ana sayfa

erkekler ağlamaz

kuraldışı öyküler

tilki tilki saat kaç

iletişim

 

BOOKS IN ENGLISH

KURALDIŞI ÖYKÜLER
ERCAN AKBAY

Kuraldışı Öyküler, adından da anlaşılacağı gibi, geleneksel hikâye formundan farklı olarak anti-kahramanların ağzından anlatılmış serüvenlerdir.  Kitap, 1996 yılında yazmış olduğum üç öyküden oluşur ve bu öykülerdeki olaylar ve karakterler gerçek olmayıp, bütünüyle hayal ürünüdür.
Başka Birisi’, hayatını sıfırlamaya karar verip bir nevi başkalaşım yaşayan bir orta-sınıf finans yöneticisinin başından geçenleri,
Kumarhane Kuşu’, zayıf karakterli bekâr bir zamparanın üç gün boyunca sürdürdüğü ve ahlaksızlığın dibine vurduğu eğlence âlemini,
Kötü Olan Benim’ ise, bir konser piyanistinin çıktığı gemi yolculuğunda geçirdiği büyük kazanın ardından, âşık olduğu kadınla bir filikada kurtarılmayı beklerken yaşadığı hastalıklı ilişkiyi anlatır.
Bu basımda kitaba üç resim eklendi ve sayfa düzeni yenilendi. Birinci ve ikinci basımın ardından geçen uzun aradan sonra bu yeni baskısında, ‘Kuraldışı Öyküler’i yazıp bitirdiğim ilk günün heyecanını duyuyorum.

ÖNSÖZ

Ercan Akbay
Ekim 2007

 

BAŞKA BİRİSİ

1. BÖLÜM

İSTANBUL’da

Duş alıp kurulandıktan sonra, banyodaki aynada kendime şöyle bir baktım. Önce, dikkatimi çeken bir şey olmadı. Her sabah yaptığım gibi, hiç mi hiç umursamadım sefil görüntümü. Sonra her nedense alıcı gözüyle bir daha baktım. İyice seyrelmiş saçlarım, yağ bağlamış göbeğim, tazeliğini kaybetmiş tenim, feri kaçmış gözlerim ve yüzümdeki derinleşmiş çizgiler bu kez canımı sıktı. Çok olağan bir şeyin farkına vardım sanki, kırk iki yaşındaydım ve koca bir hayatın gençlik yıllarını büyük bir müsriflikle, boş yere harcamıştım.
Banyoda öylece dururken karımın salondan bana bağırdığını duydum. Dün akşam işten eve gelirken almayı unuttuğum şeyleri hatırlatıyordu;  et, süt, peynir, salata malzemesi ve anasının örekesi... Bir sürü başka şeyi de yıllardır unutmuştum zaten; zevk aldığım bir sporu yapmayı, hobilerimle ilgilenmeyi, bir kadınla lâf olsun diye değil gerçekten şehvet duyarak sevişmeyi, hatta bırakın sevişmeyi, yalnızca flört etmeyi, sevgilimle iyi bir lokantada romantik bir yemek yiyip ona kur yapmayı, kendi başıma dışarı çıkıp serserilik yapmayı, arkadaşlarla motosiklet turlarına çıkmayı, sinemaya veya sevdiğim şarkıcının konserine gitmeyi, çılgınca dans etmeyi... Aklıma gelenleri düşünmek ve sıralamaktan vazgeçtim birden, çünkü bunların hepsini unutmuştum, unutmak istemiştim. Zamanı geriye almak çok acı vericiydi; yalnızca tükenen yıllara hayat denebilir miydi?
Minik bir bebekken ve sonra ilkokulu bitirene kadar neredeyse hayatımdaki tek mutluluk kaynağı olan kızım on iki yaşına gelmişti. Ama şimdi, bu ağlamış yüzlü şımarık kız, aynı annesi gibi içimi sıkıyordu. İkisi bir olup çanıma ot tıkmaktan zevk alır olmuşlardı. Durmaksızın benden bir şeyler talep ediyor ve üstelik onlar için yaptığım hiçbir şeyden memnun olmuyorlardı. Orta sınıftan, orta kazançlı bir aileydik, çevremizdeki serbest meslek erbabı insanlar kadar lüks bir hayat süremiyorduk. Elbette bunun sebebi de bendim. Karımın ve kızımın her istediklerini alamamalarına ve her istedikleri yere gidememelerine hep ben sebep olmuştum.
Otomotiv sektörüne lâstik üreten büyük bir şirketin finansman müdürüydüm. On üç yıldan beri bu şirkette çalışıyordum. Allahtan ki kolej ve üniversite bitirmiş ve iki yabancı dili olan biriydim. Bu yüzden muhasebe servisinde sıra memuru olarak başladığım bu şirkette birkaç yıl sonra müdürlüğe yükselebilmiştim. Niteliklerim biraz daha kötü olsaydı, şu anda ancak bu maaşın yarısını alabileceğim bir pozisyonda muhasebe şefliği yapıyordum. O şartlar altında, belki karım beni terk etmiş, ben de daha mutlu bir insan olmuştum. Kimbilir...
Yatak odasında çamaşırlarımı giyerken, karım içerden bir an önce toparlanmamı söylüyordu. Kıza ders çalıştıracaktım. Annesi ve teyzesi gelecekti, onlara yemek hazırlanıyordu. Evin mutfak masraflarının bu tip yemekli misafir ağırlamaktan tavan yapmış olması bir yana, maaşımın büyük kısmını kızın okul parası zaten alıp götürüyordu. Allah’ım, korkunç bir paraydı ödediğimiz. Ülkede on bir-on iki yaşına gelmiş ve ilkokulu bitirecek bir çocuğa sahip olmak, başlı başına bir işkenceydi. Ait olduğumuz sosyal sınıftaki çocukların hepsi özel okullara girmek zorundaydılar. Bizim gittiğimiz parasız devlet kolejleri ve fişek gibi liseler artık yoktu. Varsa bile, karılarımızın bundan haberi yoktu. Bir defasında, ‘Yahu bırakalım çocuğu bari gençliğini rahatça yaşasın, normal bir liseye gitsin, sonra da konservatuara veririz, kız çocuğudur, sanatla ilgilensin’ diyecek oldum, karım düşman olup üç gün konuşmadı benimle.
Tanınmış özel ilkokullara gidebilmek için, önce aynı okulun yuva kurasına giriyor, birbirimizi yiyor, sonra eğer seçilirsek yılda onar bin dolar para veriyorduk. Bu parayı yuvadaki diğer çocuklardan her iki günde bir değişik bir mikrop kapıp hasta yatsın ve böylece bağışıklık sistemi güçlensin diye ödüyorduk. Yuvada on bin olan ödenti, ilkokulda on beş bin dolara yükseliyordu. Bin bir güçlükle kazandığımız paralar, derslere-kurslara ve özel öğretmenlere gidiyor, bir de üstüne akşamları çocuklara ödevlerini yaptırmak için uğraşıyorduk.
‘Anasına bak kızını al’ derler, ‘anasına bak kızını alma’ lâfı doğrudur aslında. Kızım da büyüdükçe aynı annesine benzemiş, beni ve fikirlerimi beğenmez olmuştu. Ben onlar için çalışan bir para makinesiydim ve sağladığım para da asla yeterli değildi. Hafta sonları da, akşamları da kendime ayıracak vaktim olmuyordu. Evle ilgili tamirat ve tadilât, gezme programlarında şoförlük ve bakıcılık, alışverişler, arabanın bakım ve servisi, banka kredi taksitlerinin hesabı, çocuğun dersleri işten geriye kalan tüm zamanımı alıyordu.
Kıza, Pisagor teoremini anlatmaya çalışırken, iş yerindeki sorunlar aklıma takıldı. Bu yıl hem içerde hem dışarıda savaş veriyordum. Astlarım ve üstlerimle bıkkınlık verici çatışmalar sürüyordu. Mali işler genel müdür yardımcısı olarak görev yapan herif son zamanlarda beni kendi koltuğuna bir tehdit olarak görmeye başlamış ve bu anlamsız huzursuzluk sonucunda beni sürekli sıkıştırır olmuştu. Bu sebeple hem onu, hem de kendi servisimdeki birkaç zırtapozu yakın takipte tutmak zorundaydım.
Bu arada, piyasadan şirket hesabına kullandığımız kredi borçlarını geri ödeme güçlüğü içerisine düşmüştük. Bankalarla her gün didişiyor, yeni kısa vadeli borç bulmakta zorlanıyorduk. Şirket için yaptığım bütçe hedeflerini tutturamıyordum. Yatırımlarımızın maliyetleri, bazı nedenlerle, yaptığımız programın üzerine çıkmış, buna karşılık satışlarımız beklenenin altında kalmıştı. Durum gerçekten çok can sıkıcıydı.
Şu tatsız hayatı yaşamak için bu kadar uğraşmaya değer miydi? Bu soruyu kendime tekrar tekrar sordum. Sıkıntı varılmak istenen yere ulaşabilmek için çekilirdi ancak. Ben ise değil hedefe varıp tatmin olmak, var olan düzeyimi bile koruyamaz durumdaydım. Geleceğim de ipotek altındaydı, ev, otomobil, yeni değiştirdiğimiz buzdolabı, bulaşık makinesi, müzik seti ve hatta kışın sömestirede gittiğimiz dağ seyahati bile taksitle alınmıştı.
Bir memur olarak iyi para alıyordum ama hayat çok pahalıydı. Dürüst bir finansçı, kendi söküğünü dikemeyecek bir terziydim. Şirket için kıvraklıkla uyguladığım finans oyunlarını, aldığım ucuz kredileri, iyi ve zamanlaması mükemmel plâsmanları, milimetrik yapılmış bütçeleri ve nakit akış tablolarını kendim için yapamıyordum. Ben sadece patrona kazandıran enayilerdendim. Son iki yıldır bir şeyleri değiştirmem gerektiğinin farkındaydım. Ama harekete geçemiyor olmak, öz güvenimi de olumsuz etkilemişti. Kendimi başarılı bulduğum tek konu kalmıştı şimdi: Plânlama yapmak... Hayatımı sıfırlamaya oradan başlamalıydım. Çile doldurmaya devam ettiğim sıcak bir Haziran akşamı, hayatımı bütünüyle değiştirecek eylem sürecini bütün ayrıntılarıyla hazırlamaya başladım.
Korkunç bir bunalım içindeydim aslında, hayatıma son vermek de seçeneklerimden biriydi. Ama ben diğerini seçtim. Düşündükçe tünelin ucunda bir ışık görür gibi olmuştum. Bu, üzerime doğru gelen trenin ışığı mıydı, ondan emin değildim yalnızca. İş ve ev halkı yaz rehavetine girmiş, orada burada vakit öldürmekle meşgulken, boş bulduğum her ânı, düşünerek ve yazıp çizerek geçirdim. Plânı bütün ayrıntısıyla yapmak iki hafta sürdü, bitirdiğimde hiç bekletmeden uygulamaya koydum. Kaybedecek bir saatim bile yoktu artık. ‘Başlamak bitirmenin yarısıdır’ derler, ama ben ilk adımı atıncaya kadar çok tereddüt ettim. İlk günlerdeki tutukluğumu, ellerimi zangır zangır titreten korkularımı, ‘elâlem ne der, kızım sefil, karım orospu mu olur’ endişesini, başladıktan çok kısa süre sonra yendim. Sonrası daha kolay geldi.
Akıldan sonra, bu işlerdeki en önemli unsur paraydı, şüphesiz. Bir soygun için gerekli olan sermayeyi toplamak üzere bir şirket kurup hisselerini halka arz edemezsin ya. Öyle bir dünyada yaşıyorduk ki soygun yapmak için bile sermaye lâzımdı hırsıza... Onun da yolunu bulmuştum; şirketin en çok çalışan yurt dışı banka hesabının peşindeydim. Bu sterlin hesabından, şirketin İngiltere ihracatının tamamı geçiyordu. Yıllık işlem hacmi on sekiz milyon sterlindi. Londra’daki banka şubesindeki kredili sterlin hesabını ihracat mal bedellerinin tahsilâtlarını düzenlemek amacıyla açtırmıştık. Mal mukabili işlemlerde, müşterilerimizin ihracat bedellerini ödeme vadeleri çok düzensizdi. Kambiyo mevzuatına göre de, bu dövizleri doksan gün içinde yurda getirme yükümlülüğü söz konusuydu. Üstelik otuz gün içerisinde kapatılan taahhütlerde ihracatçıya ek primler ödeniyordu. Bu yüzden böyle bir yöntem bulmuştuk.
Sevkiyattan sonraki yirmi beşinci günde Londra’daki bankaya bir talimat yazıyor, kredili hesaptan mal bedeli kadar bir tutarın iş yaptığımız yerel bankanın hesabına ihracat bedeli gibi geçmesini sağlıyorduk. Yurt dışı müşteri de ödemesini aynı hesaba yapıyor, böylece kredi kapanıyordu. Sistem iki buçuk yıldan beri bu şekilde çalışıyordu. Plânımın ilk ayağı, işte bu döviz hesabıydı, parayı olabildiğince kolay ve sağlam bir biçimde çarpmak... İlk olarak bu konuda kafa patlatıp, ter dökmüştüm. Vakti gelince işi bitirecektim.
Projenin iki numaralı olmazsa olmazı, karımdan kurtulmaktı. Karıdan ayrılırsan zaten çocuktan da kurtulmuş olursun; onlar birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Sürecin bu çok kritik parçasında, yazmış olduğum oyunu iyi oynamak durumundaydım. Ancak, Allah kahretsin, tiyatro yeteneğim neredeyse hiç yoktu. Bu sebeple, her gün aynanın karşısında ona söylemek istediklerimi kendi kendime çalışıp, gitgide daha iyi rol keser olmuştum. Bir süre sonra bütün repliklerimi ezberledim. Sahte gibi duranları değiştirip yeniden yazdım.
Karımdan kurtulduktan sonra bir de memleketten kurtulmam gerekiyordu. Sınırdan kaçış noktalarının zamanlamasını ayarlamıştım. Alkatraz Kuşçusu bile hapishaneden tüyme planını bu kadar ayrıntılı hazırlamamıştır. Bu işi de takvime bağladıktan sonra plânın ikinci ayağını gerçekleştirmek üzere eyleme geçtim. Çünkü işin bu kısmı, çetrefilli bir sorunlar yumağı olarak görünüyordu.
Korktuğum olmadı. Karımdan boşanma işini hiç beklemediğim kadar kolay hallettim. Ona açıklayamayacağım sebeplerden dolayı, bir ay sonra işi bırakmak ve borç taksitlerini ödeyebilmek için oturduğumuz evi satmak zorunda olduğumu söyledim. Onu çok seviyordum ve zor günlerimde beni yalnız bırakmasını istemiyordum. Bütün yeteneksizliğime rağmen, rolümü müthiş güzel oynadım o gece... Gözlerimden yaş bile geldi. Karım, anlattıklarımdan etkilenip bana epeyce şefkat gösterdi. Sonra, aylardan beri ilk kez benimle sevişirken, çaktırmadan işteki sorunlarımın ve borçlarımın ayrıntısını sorup durdu. Cicim aylarımızdaki gibi yalandan orgazm taklidi yapıp avaz avaz bağırdı yatakta.
İki gün sonra, arabayı sattım. Annesinden borç almasını ve ortak borcumuzu kapatmak için bana vermesini isteyince işin rengi değişmeye başladı. Artık ar damarımı çatlatmış, üzerine iyice gider olmuştum;  her saat başı arayıp bana bir yerlerden para bulması için yalvarıyordum.
Sonunda beklediğim oldu, on gün sonra iş yerimden arayıp benden ayrılmak istediğini söyledi. Epeyce direnmeme rağmen bir celsede boşandık. Ona öyle sitem ettim ve kendimi o kadar acındırdım ki, oturduğumuz evden başka hiçbir şey istemedi. Hatta işi biraz daha zorlasam nafaka bile alabilirdim ondan. Bir gün içinde, sadece iki valizden oluşan eşyalarımı alıp Ataköy’de tuttuğum stüdyo daireye taşındım.
İşteki takıma, boşanma durumumdan hiç bahsetmeden parasal eyleme geçtim. O ara, bütün yönetim kadrosu şirketin sorunlarıyla boğuşmakta olduğu gibi, kariyer çatışmaları da had safhadaydı. Yani, sizin anlayacağınız, cadı kazanı kaynıyordu. Bütün bu karışıklık içinde, kimseye çaktırmadan Londra’da ihracat kredisi kullandığımız banka şubesine bir de kişisel hesap açtırdım. Hiç kimse sebebini sormadı. Sonra da, kredili şirket hesabından bu hesaba virman yapılmak üzere toplam beş yüz seksen bin küsur sterlin tutarında talimatlar gönderdim. Evraklar, şifreli teleks mesajı öncesinde benim tarafımdan hazırlanıyor, direktörler ve genel müdür tarafından onaylanıp imzalanıyordu. Bu imzalanmış talimatların alt kısmını çeşitli kalpazanlık yöntemleriyle değiştirerek numaraları kişisel hesabıma çevirdim.
On iki gün sonra, epeyce zengin bir adamdım. Her şey çok kolay olmuştu. Pervasızca yapılmış bu soygunun şirkettekiler tarafından anlaşılması, en az üç hafta sürerdi bana göre. Son banka talimatını cuma günü öğleden sonra gerçekleştirmiş, Londra’daki bankanın müşteri temsilcisini arayıp büyük bir meblâğın şahsi hesaba transfer edilmesinden işkillenip şirketi aramaması için konuşmuştum. Ağustos ayına gelmiştik. Şirkette yaptığımız haftalık değerlendirme toplantısından sonra yıllık iznime çıktım. Her şeyim evin kapısının önünde hazır bekliyordu. Şimdi plânın üçüncü ve son bölümüne geçmiştim. Ardımdaki bütün izleri yok edip bir taksiye atladım ve hava limanına geldim. Vizem ve pasaportum kendi adımaydı. Muamelât ve kontrollerden geçip uçağa biner binmez biraz daha rahatladım. Derin bir nefes aldım.
Yolculuk sırasında sürekli olarak bir şeyler unutup unutmadığımı düşündüm. Hata yapmamış olmam gerekiyordu. Hostesler yemek servisine başlayınca, çarşamba gününden beri bir şey yemediğimi ama yine de açlık hissetmediğimi fark ettim. İçimde engel olamadığım bir endişe vardı. Bloknotumu açıp, bundan sonrasıki ayrıntıları gözden geçirdim. Sonradan sıkıntı çekmemek ve başımı derde sokmamak için her şeyin iyi yapıldığından emin olmak istiyordum.
Geride bıraktıklarım aklıma geldi, efsunlu şehir İstanbul’u belki de bir daha hiç görmeyecektim. Doğduğum yer çok güzeldi güzel olmasına ama benim için cehennemden farksız hale gelmişti; nerede yaşadığın değil, nasıl yaşadığın önemliydi. Annemi, kardeşimi ve eski dostlarımı da unutmalıydım, çocukluk anılarım da olmayacaktı artık benim.
Sıcak servis yapılan British Airways yemeklerinden ancak iki lokma yiyebildim. Hostese kırmızı şarap söyledim, sakinleşebilmek için üstüste üç kadeh içtim. Heathrow’da gümrük ve vize işlemleri sırasında, son anda reddedilip geri gönderilme endişesiyle bayağı heyecanlanmış, aşırı terleme ile birlikte neredeyse yarım saatte bir tuvalete gitme ihtiyacı duyar olmuştum.
İnsan, benim gibi yeni bir hayata başladığında, geçmişle ne kadar çok bağı olduğunu görüyor, nerede olduğuna dair iz bırakmamaya çalışırken çözmesi gereken sorunlara ait ayrıntıların çokluğuna şaşırıyordu. Bir kontrol listesi daha yapıp işaretledikten sonra, plânlamış olduğum hiçbir şeyi atlamadığıma sevindim. Bundan sonra bana gereken en önemli şeyin şansımın yaver gitmesi olduğunu düşündüm.
En geç bir ay içinde, İngiltere’den başka bir ülkeye geçmeli, ya da oturma izni olan birisiyle evlenmeliydim. Bu, hırsızlığımın farkına varılacağı ve vizemin sona ereceği tarihti. Eğer gecikirsem, evlilik işlemleri sırasında Türkiye’de arandığım ortaya çıkardı. İngiltere vizem bir aylıktı ve gerçek evraklarla alınmıştı. Olay polise aksetmeden evlenme işini halletmeli veya bir yerlerden sahte pasaport ayarlamalıydım.

 
2. BÖLÜM
LONDRA’dan PORT-au-PRINCE’e

Hava alanından otele geldiğimde saat epeyce geç olmuştu. Otelin kapısından girer girmez şans bir kez daha yüzüme gülüyor. Londra’da konuştuğum ilk insan, sanki beni beklemek üzere görevlendirilmiş biri; resepsiyon görevlisi yarı-siyahî, genç ve güzel bir kız... Oraya vardığımda, klâsik bir turist görüntüsüne sahip olmama karşın, beni sıradan bir müşteri gibi karşılamıyor. Yüzümde gördüğü bir şey onu derinden etkilemiş sanki; bana tuhaf gelen hareketlerle kayıtları kontrol edip anahtarımı veriyor. Ona teşekkür ederken çapkın bir bakışla mesaisinin birazdan biteceğini söylüyor. Sonra da işaret parmağını yüzüme doğru uzatarak beni bir yerlerden tanıdığından bahsediyor. Ona kayıtsız kalmıyorum. Bavulumu odaya yollatıp, onu yan taraftaki otelin terasına içki içmeye davet ediyorum. Çatıdaki bara önce ben çıkıyorum, o beş dakika sonra damlıyor.
Bu güzel ve sempatik hatun bir Haiti-Fransız melezi. İngiltere’ye yerleşeli yedi yıldan fazla olmuş ve vatandaşlık haklarını almış akıllı ve güzel bir kız. Terasta uzun süre içki içip sohbet ediyoruz. Konuştuklarımız derinleştikçe, birbirimize vereceğimiz şeylerin ne kadar çok olabileceğini fark ediyorum. Hemen arayıp da bulmam gereken kişi Eartha Silvain; şans onu benim karşıma tam zamanında çıkarıyor. Tarafımdan yoğun bir ikna etme bombardımanına dönüştürülmüş olan sohbetimiz bitip de vedalaşırken, ona ertesi gün için buluşma öneriyorum. Duraklamadan kabul ediyor.
Birkaç gün süren arkadaşlıktan sonra, ateşli yatak maceralarımız başlıyor. Körelmiş cinselliğimi onunla yeniden buluyorum. Beraberliğimizin dördüncü gününde evlenme teklifimi kabul ediyor. Konsolosluktan evraklarımın gelmesi ve nikâh işlemlerinin tamamlanması iki hafta kadar sürüyor. Şehrin bohem bölgesinde bir ev kiralayıp, Eartha’nın eşyalarını oraya taşıyoruz. Beni çok seviyor, belki de sınırsızca para harcamamdan etkileniyor.
Londra’da geçen bütün bu zaman zarfında, buradaki banka hesabımın bakiyesini, önemli bölümünü İsviçre’ye olmak üzere yavaş yavaş başka bankalara aktarıyorum. Başka bir yere gidip, başka birisi olmak için yalnızca iki hafta daha kaldığını hesaplıyorum. Yeni eşimle Londra’da gönlümüzce gezip eğleniyoruz. Bir süre hovardalığın tadını çıkarmak istiyorum. Portobello’da evimizin yakınında bulunan Scott’s isimli puba takılıyoruz. Eartha’ya onunla balayına çıkmak istediğimi söylüyorum. Orada Haiti’ye gitmenin ne kadar güzel olacağını ve iş yerinden nasıl izin alacağını konuşurken, arka masadan tuhaf giyimli yaşlı bir kadın yanımıza geliyor. ‘Sizinle nereden tanışıyoruz acaba?’ diye soruyor. Eartha söze girip, ona İstanbul’dan gelmiş olduğumu söyleyince benimle Türkçe konuşmaya başlıyor. Masamıza oturup, bir de bira ısmarlıyor. Çocukluğumun Nişantaşı’nda geçtiğinden söz ettiğimde, bir dönem aynı sokakta oturmuş olduğumuzu ve annemi tanıdığını anlıyorum. Birdenbire, birisinin beni inanılmaz bir rastlantı sonucu tanımış olmasından rahatsız oluyor, bu yarı-deli ve geveze kadından kurtulmaya çalışıyorum.
Tuvalete gidip, orada biraz düşünüyorum. Döndüğümde Eartha ile sohbet etmekte olan kadına dönüp özür dileyerek, kalkmamız gerektiğini söylüyorum. Bu beklemediği soğukluğu hazmedemeyen yaşlı kadın, birden celâllenip parmağını gözüme sokar gibi uzatıp sallıyor. Annemi ve onun deyişiyle ‘gerçek ben’i iyi tanıdığını bağırıyor yüzüme.
‘Bir sahtekârsın sen!’ diyor.
Sert bir dille, ne konuştuğunu bilmediğini söylüyorum. Sözlerim onu daha da tahrik ediyor,  şirret bir sesle, yüzüme tükürükler saçarak söyleniyor.
‘Kimliğini çalıp, onun yerine geçmişsin!...’
Nefret dolu ithamları artarak sürerken omuzlarından kavradığım Eartha’yı çıkışa doğru âdeta sürüklüyorum. Kadın arkamızdan avaz avaz bağırıyor artık...
‘O değilsin! Onu öldürdün sen, biliyorum!’
Deli kadının sözlerini Eartha’ya açıklamakta zorlanıyorum. Gece boyunca ona çocukluğumu ve İstanbul’u anlatırken, annemin bu bunak arkadaşını da uygun bir biçimde araya sıkıştırınca ikna olmuş gibi görünüyor.
Birkaç gün içinde Londra’daki gerekli tüm formaliteleri halledip, karımın şehri Port-au-Prince’e balayına  gidiyoruz. Batı Hint adaları hakkında bildiklerime kendim bile şaşırıyorum. Daha önce Haiti ve Küba’ya gitmiş gibiyim. Oysa buraların tarihi ve coğrafî yapısı hakkındaki ayrıntılı bilgileri bir yerlerde okumamış olduğuma eminim. Uçakta konuşurken kullandığım sözcükler Eartha’nın da dikkatini çekiyor, adaya daha önce gelmiş olduğumu ve ona söylemediğimi düşünüyor. Bunun üzerine, yıllar önce Antillerde korsanlık yaptığımı anlatıyorum, gülüşüyoruz. Eartha da bana kendi ailesinin öyküsünü anlatıyor.
Eartha’nın öz annesi, çok genç yaşta, burada hastalanarak ölmüş. Marsilya’lı, çok hoş bir kadınmış. Eartha’nın babasıyla Port-au-Prince’de tatil yaparken tanışmış, kadın ona âşık olmuş. Yakışıklı Haitili baba, eski diktatörleri Jean-Claude Duvalier’nin Tonton Macaute’ler denen gizli polis örgütünde çalışan bir mulattoymuş. Bir süre sonra, Haiti’deki siyasi karışıklıklardan bunalan baba işten ayrılmış, birlikte komşu ülke başkenti San Domingo’ya yerleşip, burada evlenmişler. Eartha ve erkek kardeşi doğmuş. Erkek kardeşin doğumundan birkaç ay sonra, yeni siyasi iktidar zamanında tekrar Port-Au-Prince’e taşınmışlar. Annesi Isabella ve erkek kardeşi burada, bir daha iyi olmamak üzere hastalanmışlar. Eartha bana onun ve kardeşinin hastalığı ile ilgili ayrıntıları anlatmıyor. Konunun onu üzdüğünü düşünüp, ben de üzerinde durmuyorum.
Port-au-Prince, inanılmaz sefil bir yer. Adaların zengin kaynaklara sahip olduğu sömürge yıllarından kalma güzel binalar var, ama çok bakımsız. Hava alanından şehre doğru giderken etrafı dikkatle seyredip Eartha’yı dinlemeye devam ediyorum. Otelimize yerleşmeden önce ailesine uğramayı teklif ediyor, onaylayınca şoföre adresi söylüyor, oraya yönleniyoruz.
Eartha’nın babasının evi, kentin neredeyse yüzde seksenini kaplayan gecekondulardan biri değil, eski bir binanın ikinci katındaki küçük bir apartman dairesi. Köhnemiş merdivenlerden valizlerimizi duvarlara çarpa çarpa çıkıp zili çalıyoruz. Babası kapıyı bekletmeden açıyor ve yükümüzü içeri alıyor. Sonra elimi sıkıp, coşkuyla kızına sarılıyor. Arkasında duran kadını o zaman fark ediyorum. Kendimi tanıtıp, Eartha’nın üvey annesiyle tokalaşıyorum.
Yıllardır boya yüzü görmemiş duvarların çevrelediği salonda sohbet ediyoruz. Kayınpederim Prosper, karısına talimat verip bize meşrubat servisi yaptırıyor. Adam, elli beş-altmış yaşlarında ve benimki gibi, ikinci eşi oldukça genç. Sohbet arasında İngilizce bildiğini ve yıllardır Amerikan Konsolosluğu’nda şoförlük yaptığını söylüyor. Bir süre konuştuktan sonra yol yorgunu olduğumuzu anlayıp bizi otelimize götürmeyi öneriyor. Eşyalarımızı toparlayıp aşağıya iniyoruz. Kendi arabasına bindirip şehri gezdiriyor biraz. Burada, limanı ve çevresindeki kolonyel binaları net bir şekilde hatırladığımı ikinci defa fark ediyor, burada yabancılık çekmeyeceğimi anlıyorum.
Londra’dan ayarladığımız gibi, Port-au-Prince’in kibar bir mahallesinde, Eartha’nın babası Prosper Silvain’in evinin yakınında körfez manzaralı bir apart-otele yerleşiyoruz. İçeride doğru dürüst birşey yok ama, binanın değişik bir havası var. Ayrıca yirmi beşlik güzel bir melezle geçirilen balayının her yerde ve ortamda hoş olacağını düşünüyorum. Eartha gibi mulattolar, Haiti’de ayrıcalıklı sınıf olarak kabul ediliyor. Karışmamış Afrikalı ırkın ten rengi koyu ve bu insanlar orada sefalet içinde yaşıyor, Haiti Kreolü denen tuhaf bir Fransızca konuşuyorlar.
Ertesi sabah bir cip kiralayıp, kahve ve şeker kamışı plantasyonlarının bulunduğu dağların yamaçlarını dolaşıyoruz. Yüz elli yıl öncesine kadar her yeri tropik ormanlarla kaplı olan adada, birkaç bölgede yoğunlaşmış küçük ormanlar kalmış şimdi. Mısır, tatlı patates, manyok ekili alanlar açmak ve kereste elde etmek için neredeyse bütün ağaçlar kesilmiş. Kara yüzlerinin içinde parıldayan kanlı gözleriyle düşmanca bakan tarım işçileri bizi ürkütüyor. Hâlâ sömürgecilik yıllarından kalma bir savaşın tedirginliği hissediliyor.
Batı Afrika kıyılarındaki evlerinden koparılıp buraya getirilen köleler, nesiller sonra yine köle gibi ölesiye ve boğaz tokluğuna çalışmak zorundalar. Kölelik resmen kalkmış ama değişen bir şey olmamış. Bu yüzden bütün beyazları, çektikleri işkencelerin sorumlusu olarak görmeye devam ediyorlar.
Şehre dönüp liman çevresinde dolaşıyor, Champ-de-Mars meydanı yakınlarında bir lokantada yemek yiyoruz. Kentin en hareketli yeri olan kadın satıcılarıyla ünlü Demir Pazarı’nda uzun saatler geçiriyor, çok eğleniyoruz. Pazardaki üç masadan ibaret lokantada yediğimiz et yemeği bende hafif bir zehirlenmeye yol açıyor. Hava çok nemli ve sıcak. Yüzümde ve kollarımda kırmızı lekeler oluşuyor, güneş alerjisi olduğunu düşünüyorum önce. Sonra bunun içten gelen bir rahatsızlık sonucunda olduğunu anlıyorum.
Gecenin tamamını Eartha ile sevişerek geçiriyorum. Seans aralarında soğuk duş alıp, meyve yiyerek, sekiz saatten fazla yatakta kalıyoruz, bol bol sohbet ediyoruz bir yandan. Eartha bana İstanbul’u ve oradaki hayatımı soruyor, suya sabuna dokunmadan ve son on yılıma pek değinmeden hikâyelerimi anlatıyorum. Büyük bir merakla dinliyor.
Ertesi sabah, duş aldıktan sonra, aynada kendime bir göz atıyorum. Vücudumun ve yüzümün her yerinde sivilceler oluşmuş, tenim esmerleşmiş ve bana öyle gelmediğine eminim; ellerimin üzeri, kollarım ve göğsümde gözle görülür kıllanmalar oluşmuş. Şaşkınlıkla her yerime tekrar bakıyorum. Evet, yüz ifademin bile değişmiş olduğunu görüyorum. Küstah ve acımasız bir ifade var gözlerimde. Bu değişimin nedenini anlayamıyorum ama kendimi böyle daha iyi hissettiğimi fark ediyor, hiç üzerinde durmuyorum.
Yine gün boyu geziyoruz Eartha’yla. Bu kez, adanın batısında bulunan güzel bir plaja gidiyoruz. Buradaki yerleşimde tütün ekili alanlar ve bir de puro fabrikası var. Denizden çıkışta fabrikayı da gezip, Prosper ve Eartha’nın başka akrabaları için çeşitli boy sigar ve sigarillolar alıyoruz. Kaliteli ağaçtan yapılmış puro kutularının etiket tasarımları fevkalâde güzel. Sigara içmediğim halde kendime de büyükçe boy bir kutu puro alıyorum ve içindekilerden birini kesip yakıyorum. Eartha tütün içmeyi hiç yadırgamayışımı ve kırk yıllık tiryakiymiş gibi davranmamı hayretle karşılıyor. Daha önceleri sigara içip sonradan bırakmış olduğumu sanıyor. Kahkahayla, daha önce hiç içmediğimi ama puroyu çok sevdiğimi ve bundan böyle hep içeceğimi söylüyorum.
Gülüşüm ve tavırlarım, kendi kendime yabancı geliyor. Yürüyüşüm, içimdeki gücü gösterircesine afili olmuş. Müthiş bir öz güvene sahibim şimdi; her şeyi başarabilecek, her savaşı kazanabilecek biriyim kendi gözümde. Eartha’yı omuzlarından sarıp, sahilde yürüyüşe çıkarıyorum. Yorulduğumuzda, kumsaldaki bir kahvede oturuyoruz.
Fiziksel görünümümdeki değişim, Haiti’deki ikinci günün akşamında Eartha’nın da dikkatini çekecek kadar belirginleşiyor. Tenimin iyice esmerleşmesi ve sivilcelenmesini, alışık olmadığım tropikal güneşe maruz kalmaya yoruyoruz. Ancak, dudaklarımın büyümesi, göz rengimin siyahlaşması, vücut kıllarımın sıklaşması ve koyulaşması gibi tuhaf değişmelere bir anlam veremiyoruz. O akşam Eartha fotoğraflarımı çekiyor, yanımızda bulunan Londra fotoğraflarındaki görüntülerimle karşılaştırıyor. Ona, ‘beni büyüyle başka birisi haline getirdin sen’ diyorum ve dakikalarca gülüşüyoruz.
Balayımızın üçüncü gününde, Eartha’nın büyük halası ölüyor; Prosper’in merhum babasının kız kardeşi... Eartha onu yıllardır görmemiş, ‘doksanına yakın bir ihtiyardı’ diyor, düşkünler evinde kalıyormuş. Aynı günün akşamında, dua ve ayin için şehrin kuzey-batısına Genove‘ye, içinde metruk bir mabedin bulunduğu ‘gizli orman’a davet ediliyoruz.
Akşam üzeri, limandaki fetiş pazarına uğrayıp ayinde giymek üzere tuhaf giysiler, kertenkele kabuklarından yapılmış gerdanlıklar ve benim ne olduklarını anlamadığım kurutulmuş otlarla bezenmiş garip nesneler satın alıyoruz. Pazarda dolaşırken Eartha, Haiti’deki geleneksel âdetleri, törenleri ve gündelik yaşayışı anlatıyor. Tarihsel bilgiler veriyor neşe içinde.
Anlattığına göre, Haiti’nin vudu kralları, ayinleri düzenleyen ve yöneten ‘Bokonos’ denilen başrahipler. Bokonoslar ülkenin gerçek liderleri ve halk arasında devlet başkanından bile fazla saygı görüyorlar. Yüzyıllardır inanılan ve yapılan kara büyüye ilişkin gizli buluşmaların esrârını yerel halktan başkasının çözemeyeceğini ve anlayamayacağını söylüyor. Arkasına iki sıra koltuk eklenerek bizdeki dolmuşlara benzer hale getirilmiş bir kamyonete atlayıp otelimize dönüyoruz.
Yemekten sonra, ölen halanın cenazesi ile ilgili konuşmak üzere Eartha’nın ailesinin evine gidiyoruz. Orada kahvelerimizi içip hep birlikte, cenazenin bulunduğu mabede doğru yola koyuluyoruz. Prosper, o akşam bana, halanın cenaze ayinini yöneten başrahip Mattias’ı tanıştırıyor. Mattias, Prosper’in yakın dostu. Bileklerine kadar uzanan bembeyaz bir rahip elbisesi giymiş, ayakları çıplak. Mabedin kapısının önünde oturuyor, otlardan ilaçlar yapıyor. Eartha kulağıma eğilip onun doğaüstü güçlere sahip büyük bir bilge olduğunu söylüyor.
Masanın hemen ardında, gökyüzü, deniz ve toprak arasında köprü oluşturan bir piton yılanını elinde tutarak yükselen, denizkızı görünümündeki tanrıça Mamiwater’ın resmi, binanın taş duvarına asılmış. Mabedin içerisine göz atıyorum. Yüzlerini beyaza boyamış vudusi kadınlar, ayine hazırlanıyorlar. İçerideki sunağın çevresine, hayvan kafatasları ve ağaçtan yapılmış bebekler konmuş.
Mattias çok yaşlı, ama gözlerinde ve bedeninde hemen fark edilen yüksek bir enerji var. Tanıştırılınca elimi sıkıp gülümsüyor.
‘Seni tanıyorum, oğlum’ diyor.
Şaşırıyorum. Gözlerimin içine garip bir ışık saçarak bakıyor, sanki büyüleniyorum.
‘Aramıza yıllar sonra yeniden gelmişsin...’
Oturduğu yerden bana doğru uzanıp, sol elinin orta parmağıyla şakağıma dokunuyor. Söylediklerinin doğru olduğunu hissediyorum. Bir anda, şimdi daha büyük bir hızla başkalaştığımı fark ediyorum. Mattias’ın parmaklarındaki çekim gücü, hafızamın derinliklerinde hapsolmuş başka hücreleri geri çağırıyor. O anda gerçekte kim olduğumu hatırlayamıyor ve içi endişe dolu bir finansmancı memur haline geliveriyorum. Eski karımı ve kızımı özlüyor, bensiz ne yaptıklarını düşünüyorum. İstanbul’u ve oradaki sorunları dert ediyor, kendimi hiçbir sorunu çözemeyecek kadar güçsüz hissediyorum.
Sonra, uyuyup uyandığımda başka birisi olarak çıkıyorum yatağımdan. Uyandığım yatakta, karşımda Mattias’ı buluyorum. Tuhaf rüyalar görmüş ve bunları gerçek hayatla birbirine karıştıran sert ve farklı bir adam gibiyim şimdi de... İçimde on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir seyyah ve maceraperest var. Bu adam, korkunç ve korkusuz bir otorite tanımaz. Kötülük dolu biri... Hayatını dünyanın yedi denizinde gemilerde çalışarak, yedi diyarını gezerek geçirmiş, şen-şakrak, her konuda işini bilen, çapkın bir hergele...
Evet, ben başka birisiyim.
Mattias ‘Gel benimle.’ deyip, beni vurmalı sazlar çalan grubun içine götürüyor. Davulcuların şefi Aristide ile tanıştırıyor.
‘Sen iyi bir davulcuydun bir zamanlar. Bu gece de Aristide ve bu çocuklarla çalacaksın.’
Beni onlara teslim edip uzaklaşıyor. Mabede doğru yürürken geriye doğru dönüp bakıyor, göz göze geliyoruz. Yüzüne garip bir gülümsemenin yerleşmiş olduğunu görüyorum. Aristide, beni bir tumbanın önüne götürüyor. Gerçekten de bu enstrümanı çalmasını biliyorum. Yanımızdaki grupta trompet ve tromboncular var. En muhteşem çalgı grubunu ise boş petrol varillerinden yapılmış, üzerleri akortlu içbükey halkalar halinde çekiçlenmiş, top başlı tahta tokmaklarla vurularak çalınan bir çeşit vibrafonlar oluşturuyor. Yalnızca bu derme çatma teneke varillerin irili ufaklı çeşitlerini piyano kadar ustalıkla çalan virtüözler bile var burada.
Akort, ses kontrolü gibi işler, giysiler ve yerleşim tamamlanır tamamlanmaz Mattias sessizlik buyuruyor. Müritler, orkestranın çevresinde büyükçe bir dikdörtgen alan oluşturarak uzun tahta banklara oturuyorlar. Mattias, zor anlaşılır bir Fransızca ile ölen halayı anlatıp, onun için yakarışta bulunuyor ve onun ölmediğini ve ruhunun bizlerle beraber olduğunu belirten konuşmalar yapıyor. Dualar ediliyor. Haiti’de bir cenaze töreni bu kadar sürüyor. Sonrasında ise derin siyah bir ayine geçiliyor.
Varilden yapılmış çalgılar, Borodin’in ‘Orta Asya Steplerinde’ adlı eserinin etkileyici bir versiyonunu çalarak geceyi açıyor. Sonra nefesli sazlar ve davullar başlıyor. Zaman aktıkça gecenin karanlığı koyulaşıp, kuyunun dibi derinleşiyor. Ölesiye çalıyoruz. Çevreye davulların hipnotize edici ritmi yayılıyor. Çalgıcılara ve dans edenlere çiğnemek üzere kola cevizi tohumları dağıtılıyor. Kola tohumları çiğ patates tadında ve dişleri turuncuya boyuyor, transa geçmeyi kolaylaştırıyor.
Kadınlardan biri çok güzel. Parlak kırmızı renkli giysilere bürünmüş, saçı örtülmüş ve yüzü beyaza boyalı. Müziğin ritmi hızlandıkça dansçıların gözleri kayıyor, başlar arkaya atılıyor. Sonunda kırmızılı kadın transa geçiyor, sırtı yay gibi gerilmiş, vücudu ter içinde, sürekli kendi ekseni etrafında dönüyor.
Uzunca bir süre çaldıktan sonra, kendimi karanlık bir kaosun içinde buluyorum. Eartha, bir söğüt ağacının dibine oturmuş put gibi duruyor, ayini seyrediyor. Ben ise, bana sunulan her şeyi kabul ediyorum; büyücü şefin ayindekilere dağıttığı kola cevizi tohumundan başka, sadece davulcuların çiğnediği dilimi uyuşturan yaprakları tereddütsüz alıp çiğniyorum. Sürekli terlememin neden olduğu susuzluğumu, şeker kamışından yapılmış Port-Au-Prince romu içerek giderdiğimi sanıyorum. Sonra çılgınca sarhoş oluyor ve çevremdeki her şeyden tamamen kopuyorum.
Gizli ormanın ortasında, ağaçların arasında, yarım metre derinliğinde ve yaklaşık sekiz metre çapında bir çamur göleti yapılmış. Bütün dansçılar, hep birlikte çamurun içinde dans etmeye başlıyorlar. Kendinden geçmiş kadınlar, bedenlerine başka ruhlar sahip olduğundan, avazları çıktığı kadar bağırıyor, o ruhların ağzından konuşuyorlar. Kırmızılı kadın çıldırıp üstünü başını paralıyor. Hep birlikte sarhoş domuzlar gibiyiz bu berbat kokulu çamur çukurunun içinde.
Beynim artık kafamdan başka bir yerde. Vücuduma elektrik verilmiş gibi dans ediyorum. Davulcuların yükselttiği ritim, takip edilemez bir eğilimle daha da hızlanıyor. Çamaşır iplerine ayaklarından baş aşağı asılmış canlı horozlar kafaları vahşîce kopartılarak kurban ediliyor ve kanları yüzlerimize sürülüyor.
Bir süre sonra, tamamen çamurla kaplanmış halde dans ederek oraya yaklaşıyorum. Horozlardan birinin kafasını ellerimle tutup dişlerimle koparıyorum. Kan her yere sıçrıyor, yüzüme ve saçlarıma bulaşıyor, tuzlu tadı ağzımı dolduruyor. Az ötede, mabedin yan cephesine bitişik duran kuyunun yanında, çamur banyosundan çıkanları yıkayan, tere bulananları serinleten bir mürit çalışıyor. Ona yaklaşıp, elindeki kalın lastik bir hortumdan üstüme başıma su sıktırıyorum. Nefes nefese, enerjimin azalmış olduğunu algılayıp bir köşede dinleniyorum.
Çekildiğim köşeden ortaya çıkıp Eartha’yı bıraktığım yere döndüğümde, onu ve Prosper’i bulamıyorum. Onları Mattias’a sormak istediğimde ise mabedin kapısının kilitlenmiş olduğunu fark ediyorum. İçeriden vudusilerin tüyler ürpertici çığlıkları geliyor. Ne olduğunu hiç anlayamıyorum. Kafamın bulanıklığı dağılacak gibi değil; hiç bir konuda yorum yapamayacak kadar tuhaf bir ruh halindeyim. İçimdeki karanlık adamın içgidüsel davranışlarına teslim oluyorum. Ayini yarıda kesip, orada bulduğum anahtarı kontağın üzerinde bırakılmış eski bir cipe atlıyorum. Önce kaldığımız  otele ve Prosper’in evine gidiyor, oralarda kimseleri bulamıyorum. Sonra limana inip Eartha’ya bakınıyorum karanlık sokaklarda.
Limanda bir gemici meyhanesine giriyorum. Bu karanlık ve rutubetli baraka, sefil şarapçıların istilâsı altında. İçerisi iğrenç kokuyor ve dumandan göz gözü görmüyor. Barmen’e, Prosper Silvain’i tanıyıp tanımadığını soruyorum. Kapının hemen sol yanında oturan ayyaş ihtiyar atılıyor ve benim Prosper’in damadı olduğumu tahmin ettiğini söylüyor.
Altmış yaşlarındaki bu körkütük sarhoş adam, ‘hepimiz lânetliyiz ve öleceğiz’ gibi bir şeyler zırvalıyor. Karımla kayınpederimi ayin esnasında kaybettiğimi ve onları aradığımı anlatıyor, bana yardımcı olmasını istiyorum. Yüzünü buruşturup, ‘Prosper ve karısı, Mattias’ın yerine yalnızca resmî işler için giderler. Oradan Adelante’nin mabedine gitmişlerdir, çünkü aslında onun müritleridir.’ gibi tuhaf birşeyler anlatıyor. Konuştuklarından pek bir şey anlamadığımı ve Adelante’nin kim olduğunu soruyorum. Tanımıyor olmama şaşırıyor, boğuk sesiyle ‘onun müritleri, hasta olanlardır’ diye cevaplıyor beni, ‘İçinde lânet taşıyanlar orada şifa bulmaya çalışırlar.’
Konuşması giderek daha da anlaşılmaz oluyor.
‘Bu lânet de neyin nesi? Onları nasıl bulurum? Bana söyler misin?’
Adam, peş peşe haykırdığım sorularıma cevap vermek yerine, yanındaki arkadaşını dürterek anlamadığım bir şeyler söylüyor. Birlikte kahkahalarla gülüyorlar. İkisine de sert birer içki ısmarlayıp, biraz daha konuşmalarını sağlamak istiyorum. İhtiyar ayyaş gelen içkiyi bir dikişte dipleyip, ‘Adelante’nin gizli ormanında düzüşmenin her türlüsü vardır.’ diyor. Gülmeye başlıyor yine. ‘Prosper’le karısı oraya bayılırlar.’ İyice zırvalıyor, başka bir şeyler anlatmaya niyeti yokmuş gibi görünüyor. Adelante’nin mabedinin yerini başka sözcüklerle yeniden soruyorum, onu konuşturmaya çalıştığıma uyanıp, başka birşey söylemiyor bana.
Sonunda sinirlenip, zor kullanmaya kalkışıyorum. Üzerime yürüyenleri görünce fikrimi değiştiriyorum. Herkesi sakinleştirmeye çalışıp meyhaneciye hesabın iki katını ödemek zorunda kalıyorum. Kızgın homurtular arasında orayı terk ediyor, karanlık sokaklarda bir kez daha çaresizce gezinmeye başlıyorum. Köşe başında iş tutan fahişelerden biri yirmi dolar karşılığında ondan istediğim her şeyi alabileceğimi söylüyor. Önce gülüp geçiyorum, sonra garip bir cinsel açlık duyup geri dönüyorum. Fahişe, ayindeki baygın bakışlı kırmızılı kadına benziyor, güzel bacakları  ve memeleri var.
Yirmi doları peşinen alıp beni sefil bir barakaya götürüyor. Bağıra bağıra düzüşüyor, tere bulanıyoruz. Ona bir yirmilik daha teklif ediyor, anal birleşme ve şiddet istiyorum. Kırka razı oluyor. Pantolonumu tutturduğum kuşakla ellerini zorla arkadan bağlıyor, sol elimle saçlarını kavrayıp, kafasını iyice geriye alıyorum. Belinden aşağıya doğru bastırıyorum. Kıçı, koca bir tepsi gibi açılıyor. Bütün hırsımla kaba etlerini kopartırcasına ısırıyor, tırnaklarımla derin izler bırakarak içlerini çiziyorum baldırlarının. Sonra kuru kuruya, ince deriyi iyice örseleyerek, güçlükle içine giriyorum. Haykırışları kulağımı tırmalıyor ve beni daha çok tahrik ediyor. Saçlarını kavradığım elimi bırakıp ağzını tıkıyorum. Parmaklarımı ısırmaya çalışıyor, buna izin vermiyorum. Köpek gibi, kasıla kasıla boşalıyorum içine.  Ağlamayı ve küfretmeyi kesmesi için bir yirmilik daha verip ellerini çözüyorum. Sonra alelacele giyinip kendimi sokağa atıyorum.
Eartha’yı, derme çatma teneke gecekonduların içinde kurulmuş batakhanelerle dolu daracık sokaklarda aramaya devam ediyorum. Gerçekten korkunç yerler buraları. Kesif puro dumanı ve sidiğe karışmış ter kokusu yüzünden içeride duramıyorum.
Prosper’in evine tekrar uğruyorum, ışıklar yine sönük, kapı duvar olmuş. Gidebileceğim başka bir yer kalmadığından, gizli ormana geri dönüyorum. Girişteki vahşi bakışlı muhafızlar, ayinin bittiğini ve mabette kimse kalmadığını söylüyorlar. İçeri bakmak istediğimi söylediğimde, öndeki muhafız başını ‘hayır’ anlamında sağa sola sallayarak, belinden çektiği kasaturasını karnıma doğru uzatıyor. Eartha ve Prosper’i soruyorum, tanımadıklarını belirten işaretler yapıyorlar. O zaman, Adelante’nin yerini aradığımı söylüyorum. Muhafızların öfkesi doruğa ulaştığında geri geri yürüyerek oradan hızla uzaklaşmak zorunda kalıyorum.
Port-au-Prince sokaklarını ezbere bilir gibi son kez turluyorum. Meydandaki eski kilisenin bahçesine ve limandaki istasyon binasına baktığımda her şeyi hatırlıyorum ansızın. Sahip olduğum yeni görüntüm, değişmiş olan yüzüm ve kıllı vücudum içine düştüğüm bu hikâyede yaşamamış birisine ait aslında. Evet, yüz yirmi yıl önce buradaydım ben...

 
3.BÖLÜM
İSTANBUL’dan BOMBAY’a

 1876, Galata bitirimhanelerinde büyümüş bir yetim olarak başladığım denizcilik hayatımda soygunlara ve eğlenceye doyamadığım bir yıl olacaktı. Otuzlu yaşlarımın sonlarına doğru ayarım iyice kaymış, gitgide daha tehlikeli serüvenlerle beslenir olmuştum. Dünyanın çeşitli limanlarında ticaret yapan bir yük gemisi ve gözü pek serserilerden oluşan on dört kişilik bir mürettebat ile on bir yıldan beri, yedi denizi dolaşarak, para  kazanmaktaydık. Gemim, Hollanda bandıralı bir şilep bozuntusu olup, Rotterdam limanına kayıtlıydı. Benden önceki sicilinde namuslu bir kuru yük gemisi olarak tanınıyordu.
İlk sermayemi, Hindistan’dan Rotterdam’a gıda maddesi ve makine ticareti yapan bir firma adına yaptığımız yasal taşımacılığın arasında kotardığımız afyon kaçakçılığıyla biriktirmiş, birkaç yıl sonra da, patronum için kaptanlığını yaptığım bu geminin sahibi olmuştum. Genellikle yasadışı işlere soyunuyordum. Afyon ve silah ticareti bizlere çuval dolusu para kazandırıyordu. Dünyanın birçok yerinde kilit insanlar tanıyordum. Bu bağlantıları akıllı politikalarla ve özgün bir üslûpla kurmuş, durmaksızın geliştiriyordum. İnsanlar, sadece nüfuzlarını, yetkilerini, isimlerini veya dağıtım örgütlerini kullanarak, oturdukları yerden para kazanıyorlardı.
Herhangi bir şehirde yerleşik değildik, dünyanın bütün limanları bizimdi, yerimiz yurdumuz yoktu. Hepimiz dünya vatandaşı olmuştuk. İstanbul’dan gelme yedi tayfam vardı. En cahil miço bile en az üç yabancı dil ve bir o kadar da lehçe konuşuyordu. Dört Yunanlı, iki İspanyol, bir İtalyan, bir Portekizli ve bir de Çingene adamım çalışıyordu gemide. Ben ve adamlarım çılgınca harcamaya alışmıştık. Çetenin tamamı kadın düşkünüydü, her limanda genelevler ve eğlence yerleri emrimize amadeydi. Sonraları, daha fazla heyecan aramaya başladık. Kanundışı ticaret bile yeterince eğlenceli ve coşkulu gelmiyordu bize. Daha büyük işler yapmalıydık ve dünya denizlerinde namımız yürümeliydi.
Limanda, en sevdiğimiz meyhanede kafa çekişimizden bir hafta sonra İstanbul’da büyükçe bir soygun gerçekleştirdik. Bir Fransız finans kuruluşundan Osmanlı Hazinesine kredi olarak sağlanan iki bin beş yüz altın lirayı daha saraya teslim edilmeden Galata limanından uçuruvermiş, kimse neye uğradığını anlamamıştı. Soygun Fransız basınında ve İstanbul’da günlerce konuşuldu.
Bu hırsızlık, bir süredir bana ve gemime ambargo uygulayan Fransızları delirtmek için nefis bir oyun oldu. İşi yapanın kim olduğunu araştıran gazetecilere el altından kimliğimi de söyletmiştim, namım yürüsün diye. Altı ay kadar önce, kadın ticareti için gittiğimiz Batı Hint Adaları’nda, içimden gelen sapkın dürtüleri tatmin etmek adına bir katliama neden olmuştum. Olay, basit bir eğlenceden başlayıp, gereksiz yere büyümüştü. Fransız yetkililerin denetimindeki Port-au-Prince limanından zor kaçmıştık. O günden sonra Fransız hükümeti ülkeye ve kendi sömürgesi olan ülkelerin limanlarına girmemi yasaklamış, hakkımda tutuklama emri çıkartmıştı.
Bankerleri soyduğumuz işin sonunda zevkten çıldırmıştım, intikamım acı olmuştu. Parayı Amsterdam’da yedik. aylarca denize açılmadık, iş yapmadık. Wester rıhtımına demirleyip, limandaki fahişeleri bitirmiş, evli barklı ev kadınlarına ve okullu genç kızlara geçmiştik. Amsterdam, o yıllarda tüm Avrupa’nın en eğlenceli şehriydi. Kadınları çok güzeldi. Polis hiç karışmıyordu, çünkü şeflerinin hayatını lüks içinde yaşaması bizim sayemizde oluyordu.
Limanda tükettiğimiz içkinin, satın aldığımız abuk sabuk giysi ile eşyanın, mezbeleliğe çevirdiğimiz han ve genelevin haddi hesabı yoktu. Batı Hint adalarından kahve ve tütün taşırken, Haiti ve Küba’dan çok ucuza kapattığımız, bir bölümünü de kandırıp kaçırdığımız siyah genç kadınları, batı Avrupa limanlarında genelevlere satıyorduk. Siyah kızlar, hizmetçi ve seks kölesi olarak çok revaçtaydı. Bu iş bize iyi para getiriyor, üstelik yolculuklar daha da eğlenceli oluyordu.
Fransız ambargosundan sonra Batı Hint Adaları’na gidemediğimizden, bir parti afyon getirmek üzere puslu bir şafak vakti İstanbul limanından Hint denizine hareket etmiştik. Suveyş kanalı birkaç yıl önce açılmış, Bombay Limanı pamuklu dokuma pazarında, seksenden fazla imalathanesiyle en önemli merkezlerden biri haline gelmişti. O yıl Hindistan’a Lord Lytonn tayin edilmişti. Daha önceki vali Northbrook’la tanışıklığımız vardı ve onunla iyi anlaşıyorduk, Hollanda’ya alıp götürdüğümüz afyon için bize kolaylık sağlıyordu. Yeni valiyle nasıl çalışacağımızı ise henüz bilmiyorduk.
Uzun ve zahmetli bir yolculuktu. Son zamanlarda rahata fazla alışıp, denizlere yabancılaşmıştık. Bu yüzden, uzun yola uyum sağlamak bizi ilk haftalarda iyice gerginleştirmişti. Umman denizinde geçirdiğimiz iki büyük fırtına, bizi yıpratmış, adamlarımın arasında şiddetli kavgalar çıkmaya başlamıştı. Abuk bir tartışma sonucunda, Tophane’de yetişmiş iki gemicim bir olup, yıllardır beraber çalıştıkları Portekizli miçoyu arka güvertede kesiverdiler. Artık her şeyin tadı kaçmıştı.
Kavga dövüşle geçen yolculuğun sonunda, sıcak bir yaz sabahı Hindistan’ın batı kıyısındaki en büyük limana vardığımızda neredeyse tamamen tükenmiş durumdaydık. Demirledikten sonra, birkaç gün şehri kolaçan edip yerel dedikodulara kulak kabartmış, şehrin gündemini izlemiştim.
Yadava hanedanı, birkaç yüzyıldan beri Bombay adasının içinde bulunduğu Maharashtra eyaletinde söz sahibiydi. Eyaletin yönetimi İngilizlerin kontrolündeyse de Yadava’lar müthiş zenginliğe ve toprağa sahiptiler. Üç yıl önce Bombay’da genç mihrace ile tanışmış, limanın batısındaki Makim koyuna bakan saraylarında yemeğe bile davet edilmiştim.
Gotik mimari ile inşa edilmiş olan bu 18. yüzyıl malikânesinde hanedanın büyük bir hazinesi olduğu biliniyordu. Toprak gelirleri haricinde, dokuma tezgâhlarından sağlanan paralar bu aileyi dünyanın en varlıklı kişileri haline getirmişti. Sarayı Maratha’lardan oluşmuş bir bölük asker koruyordu.
Bombay limanında yıldızların altında kafa çektiğimiz gecelerden birinde sarayın soygununu planladım. Yaratıcı bir ilhamın içime doğmuş olması bir yana, bu soygun dağılmaya başlayan birliğimizin yeniden kurulması için yapılabilecek belki de tek şeydi. Birliği ancak böyle sağlayabilirdin; hedef göstererek ve o hedef için birlikte savaşarak...
Çok iyi korunan sarayın hazine dairesine, saray muhafız bölüğünün kilit adamlarını ayarlayarak kolayca giriverdik. Hiç kimsenin kalkışmaya cesaret edemeyeceği bir iş olduğundan, en ufak bir sorun çıkmadan iki büyük sandık dolusu altın ve mücevheri gemiye aldık. Nöbetçilerin hepsini zengin etmiştik.
Benim kişisel olarak peşinde olduğum parça ise, Yadava’ların dünyaca ünlü Mihracelik tacıydı. Büyük elmaslar ve yakutlarla süslü bu som altından taca sahip olmak tarihin en ünlü hırsızı olmamı sağlayacaktı. İşte bu şöhreti kazanmak ve adamlarımın gözünde ilâh olmak istiyordum.
Gecenin geç vaktinde, limandaki en şöhretli meyhanede zaferi kutlamaya kalkıştık. Tehlikeli işlerin içinden yıllardır kolayca sıyrılıyor olmanın verdiği rehavet ve aşırı özgüven beni şımartmıştı. Yola çıkmamıza yalnızca bir saat kala, meyhanenin ortasında, Raca’nın tacını ve kılıcını takıp caka satmaya kalkıştım. Yerel serseriler ayaklarıma kapanıp, bana tapınıyorlardı.
Yalnızca on beş dakika sonra meyhane bir bölük asker tarafından sarılmıştı. Muhafız bölüğünün soygun için rüşvet verdiğimiz komutanı, bir manga askeriyle, benimle konuşmak ve adamlarımı teslim almak üzere içeri girdi. Baş başa bir köşeye çekildik. Suçumuz çok ağırdı ve kaçmamıza imkân yoktu. Komutana eğer beni saraya götürürse, onu da yakacağımı ve bu iş için para aldığını herkese anlatacağımı söyledim. İhaneti cezasız kalmayacaktı.
Yapmış olduğumuz anlaşmaya uymadığımı, tedbirsiz davranıp herkesi tehlikeye soktuğumu söyledi. Bu durumda bana ancak bir şekilde yardımcı olabileceğini, bunun ötesinde elinden başka bir şey gelmediğini anlattı. Hiçbir çatışmaya girmeden teslim olacak, hazineyi ve tacı iade edecektim. Adamlarımın hepsini feda edecek, gemiyi ve gemideki bütün varlığımı da onlara verecektim.
Bu şartları yerine getirirsem, benim olayla ilgili olmadığımı söyleyecek ve kaçmamı sağlayacaktı. Blöf yaptığını sandım. Elimdeki kozun değerli olduğunu düşünüp pazarlığı sürdürmek istedim. İnsanın kafası bazen duruveriyor. O an benimki de öyle olmuş ve çalışmayan kafam beş dakika sonra uçuvermişti. Muhafız şefinin konuşmamdan korkması için bir sebep yoktu; çünkü cesetler konuşmazdı.

 
4.BÖLÜM
PORT-Au-PRINCE’te

Ayinin yapıldığı bahçeden çıkıp sokakları arşınladıktan epeyce sonra tekrar otele dönüyorum ve gecenin başından beri kayıp olan Eartha’yı, dünyanın en çirkin insanı olarak buluyorum orada. Daha hiç bir şey sormama fırsat kalmadan hakaret etmeye başlıyor. Başka kadınlarla düşüp kalktığım ve ona hiç ilgi göstermediğim gibi ilgisiz konuları bahane ederek bütün şirretliğiyle bağırıp çağırıyor.
Bu durumdan fena halde rahatsız oluyorum. Refleks olarak kendimi savunmaya ve şiddet göstermeye kalkışıyorum. Eartha ise daha da saldırganlaşıp, beni tokatlıyor. Ellerini tuttuğumda, ısırmaya ve tekme atmaya çalışıyor, avazı çıktığı kadar bağırıp küfrediyor. Elimden kurtulduğunda mutfaktan kocaman bir bıçak kapıp, geri dönüyor. Masanın etrafında birkaç tur kovalandıktan sonra, kendimi dışarı atıp canımı güçlükle kurtarıyorum.
Yarım saat kadar dolaştıktan sonra geri döndüğümde, otel odasında kırılmadık cam, devrilmedik koltuk, sehpa ve masa kalmadığını görüyorum. Eartha kanepenin arkasına büzülmüş ağlıyor. Kimseyle konuşamayacak halde... Çantasını ve özel eşyalarını altüst ederek metal bir şırınga kutusu buluyor, üzerinde Eridorphin yazılı ampulleri görüyorum. Eartha’ya bunun işe yarayıp yaramayacağını soruyorum. Başını ‘evet’ anlamında öne doğru eğiyor. Ampulü kırıp, şırıngaya çekiyorum. İlacı yalvaran bakışlarla uzattığı kolundaki mavi damara veriyorum. Beş dakika içinde sakinleşip normale dönüyor. Yüksek ateşi var. Onu yatağa yatırıp, başucunda uyumasını bekliyorum.
Gecenin bir vakti, otelden çıkıp Prosper’in evine konuşmaya gidiyor, ona Eartha’nın krizi ile ilgili sorular sormak istiyorum. Kapıyı defalarca çalıyorum, kimse açmıyor. İçeri girip durumu aydınlatabilecek bir şeyler bulmayı umuyorum. Cüzdanımdaki plastik kartla kilidin dilini itmeye çalışıyorum. Olmuyor. Cebimde bulunan küçük çakıyı deniyorum, göbeği çevirmiyor. Üst kata çıkıyorum. Orada, apartmanın boşluğuna bakan balkonda, boyacıların bırakmış olduğu büyük bir spatula buluyorum. Onu kasa ile kapının arasına sokup zorluyor, kilidi kırmadan dilini içeri itip, açtığım kapıdan giriyorum. Hiçbir yerin ışığını açmadan, yalnızca çakmak aleviyle etrafımı görmeye çalışarak Prosper’in çalışma odasına yürüyorum. Perdelerin sıkıca kapatılmış olduğu bu odada gece lambasını yakıp kanepenin yanındaki çalışma masasının çekmecelerine saldırıyorum.
Birkaç dakika içinde fotoğraf albümleri geçiyor elime. İçlerinde fotoğraflardan başka, resimlerin yanına alınmış birçok not ve sayfa aralarına sıkıştırılmış kağıtlar buluyorum. İki albümden, önce daha yeniymiş gibi duran birincisine göz atıyorum. Çaresizliğime ilaç olacak bir şey bulamıyorum burada. İkincisini incelerken bina merdivenlerinden birilerinin çıktığını duyuyorum.
Çekmeceleri aceleyle kapatarak, ikinci albüm elimde salondaki daire kapısına koşuyorum. Oraya vardığımda kapının kilidine anahtarın sokulduğunu duyuyor, hemen antrenin yanındaki kolonun ardına gizleniyorum. Prosper ve karısı, kapının zorlanarak açılmış olduğunu fark etmeden konuşarak içeri geçiyorlar. Yatak odasının kapısı kapanırken, yavaşça dışarıya çıkıyorum. Kapının kapandığını duymuyorlar.
Otel odasına döndüğümde, Eartha’nın uyumaya devam ettiğini görüyor, heyecan içinde ikinci fotoğraf albümünün sayfalarını karıştırıyorum. Eartha’nın annesinin Prosper’le evlilik resimleri, Eartha’nın doğumu, bebeklik resimleri, mektuplar, kutlamalar, kartpostallar, Eartha’nın erkek kardeşinin doğumu...
Sahi Eartha’nın erkek kardeşine ne olmuş?
Albümün orta sayfalarında, bir deste evrak ve zarf var. Az sonra aradığım ipuçlarından ilkini önümde buluyorum, Isabella Silvain’in beyin tomografileri ve doktor raporları. Yıllarca süren tahliller, röntgenler, araştırmalar, ilaç reçeteleri, doktor isimleri, raporlar ve sonuç: Delirerek ölüm...
Eartha’nın da hasta olduğunu bu albümde bulduğum kağıtlardan öğreniyorum. Bu hastalık, ona genç yaşta ölen annesinden kalan bir miras olmalı. Beyninin sol ön lobunda bulunan spesifik bölge bilinmeyen bir nedenle belirsiz dönemlerde uyarılıyor ve şiddetli epileptik krizlere yol açıyor. Bu krizler ilerleyen yaşlarda giderek sıklaşıp ölümle sonuçlanıyor. Konu ile ilgili diğer ayrıntıları Londra’da oturan o yaşlı nörologla yaptığım telefon görüşmesinde öğreniyorum.
Hekimin kimliğini eskimiş röntgen ve tahlil raporlarından buluyorum, Doktor Thompson, aslında Eartha’nın annesinin doktoru. Prosper’in fihristinde bulduğum telefonunu çevirip, adamı uykudan uyandırıyorum. Önce huysuzluk yapıyor, ona olanları anlatıyorum. Beni dikkatle dinliyor ve çok anlaşılır bir tonda konuşarak, bundan yıllar önce, Isabella’nın hastalığını teşhis etmenin epeyce uzun sürdüğünü ve bunun kendisini çok uğraştırmış olduğunu söylüyor. Eartha‘nın kriz zamanlarında morfin türevi bir ilaç kullandığını ve buna sıkça ihtiyaç duyulabileceği konusunda beni uyarıyor.
Her şeyin büyük bir hızla, gittikçe artan bir tempoda değiştiğini ve bu başkalaşımın beni topyekûn felâkete götürdüğünü fark edemiyorum. Çünkü, ruhumun bu dönüşümde kendini bulmuş ve özüne dönmüş olduğunu düşünüyorum. Sefil bir dünyaya aitim belki de; düzen ve huzur içimdeki o gerçek adamı rahatsız ediyor.
‘Eartha‘dan hemen kurtulmalıyım.’ diye düşünüyor o adam. Damarına yüksek doz Eridorphin vererek, hiç şüphe çekmeden bu işi bitirebilirim. Ama hemen sonra, onu yok etmek zorunda olmadığımı, kibarca anlaşarak ayrılmanın daha doğru olacağını geçiriyorum aklımdan. Hayatımın birdenbire bu hale gelmiş olmasının gerçek nedenlerini düşünüyorum, kafam iyice karışıyor. Sonunda Eartha’nın yanına kıvrılıp, karanlık bir kuyuya düşer gibi uyuyakalıyorum.
Sabahın erken saatlerinde, terden sırıl sıklam olmuş halde uyandığımda o gün önemli bir şeyler olacağının önsezisini buluyorum içimde. Sanki bedenimde kimyasal bir değişim olmuş. Ağzımın içinde kekremsi bir tat var. Yanımda bir melek gibi uyuyan Eartha’yı uyandırmadan kalkıp duşumu alıyor, tıraş oluyorum. Yüzümün çizgilerinin tamamen değiştiğini fark ediyorum. Gözlerim aynadaki görüntüme çakmak çakmak bakıyor. Artık bedenimdaki başkalaşıma aldırış bile etmiyorum, çünkü ruhumun da bütünüyle fethedilmiş olduğunu anlıyorum. Bu yüzden, öncekinden daha çok seviyorum yeni görüntümü. Alnımın sol tarafında belirmiş olan beş-altı santimetre uzunluğundaki beyaz yara izini çok beğeniyorum. 
Eartha uyanınca kahvaltı ediyoruz. Ona kendini nasıl hissettiğini soruyorum, Port-au-Prince’den ayrılmak istediğini, eve geri döneceği günü iple çektiğini söylüyor. Onu rahatsız eden şeyin ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Doğduğu şehirdeyiz; babasının, akrabalarının, arkadaşlarının ve anılarının olduğu yerde. Pratik olarak, onun dünyada en rahat edeceği yerin burası olması gerektiğini anlatıyorum. Bana, içindeki canavarın büyümeye başladığını hissettiğini söylüyor. Ona göre, buraya gelmiş olması eski lâneti tetikleyip kendini kötü hissetmesini sağlamıştı.
Eartha’ya bu hastalığın lânetle, canavarla veya büyüyle ilgisi olmadığını, tıbben teşhisi konmuş bir durum olduğunu söylüyorum. Ona, zavallı annesinden sadece bunun miras kalmış olmasının büyük bir şanssızlık olduğunu söylüyorum. Sevgiyle yaklaşarak ‘Senin bunda bir suçun yok, kaderin bir kurbanısın.’ diyorum. Bildiklerime şaşırıp, bunları kimden öğrendiğimi soruyor. Babasının evinde dosyaları karıştırdığımı ve Londra’daki doktoruyla telefonda konuştuğumu söylüyorum. Başını öne eğip, susuyor. Dışarı çıkmak üzere hazırlanırken, sesinde onu terkedeceğimin endişesini taşıyarak bundan sonra ne yapmayı düşündüğümü soruyor. Doğal görünmeye çalışarak, ‘Hayır’ diye cevaplıyorum onu.
‘Birlikte mücadele etmeyi öğreneceğiz.’
Otelde kahvaltımızı ettikten sonra, saat on bire doğru, limanın kuzeyinde ıssız bir plaja gidiyoruz. Güzel bir yer. Bütün gün denize giriyor, bir balıkçı barakasında balık yiyoruz. Sonrasında, akşam üzeri Eartha’nın babasına uğruyoruz. Prosper, bana nedense soğuk davranıyor. İçerideki salonda bir konuğu var: Mattias, dün gece cenaze töreninde tanışmış olduğum uzun boylu, yaşlı rahip. Onun yaşını tahmin edemiyorum. Dış görünüşünde ne olduğunu tanımlayamadığım bir tuhaflığı var. El sıkışıyoruz, bana hatırımı soruyor. Yüzüme bakıp, içimdeki değişimi sezdiğini anlıyorum. Şeffaflığını yitirmiş gözlerinde, eski bir anıyı görüyorum sanki. Eartha’ya ve babasına benimle yalnız konuşmak istediğini söylüyor. Her ikisi de kalkıp içeriye çekiliyorlar.
Durumu garip bulmama rağmen oradaki bir koltuğa isteksizce çöküp, Mattias’ın kırışık yüzünde hatırladığım adamın kim olduğunu bulmaya çalışıyorum. Başka bir şey sormama gerek kalmıyor, Mattias düşünüp bulamadığım herşeyin cevabını verecek kadar inanılmaz bir büyücü, Belki de o, şeytanın ta kendisi... Oturduğu derme çatma sandalyeden hiç kıpırdamadan bana doğru bakıp, ağır ağır konuşmaya başlıyor.
‘Bundan yıllar önce o güzel sarışın kadın buraya, bu berbat adaya geldi. Prosper ile evlendiler. Bir zaman sonra Eartha doğdu.’
Sağ elini bana uzatıyor. Yavaşça döndürüp açtığı avucunda Eartha’ya benzeyen bir bebek beliriyor. Mattias onu parmaklarını kapatarak kavrıyor ve yüzüme doğru tutuyor.
‘Onu çok net hatırlıyorum. Çok güzel bir çocuktu, tıpkı elimdeki bebek gibi. Aradan bir kaç yıl geçti, Eartha’ya bir kardeş geldi. Onun adını annesi koydu, neredeyse kendisi kadar beyazdı çünkü...’
İncecik, uzun parmaklı, kabarmış damarlarla dolu elleri kıpır kıpır... Bebeklerin biri belirip, diğeri kayboluyor kendiliğinden. Ayrıntılı anlatıyor. Alışamadığım aksanı yüzünden, konuşmasının ancak bir bölümünü anlayabiliyorum.
‘Sen ise o yıl İstanbul’da, buradan kilometrelerce uzakta bir okulda öğrenciydin. Ve alnında bu kaderin yazılı olduğundan habersiz yaşıyordun, oğlum.’
Hayatımı, şaşılacak bir ayrıntı ile anlatıyor. Gençlik yıllarımı, benim hatırladığımdan daha ayrıntılı bilmesi beni çok şaşırtıyor. Ağzım açık dinlemeye devam ediyorum onu.
‘Aynı zaman diliminde, burada her şey sükût içinde yaşanıp gidiyordu. Sonra beklenmedik bir şey ortaya çıktı. Bir hastalık yayılmaya başladı aramızda. Hiç bir yerde duymadığımız, görmediğimiz ve atalarımızın bizlere hiç sözünü etmediği ölümcül bir hastalık...’
Yüzü, eski bir parşömen haritanın derin kırışıklıklarıyla dolu Mattias’ın. Beni aşağıdan yukarıya doğru süzüyor ve başını iki yana doğru sallayıp devam ediyor. Ne anlatacağını bildiğim halde kıpırdamadan bekliyorum.
‘O kahrolasıca illete, ilk olarak Prosper’in güzel karısında rastladık. Sinir hastalığı zannedildi. Ve iki yıl içinde, Isabellacık acılar içinde  aramızdan ayrıldı. Küçük oğlunu da aldı beraberine... Sonra, sebebini o zamanlar bilemediğimiz, insanı deliliğin pençesinde kıvrandırarak öldüren bu kırgın, Silvain’lerin yan komşularında devam etti. O aileden de üç kişiyi aldı götürdü.’
İsabella ve Eartha’nın kardeşinin bebekleri Mattias’ın avuçlarında kesif sarı birer duman kümeciğine dönüşüyor, tozları ağır ağır zemindeki döşemeye dökülüp dağılıyor.
‘Aslında, senin yalnızca Eartha ve annesinde olduğunu düşündüğün bu delilik hâli, burada yıllardır hüküm sürmektedir ve sanılanın aksine, inanılmaz derecede bulaşıcıdır.’
Bir süre konuşmuyor Mattias. Ben ise oturduğum yerde kıpırdamadan duruyorum. Elinde tuttuğu şimşir ağacından yapılmış bastonuna abanarak ayağa kalkıyor. Ona getirmiş oldukları kahveyi koltuğunun yanındaki masaya koyuyorlar. Masaya dayanıp üzerinden dumanlar tüten uzun beyaz fincanı alıyor. Bir yudum içtikten sonra gözlerini yeniden yüzüme dikip konuşmasına devam ediyor.
‘Evet oğlum, gözlerinde şüphe görüyorum. Senin gibiler işte böyledir, gerçeklerden kaçar ve onlarla yüzleşmek istemezler. Başkasının bedeninde, başka birisiyle, tam kırk iki yıl birlikte yaşadın sen ve onu hiç sevmedin. Kalbini paylaştığın o iyi insanı, karşı konulmaz aç gözlülüğünle ele geçirdin. Bedenine tamamen yerleştin ve onu karanlık bir hücreye tıktın. Beyninin kıvrımında yalnızca bir köle olarak yaşayor o şimdi... İçi kötülük dolu bir zorbasın sen.’
Yutkunuyorum. Neler olduğunun farkına varır gibiyim şimdi. Kötü adamı yoklamak istiyor, henüz içeriye nasıl bakılacağını bilmiyorum. Mattias o bilgelik dolu kısık sesiyle kaldığı yerden devam ediyor.
‘Yıllar önce, bu adaya birkaç kez geldin sen. Bazılarını hiç hatırlamıyorsun değil mi? Vahşet dolu anıların ve ölümcül günahların seni rahatsız etmiyor. Aksine birçoğu kazanılmış zaferler gibi haz veriyor sana. Ama oğlum, bir günahın var ki...’
Derin bir nefes daha alıp veriyor.
’İşlediğin günahın cezası olarak adaya gönderilmiş olan o lânet, kırk yıl boyunca pek çok insanı pençesine aldı. Kimileri altı ay içinde öldü. Bir çoğu, çevresine dehşet saçarak iki üç yıl kadar yaşadı. Karın Eartha, yıllar boyu acı çekerek yaşayabilen az sayıda kurbandan sadece biri... Sana deliliği bulaştırdı ve şimdi o yaratık beyninde giderek büyüyecek...’
Koltuğumda daralıp nefes alamaz oluyorum. Ağzımı açıp konuşmak istiyor ama yapamıyorum. Onun susmasını istiyor, orayı terk etmek üzere doğrulmaya çalışıyorum. Olmuyor, kılımı kıpırdatamıyorum. Mattias olduğum yerde kalmamı söylüyor, daha anlatacağı şeyler var, anlıyorum. Farkına varmadan lacivert tulumlu ayincilerden oluşan kara bir çemberle çevrilmiş olduğunu görüyorum şimdi. Ve sayıları durmaksızın artıyor.
‘İnsanlık tarihinde inanılması güç pek çok şey olmuştur. Büyücüleri ve kâhinleri tarih kitapları yazmaz, bilim onları öğretmez. Kitaplar, savaş ve iktidar kavgalarındaki nice vahşeti yazar ama cinayetlerin en korkunç olanları seninkiler gibi sebepsiz işlenenlerdir. Adadakilere yıllar önce bulaşan bu hastalık, dönüp dolaşıp yeni bedeninde seni buldu. Günahın gerçek sahibini. Bu bir tesadüf değildi. Olamazdı da...’
Mattias’ı ilk defa gülerken görüyorum şimdi. Sol elinde, ağzına bir cam kırığı batırılmış olan kendi bebeğim beliriyor. Kalabalığın içerisinden uzanan kara bir el, başımı okşayıp saçlarımı karıştırmaya başlıyor. İçimdeki iyi adamın, neden olduğunu anlamadığım bir tepki sonucunda saltanatı diğeriyle paylaşmaya başladığını hissediyorum sanki. Mattias keskin sözcükleriyle beni ezdikçe, o kötü ve saldırgan haydut geri çekiliyor, yerini o temiz ve günahsız adama bırakıyor.
İyi adamı dile getirmek, onu konuşturmak için var gücümle uğraşıyorum, ama olmuyor. Sadece dudaklarımın kıpırdadığını, ağzımdan ise hiç bir kahrolasıca sesin çıkmadığını görüyorum. Mattias, neler olup bittiğini anlıyormuş gibi yüzüme bakıp, konuşmasını sürdürüyor.
‘Gerçekleri bilen iki rahip olarak, senin o bedeni ele geçirip buraya geri dönmeni sağladık. Kaderini yeniden yazıp, bu hesaplaşmayı gerçekleştirmek çok güç olmadı aslında. Sadece uzun zaman aldı. Zaman ise bizler için değerli değildir. Çok bulunan şeyler değerli olamazlar.’
Hava kararmış, içerisi lacivert tulumlu liman işçileriyle hıncahınç dolmuş, siyah yüzlere oyulmuş pırıltılı kanlı gözler üzerime kilitlenmişti. Önce saçımı okşamakla yetinen uzun kara parmaklar, şimdi gözümü oymaya, burnumu kulağımı koparmaya çalışan çok başlı küçük canavarlara dönüşmüştü. Mattias kahvesinin son yudumunu da içti bitirdi.
‘Şimdi sana, yüz yirmi yıl önce bu limanda işlemiş olduğun suçu hatırlatacağım ve sen kendi cezanı kendin vereceksin.’
Yerimden zorlukla doğruluyorum, felç olmuşum sanki. ‘Hayır’ diyorum fısıltıyla, sonra yavaş yavaş bir haykırışa dönüşüyor sesim. ‘Ben o değilim. Böyle bir günah işlemedim ve bunları dinlemek istemiyorum, gitmek istiyorum buradan.’
Beni bırakmayıp linç edeceklerini düşünüyorum. Ama öyle olmuyor. Mattias onlara ‘Bırakın gitsin’ diyor, kararlı bir ses tonuyla. Kalabalık bana yol veriyor, ayağa kalktığımda bütün bedenim titriyor. Kapının kenarında Eartha ve Prosper ile göz göze geliyorum. Birbirlerine sarılmış öylece duruyorlar. Bana nefret dolu gözlerle bakıyorlar. Kapıyı açık bırakıp arkama bakmadan koşar adımlarla dışarı çıkıyorum. Ana caddeye koşup taksi aranıyorum. Bir yandan yürüyor, bir yandan da yoldan geçen her arabaya el kol sallıyorum. Hiçbiri beni içeri almak istemiyor. Kamyonetin arkasında oturan bir çocuk, geçerken yüzüme tükürüyor. Şehrin biraz dışında bulunan havaalanı yoluna sapıp koşmaya başlıyorum.
Çaresizim, çok çaresizim.
Birkaç kilometre sonra, yorulup yürümeye başlıyorum. Karanlık iyice bastırıyor. İşte o anda, bilincimin derinliklerinde terkedilmiş olaylar bütün çirkefliğiyle beynime saldırıyor. Limana yaptığımız seferlerden birini hatırlıyorum, adanın genç kadınlarını götürmeye gelmişiz. Ve onu şimdi görür gibi oluyorum. Kucağındaki küçük kızıyla. Onunla konuşuyor, gemiye binmesi için ikna etmeye çalışıyorum. Tiksindirici pislikteki yabanîlerin kendi insanlarına işkence etmeyi sevdiklerini çok iyi biliyorum.
Hayır! Sonrasını hatırlamıyorum.
Sonrası uzun yıllar boyunca karanlığa gömülmüş, aklıma gelsin istemiyorum. Ben bu kadar iğrenç biri değilim. Ben yalnızca hastayım, çok hastayım. O lânet olası olay aklımdan defolsun diye iki elimle kulaklarıma bastırıp, karanlığın içinde var gücümle koşmaya başlıyorum. Artık nereye gittiğimi bilmiyor, yalnızca hıçkırarak ağladığımı fark ediyorum. O yine beynime erişiyor, dişlerimi sıkıp daha hızlı koşuyorum.
Siyah kız çocuğunun küçücük ellerini, kıvırcık saçlarının çevrelediği tatlı yüzünü ve pırıl pırıl bakan boncuk gözlerini görür gibi oluyorum, yüzüme gülümseyerek bakıyor. Hayır diyorum, bir şey yapmadım ben.
İstemedim, yapmak istemedim.
Annesinin arkasındaki kalabalık güruha bakıyorum sonra, aklıma gelen şeytanî düşünce beni gülümsetiyor. Değersiz insanları ihanete, iğrençliğe ve kötülüğe ikna etme gücümü bir kez daha denemek çok eğlenceli geliyor.
‘Ne olur yapma’ diye kendime yalvarıyorum. Sümüklerim gözyaşlarımla birleşiyor. Alnımda boncuklaşan terim koştuğum yerlere sıçrıyor, geceye karışıyor. Sonra kayalıkların denizle birleştiği yere geliyorum.
Yalnızca sapkın zevklerimi tatmin etmek için yaptırdığım katliamın kalıntısı, kömür siyahı ve kan kırmızının parçalanmış birlikteliği beynime sızıp, burun deliklerimden ve kulaklarımdan çekilmiş kıyma gibi fışkırıyor. İçimdeki adam, büyük bir keyifle izliyor bu sahneleri. Belden aşağısı çıplak, defalarca doyuma ulaştırdığı erkeklik uzvu kangren olup çürümüş bir bağırsak gibi önünden aşağı sarkmış, elindeki paslı kerpetenle cesetlerin dişlerini söküyor. Ona engel olamıyorum.
Ayın parlattığı dalgalar, otuz metre aşağıdaki sivri kayalara vurup erimiş kurşun gibi dağılıyor. Nefes alışım biraz normale dönene kadar bu muhteşem manzarayı seyrediyorum. Yavaş yavaş rahatlıyorum. Sonra denize son kez bakıp hiç duraklamadan kendimi aşağıya bırakıyorum.
Gırtlağımdan bana ait olmayan anlaşılmaz hırıltılar çıktığında müthiş bir ferahlık duyuyorum içimde... Ve sonra, bedenim kuş gibi hafifliyor. Gecenin karanlığıyla denizin zifir sularının birleştiği noktada beyaz bir güneş gibi parıldayan o heybetli ışığın kaynağına, koskocaman olmuş dolunayın içerisine gömülüyorum. Deliliğin simgesi ve gerçek sahibi olan ay, beni bir gezegenin uydusu gibi çekim alanına alıveriyor.
Uçuyorum şimdi işte... Gerçekten uçuyorum.

2. ÖYKÜ - KUMARHANE KUŞU İÇİN

BU KİTABI SATIN ALMAK İSTERSENİZ