdürürdü.
Sistemde şans ibresi onu oyunun başlarında bulursa büyük paralar götürüyordu. Tarzına göre, büyük bir alışın hemen ardından masayı terk etmek gerekiyordu. Bunun matematik olarak doğru olduğunu bildiğini, yine de her zaman bunu yapamadığını, oyunu bırakıp kalkamadığını söylüyordu. Gerçekten de kimi zaman bir şeyler kilitleniyor ve insan istediği şeyi yapamıyordu.
Bunları düşünerek son yüz dolarımla fiş alıp omuzlarım çökmüş vaziyette tek kollu haydutların bulunduğu garibanlar bölümüne ilerledim. Boş bir makineye çöreklenip poker oynamaya başladım. Şansım çok iyiydi, birkaç kez kare buldum. Sonunda maçadan floş çıkarıp yüz dolarımı üç yüz elli yaptım ve oyunu bıraktım. Biraz sağı solu seyredip bardan bir içki daha aldım ve yine kaşıntım tuttu.
Benim kız, dün gece beni donuma kadar üttüğü aynı poker masasına geçmişti. Önce biraz oyuna baktım, kız bana kötü bakışlar atıyordu. Birdenbire şiddetli bir düşmanlık hissettim, ona acı vermek ve hatta acı çektirerek düzmek istedim. Sonunda zayıflığıma direnemeyip yine aynı masaya oturmuş buldum kendimi.
Aldığım fişle, yani cebimdeki bütün parayla ancak iki el kaybedebilirdim zaten. İlk elde iki altılı geldi, kasa ‘nothing’ açtı, elli dolar ödedi. İkinci elde nasıl oldu bilmiyorum ama bir mucize gerçekleşti; kız bana kuzu kuzu dört vale verdi. Gözlerime inanamadım. Kasayı beklemeden heyecan içinde elimi açtım. Masada oyun seyreden kim varsa başıma toplandı. Millet beni ve elimi birbirine gösteriyordu.
Sanırım bu oyunda böyle bir el senede bir iki kez falan geliyordu. Sonradan, elli ikilik destede bir dağıtışta kare gelme ihtimalinin 20.825’te 1 olduğunu hesaplamıştım. Kasanın ‘nothing’ çıkarması ve sadece öne koyduğum elli dolara ödeme yapması olasılığı karşısında, ki bu olasılık da yüzde elliden fazlaydı, korkudan kalbim duracak gibi çarpıyordu. Ağzımda tükürük kalmamış, birkaç saniyelik bekleyiş bana yüzyıl gibi gelmişti. Ve kasa benim olağanüstü şansımın karşısında bulunmanın getirdiği şanssızlıkla iki beşli çıkardı. Müthiş bir haz duydum. O anda bütün savaşları kazanmış bir komutandım.  Kız çok sinirlenerek tam üç bin beş yüz elli dolar ödedi bana. Kendi parasını kaybetmediği halde, bir krupiyenin kazanan müşteriye bu kadar öfke duymasının altında yatan sebebi hiç anlayamadım. Kişisel bir şey miydi bu acaba? Sonra bu davranışın psikolojik bir nedeni vardır diye düşündüm, belki de ay hâli  falan olmuştu. Dün akşam olduysa, bu yüzden odama gelememişti. Ona bu rahatsızlığının benim için fark etmeyeceğini söylemeliydim; ağız işiyle falan idare ederdik durumu. Hah-ha.
Onu yıkmıştım. Çelmeyi takıp yere devirmiştim ve şimdi ezmek için üzerine gidiyordum. Yüz öne iki yüz arkaya, bir elde toplam üç yüz dolar oynamaya başladım. Gözüm kararmıştı. Garson kıza sek duble viski söyledim ve iki yudumda içtim bitirdim. Kanım damarlarımda çılgınca akıyordu. Benim şanssız yavrucak, üç oyunda bana iki kere üç as, bir kez papaz döper verdi. Üçünde de kendine küçük bir şeyler açtı.
Bir gece önceki zararımın hepsini çıkarmış, üzerine üç bin küsur götürmüştüm. Kızın şansının çok kötü olduğunu gören inspektör onu yeni birisiyle değiştirdi. Yeni krupiyenin şansını denemeye hiç gerek yoktu, fişleri toplayıp masadan kalktım.
Çok keyifliydim, açık büfeden yemek alıp lokantaya geçtim. Kırmızı şarap söyledim. Yemekten sonra Ascot’a, at yarışına oturdum, hovardaca oynayıp yirmi otuz dolar verdim. Biraz daha viski içtim, kafam iyi olmuştu. Kumarhanenin kapanmasına yarım saat kalmıştı. Kasaya gidip fişlerimi paraya çevirmek üzereydim ki onunla göz göze geldim.
Üç kişinin oynadığı bir rulet masasındaydı, oraya gittim. Beş-sekiz, on dört ve yirmiye ellişer dolar koydum. Topu çevirdi ve yüzünde ekşimiş bir ifadeyle fişlerime bakıp, en az beş fişle oynamam gerektiğini söyledi. Masanın üzerindeki kurallar tabelasında yazan maddelerden biri buydu, daha önce hiç dikkat etmemiştim. Beni kötü şekilde azarladı ve aşağıladı.
Yalancıktan özür dileyerek, yirmi ve on dörde hemen ellişer daha koymuştum ki, top yirmide durdu. Kız çok sinirlendi ve inspektöre, son fişleri sayıların üzerine top durduktan sonra koyduğumu söyledi. İnspektör telefon edip, yukarıdaki video kayıtlarına bakılmasını istedi. Oyun bir süreliğine durdu. Cevap geldiğinde kızla konuştu ve bana üç bin beş yüz dolar ödetti. Orospu karı yine terslenerek bir şeyler daha söyledi ama benim haklı olduğumu bilen inspektörü ikna edemedi.
Yüz doları yirmide bıraktım ve yine beş-sekize elli, on dörde yüz dolar koydum. İnanılmaz şansım vardı ve yirmi tekrar geldi. Karı sinirden kıpkırmızı olmuştu; kafası karışıp yanlış hesap yapmış ayağına fişlerimi eksik ödemeye kalktı. İtiraz ettim, inspektör yine devreye girdi ve düzeltti. İri bir küme haline gelmiş olan rengârenk fişleri bana verdikleri kovaya toplarken benim için gecenin bittiğini söyledim. Yüzüme dahi bakamaz hale gelmiş olan orospuya elbette hiç bahşiş vermedim. Ardımdan masayı ve sonra kumarhaneyi kapattılar.
Önceki akşam verdiğim dört bin dört yüz doları çıkartmış, üzerine on beş bin dolardan fazla kazanmıştım. Bu benim için küçük bir servetti. Keyiften uçuyordum. Odama çıkıp yatağa uzandım. Heyecanım hala geçmediği için uyku tutmadı. Küveti doldurup ılık suyun içine girdim, biraz sakinleştim.
Kazandığım parayla arabamı değiştirmeyi hayal ettim. Paralı olmasam bile gönlü zengin bir hovarda olmak güzel şeydi. Seyahate çıkmadan önce ayrıldığım son sevgilim aklıma geldi. Son zamanlarda hediye alamadığım için küsmüştü bana. İlk gecelerimizdeki yatak performansı aklıma geldi, içim gıcıklandı, sonra bir de ayrılmaya yakın zamanlarda nasıl abazan dolaştığımı hatırladım. Para olmayınca insanlarda cinsel performans bile sıfırlanıyordu demek ki; yoksulluğun gözü kör olsundu.
Kapının tıkladığını duyunca oda servisi geldi sandım. Herhalde, kumarhanede gecenin en çok kazanan adamına hediye olarak kahvaltı falan veriyorlardı. Küvetten çıktım. Belime havlu sarıp kapıyı araladım. Krupiye kız hüzünlü gözlerle karşımda duruyordu.
‘İçeri girmeme izin verir misin?’ dedi çok zarif bir tavırla. Saldırganlığından eser kalmamıştı.
‘Seni ziyarete geldim.’
Belimdeki havlunun yere düştüğünü fark etmedim bile. Onu kolundan tutup içeri aldım. Kapıyı kapatmak için arkaya doğru bir tekme atmak yetti. Bu kez saldırganlaşan ben oldum. Üzerindeki siyah üniformayı yırtarcasına çıkarıp yatağa savurdum onu.
Çok açtım, çook.
Çok da sarhoştum ama kız ön tarafına dokundurtmayıp, külotunu çıkartmadan işini görmemi isteyince, ona gayet saygılı davrandım. Nasıl da tahmin etmiştim ama dün akşam regli olduğunu onun? Ulan ben öleceğimi de bileceğim be... Sabahın dokuzuna kadar, normal birleşme hariç, çeşitli pozisyonlarda defalarca seviştik. Sonra derin bir uykuya dalmışım.
Uyandığımda öğlen olmuştu herhalde; güneş tepedeydi. Adını bile bilmediğim krupiye kız yanımda yoktu. Gitmişti. Yüzümü, gözümü ovuşturdum. Rüya falan görmemiştim; yatakta ve komodinin üzerinde yaşadığımız sevişmelerin izleri duruyordu. Neredeyse bir litre kadar sıvı kaybetmiştim bu sabah; masadaki su şişesinin tamamını kafaya diktim.
Birden paralar aklıma geldi, koşup ceketimin iç cebine baktım. Şişman cüzdanımla birlikte, desteler de yerinde duruyordu. Parayı saydım, tam olarak ne kadar olduğunu bilemedim. Kabaca bir hesap yaptım kafamdan, galiba bin dolar eksikti. Derin bir nefes aldım, bu kadarına çoktan razıydım. Hatta daha da keyiflendim, son zamanlarda kadınlarla kendimi en iyi hissettiğim ilişki tarzının böyle olduğuna karar vermiştim. Parasını ödediğim kadına karşı bir sorumluluk hissi duymuyordum.
Duşumu alıp neşe içinde sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra dünden kalan işlerimi toparlamak için bir program yaptım. Gidemediğim ihracatçı firmanın müdürünü arayıp randevu istedim, saat üçe toplantı koydu bana. Biraz toparlandıktan sonra oraya gazladım. Çok verimli bir bağlantı olmuştu. Önümüzdeki yılın sipariş programını ve ödemelerini gerçekçi bir şekilde planlayıp, alışverişimizi başlatmakta patronun istediği gibi mutabık kaldık. Ona ilk sipariş avansını nakit olarak ödedim, karşılığında tahsilat makbuzunu unutmadım.
Sonra, hemen patronu arayıp bilgi verdim. Şaşırdı bu işe, benden ümidini kesmişti olmalıydı. Hatta sanırım yeni ithalat müdürü bulmak için gazeteye ilan bile vermişti; öbür telefondan sekreterinin sesi geliyordu, başvuran adaylardan birine izahat veriyordu. ‘Boş ver,’ dedim kendi kendime, ‘hiçbir şeyi kafaya takmaya gerek yok, kısmet neyse o olur.’
Akşama doğru epeyce yorulmuş olduğumu hissettim, malûmunuz gece hareketli geçmiş, uykusuz kalmıştım. Otele dönüp biraz kestirmek istedim. Uçağım yarın öğlen kalkıyordu. Çayın yanında hafif bir şeyler atıştırıp zıbardım.
Uyandığımda akşam saat onu geçmişti. Güzel bir duş alıp, grand faça giyindim, aşağıya indim. Kumarhanenin her yerini dolaşmama rağmen benim manitaya rastlayamadım. Acaba nöbeti mi yoktu? Şu benim dün geceki inspektör oradaydı, kızı ona sordum, kimi kastettiğimi hemen anladı, ‘çalıştığı bölüme geri döndü’ dedi.  Kumarhanenin gösteri ve dans ekibindeymiş aslında, hem zaten orada hastalanan birinin yerine krupiye olarak çalışmış.
Ekipler birbirlerine bu şekilde destek verip işlerin aksamamasını sağlıyorlarmış zaman zaman... Kumarhane, müzikhol ve diğer faaliyetlerin tümleştirilerek eğlence merkezi haline getirilmiş olduğu oteldeki iç sistemlerinin nasıl çalıştığı konusunda epeyce ayrıntılı bilgi verdi. Kendisinin de kimi zaman bazı gösterilerde rol aldığını, şarkı bile söylediğini anlattı. Hatta kaşla göz arasında bana bir de Elvis taklidi yaptı.
Şaşırmıştım bu işe; onu görmeyi umuyordum. ‘Adı Billie’dir’ dedi bana, ‘Burada bir şarkıcı ve dansçı olarak çok ünlüdür.’ İnspektör biraderim, aramızda gelişen itişip kakışmayı başından beri biliyordu. Çok tatlı ve içten bir çocuktu, beni de çok sevmişti sanırım. Gece odama geldiğini biliyor muydu acaba? İçimden geldi, ona yüz dolar bahşiş attım, almak istemedi, zorla cebine koydum.
Akşam gösterinin saat kaçta başladığını sordum. Saat on birde, benim Billie’nin de aralarında bulunduğu ‘Crazy Horses’ revücüleri sahne alacaklardı. Billie, takma isim mi kullanıyordu acaba? Eğer bu onun gerçek adıysa, neden bir erkek adıydı? Oğlana sorayım dedim önce, sonra vazgeçtim. Şimdilerde çok oluyordu böyle isimler, özellikle Amerikalılarda...
Oralarda takılmadım, bu akşam canım kumar çekmiyordu. Şehri dolaşmaya çıktım. Nehir kıyısında sıkı bir birahane bulup, girdim. İçerisi gayet eğlenceli bir yerdi, sahnesinde Soul ve R&B çalan beyaz bir orkestra vardı. Solistleri aynı Otis Redding’in beyaz haliydi ve hatta sesi de benziyordu. Ben içeri girdiğimde ‘I’ve got dreams to remember’ı çalıyorlardı. Orada üç büyük birayı götürdüm, göbeğim davul gibi şişti.
Yellene yellene otele döndüm. Kumarhanenin kapısından daldığımda saat on biri biraz geçiyordu. İçeride kıyamet kopuyordu âdeta... Revüde on tane birbirinden güzel hatun, baldır bacak dans ediyordu. Hepsi tornadan çekilmiş gibi, birbirinin aynıydı, benim Billie’yi aralarından zor ayırt ettim doğrusu.
Onunla bakıştık bir ara, bana göz kırptı. Ben de öpücük yollayıp alkışladım onu. Bana doğru eğilip, zaten çoğunluğu dışarıda olan memelerini salladığında feci oldum. Biraların üstüne orada da viskiye başlamış, kafamı iyice dumanlamıştım. Taşkınlık yapmamak için kendimi zor tutuyordum ama iyiydim, çok iyiydim. Ona işaretler yapıp, çıkışta yanıma gelmesini istedim. Hiç bu kadar güzel bir sevgilim olmamıştı, gerçek bir yıldızdı Billie. Revünün solisti oydu; buğulu ve seksi, nefis bir sesi vardı.
Çılgın Atlar’ın soluk kesici gösterisi bittikten sonra, Billie ile deminki revüden bir kız kostümlerini değişip masaya geldiler. Yanındaki arkadaşı çekici bir sarışındı ve sahnede göründüğünün aksine, Billie’ye hiç benzemiyordu. Masada hemen hiç sohbet olmayınca körkütük oluncaya kadar içtim tabii. Kızlara da bolca şampanya içirdim, öyle ki sonunda dört yüz dolar hesap geldi. Umurumda bile değildi, kızları alıp lobiye bıraktım, orada biraz beklemelerini söyledim.
Resepsiyondaki oğlana üç yüz dolar fark verip, odamı değiştirttim. Son gecemde süit bir daireye taşıyacaklardı beni. Hemen belboyu çağırtıp oda anahtarını verdim ve yapması gerekenleri söyledim, bol bahşişi de ihmal etmedim. Eğlence hayatında her zaman cömert olmakta fayda vardır; böylece itibarlı bir insan olursun. Servis sektöründe çalışanlar iyi bahşiş bırakanları tanırlar ve her gittiğin yerde seni rahat ettirirler, hürmet gösterirler.
İşlerimi ayarlar ayarlamaz, ellerimi ovuşturarak hemen kızların yanına gittim. Kahve içiyorlardı, beni gülümseyerek karşıladılar. Bunun için biraz kızdım onlara; haybeden yere kahve içilip şampanyanın güzelim kafası yok edilir miydi hiç? Üçlü seks fantezisinin hayalini kurarak, konu ile ilgili açık saçık fıkralar anlattım onlara ve yine içki ısmarladım.
Lobiden sonra iyice sabırsızlanıp kızları süite çıkardım. Daireyi çok beğendiler. Biraz da böbürlenerek, tuttuğum dairenin dün gece gelmiş olduğu odadan çok daha farklı olduğunu onaylatmak istedim Billie’ye. Dün geceyi sanki hiç yaşamamış gibi yaptı. Allah Allah, ne tuhaf kızdı bu. ‘Belki de, yanındaki arkadaşına çaktırmak istemedi o işi’ dedim kendime.
Kıkırdayıp durmaktan başka bir şey yapmayan kızları yatağa doğru yönlendirdim. Şampanyayı açıp kadehlere doldurdum. Belboya müzik setine güzel ve erotik bir CD koydurmuştum; Fausto Papetti’nin Golden Sax serisinden. Fena halde sıkışmıştım, işemek üzere neredeyse benim eski oda kadar büyük olan banyoya girdim. Çıktığımda bizim kızlar yatakta birbirleriyle öpüşüyorlardı, bu beni iyice tahrik etti. Zaten olmasını arzu ettiğim şeyler arasında bu da vardı. Işıkları iyice loşlaştırıp hemen aralarına girdim. O-ohh, daha başka ne isterdim bu hayattan?
Kızlar ilaç filan almış olmalıydılar ki, baygın bakıyorlardı. Billie ile birlikte çalışarak, önce adını bilmediğim sarışın fıstığı soyduk. Uzun bacaklarını sonlandıran jartiyeri ve file çorabı kaldı yalnızca üzerinde. Vücudu heykel kadar diri ve pürüzsüzdü, yedik bitirdik onu Billie’yle. Sonra, kızlar birlik olup beni soyuverdiler bir anda, şekilsiz gövdemden ve şişman göbeğimden utandım.
Billie ise, kendi giysilerini kendisi çıkardı, yalnızca külotu kaldı üzerinde. Ben sarışın kızı öpmeye devam ederken yatağa geldi, onu elimden aldı. İki ateş parçasını seyretmeye başladım, yalnızca bir karış uzaklarındaydım. Arada bana uzatılanları öpüp seviyordum. Billie büyük bir ustalıkla sarışın dilberi iyice azdırdı.
Bir ara bana işaret çaktı, yataktan kalkıp çantasından bir pudra kutusu çıkardı. Yanına gittim, bana kokain çektirecek sandım. Yalnızca minik pembe bir hap verdi, hemen şampanyayla yutmamı istedi. Birlikte yatağa dönüp, işimize devam ettik. Şampanya şişesinin sonunu sarışın afete koydum, dipledi bardağı ve bana girişti. Yarım saat kadar bağırta bağırta düzdüm onu, ama bir türlü boşalamıyordum. Sonunda Billie devreye girdi, nasıl yaptığını anlayamadığım bir şekilde rahatlattı beni.
Sonra bir girdabın içine düştüm ve kendimden geçtim. Sabahın karanlığında uyandığımda iki kız da yanımdaydı. Onları uyandırmadan güçlükle ayağa kalktım ve bir bardak alka-seltzer yapıp içtim. Ağzımın içi pas tutmuş, başım feci şekilde ağrıyordu. İki bardak su içip yatağa kızların arasına geri döndüm, biraz daha uyudum.
Yeniden uyandığımda saat dokuz buçuktu, bu defa yatakta sarışın yoktu. Billie arkasını bana dönmüş halde uyumaktaydı. Ona yaklaşıp çıplak omuzlarını öptüm, sağ omzunu kavrayan eli dikkatimi çekti. Omuzlarının yüzücüler gibi geniş olması bir yana, bir piyanist gibi uzun parmakları vardı. Ellerini ve boynunu öptüm, yüzünü kendime doğru çevirdim, gözlerini kırpıştırarak açtı. Beni gördüğüne pek sevinmiş gibi değildi, hiç üstelemedim.
Kahvaltı siparişi vereceğimi söyledim ona, kalkıp duşa girse iyi olacaktı, saat on ikide havaalanına gitmek üzere taksiye binecektim. Billie ‘tamam’ dedi, kalkıp banyoya girdi. Üzerinde yine bir tek o lânet olasıca siyah külotu vardı. Arkasından kapıyı kapattı. Ben de telefona sarılıp işleri hallettim.
Kahvaltımızın gelmesi epeyce uzun sürdü. Salondaki pencerenin yanında mükellef bir masa kurdular. Billie garsona görünmek istemediği için yatak odasında kalmış süsleniyordu. Kahvesini koyup, salona çağırdım onu. Güzelce giyinmiş, makyajını yapmış olarak yanıma geldi oturdu. Omletlerimizin servisini yaptı. Aç kurtlar gibi saldırdım yiyeceklere.
Birden, bu kızla iki gündür tanışıp birlikte olmama rağmen neredeyse hiçbir şey konuşmadığımızın farkına vardım. Yüzüne baktım, bana göz kırpıp gülümsedi, ben de onun yanağını okşadım. Çok değişik bir tipti aslında.
‘Seninle hiç doğru dürüst bir şey konuşamadık. Hiç olmazsa şimdi, kahvaltıda sohbet edelim biraz. Akşamki sarışın fıstık erkenden çekti gitti ha?’
Tek kaşını kaldırıp, o buğulu sesiyle konuştu.
‘İşleri vardı. Giderken sana teşekkür etmemi istedi.’
Vay anasını, ne kibar kızmış bu böyle. İki kişiye birden bu kadar ağır hizmet verip para mara istemeyecek, bir de üstüne teşekkür edecek. Şaşırdım bu işe doğrusu.
‘Rica ederim. Benden memnun kalmış mı bari?’
Billie, dudak büküp, omuzlarını silkti.
‘Onu bilmiyorum ama bana bayıldığı kesin.’
‘Nasıl yani? Daha önce siz ikiniz hiç...’
Ne soracağımı anlayıp, lafımı tamamladı.
‘Yoo, hayır. Daha önce hiç yatmadık. Öpüşmüştük filan ama.’
‘Âşık mı olmuş şimdi sana?’
‘Yok canım, ne aşkı?’
Ben de kendimi gecelerin ve bu mevzuların üstâdı falan sanırdım, meğerse hiç bir halt bilmiyormuşum.
‘Billie sana bir şey sormak istiyorum. Önceki akşam kumarhanede neden öyle davrandın? Yani önce beni istiyor gibi yaptın, bütün paramı aldın. Üstelik para senin cebine de kalmadı, kumarhaneye üttürdün beni.
Billie, kırgın bir ifadeyle yüzüme baktı.
‘Benimle alay ettiğini düşündüm.’
Hiç beklemediğim bir cevaptı bu.
‘Neden öyle bir şey yapayım ki? Hem neyinle alay edeceğim, çok güzel ve alımlı bir kızsın.’
‘Beni revüdeki gösterilerden tanımıyor muydun?’
‘Hayır, o gece daha yeni gelmiştim şehre. Seni de ilk o zaman gördüm ve krupiye olarak tanıdım elbette.’
‘Beni bu âlemde hemen herkes tanır, kumarhaneye, sırf beni görmek için insanlar gelir. Her neyse işte, beni tanımamış olabileceğin aklıma gelmedi, başka şeyler düşündüm.’
‘Ben bunları bilemezdim, Billie. Ertesi akşam niye kızdın bana peki?’
Yüzüme bakıp, durakladı. Sonra gülümseyip, bir makas aldı yanağımdan.
‘Boş ver bunları şimdi. Bundan böyle, benimle inatlaşma olur mu? Sen çok tatlı bir adamsın, adını bile bilmiyorum ya.’
Ona adımı söylemeden önce biraz cilve yapayım dedim.
‘İsimlerin bir önemi yok, biliyorsun.’
‘Benim için de öyle.’
‘Billie senin takma adın mı?’
Bembeyaz ve gerçek dişleriyle güldü bana.
‘Billie benim gerçek adım. Kısaltılmışı tabii. Bu arada, dün sabah bin dolar aldım senden, farkına vardın mı?’
Bu tamamen aklımdan çıkmıştı. Şaşırıp yine para istiyor sandım, cüzdanıma davrandım.
‘Evet tabii. Tarifen mi bu, yine binlik mi vereceğiz? Parayla çalıştığını bilmiyordum.’
Bu sefer kahkahayla güldü, onu ne kadar eğlendiriyordum işte baksana. Tam tersine onun bana para vermesi gerekirdi.
‘Parayla çalışmadığım gibi, bugüne kadar hiç fahişelik de yapmadım aslında, önceki gece sana sinir olduğum için özellikle ceza kestim.’
Saatine bakıp, telaşla ayağa fırladı.
‘Neyse şimdi gitmem gerek. Sen de çantanı toplamalısın, yoksa uçağını kaçıracaksın.’
Haklıydı, saat on bir buçuğa geliyordu. Onu öpüp kapıdan uğurladım. Valizimi, ne bulursam içine tıkarak hazırlayıp acilen resepsiyona indim ve hesabımı kestirdim. Faturaydı, makbuzdu, kredi kartıydı derken neredeyse hiç vaktim kalmamıştı. Görevliye taksi çağırmasını söyleyip dışarıya otel kapısının dışına çıktım.
Dün geceki sarışın fıstık benim önümde sıraya girmiş taksi bekliyordu. Onu gördüğüme sevindim, yanaklarından öptüm, gece için teşekkür ettim kendisine. Gülüştük. Takılmadan yapamadım.
‘Akşam seni pek memnun edememişim galiba. Billie’ye öyle söylemişsin.’
Yanağımı okşayıp kıkırdadı.
‘Doğru, ama bunu dert etmene gerek yok, dün gece çok eğlendim.’
Lezzoların fantezi olarak birbirlerini sevmelerini seyretmek falan hoşuma giderdi de, bu işi bir erkekle birlikte olmaya ömür boyu tercih etmelerini anlayamazdım.
‘Ne zamandır kadınlarla birlikte oluyorsun?’
‘Kadınlarla mı? Ne kadını? Hayatımda hiç kendi cinsimden biriyle yatmadım ben.’
Ağzım açık vaziyette, gelen taksinin kapısını açıp içeri binmesini izledim. Şoför gazlar gazlamaz pencereden başını çıkartıp bana öpücük yolladı. Kendimi bilmez bir halde yalnızca el sallamakla yetindim ona...

BU KİTABIN DEVAMI (HAZIRLANIYOR)

BU KİTABI SATIN ALMAK İSTERSENİZ