ana sayfa

erkekler ağlamaz-2

kuraldışı öyküler

tilki tilki saat kaç

iletişim

 

BOOKS IN ENGLISH

ERKEKLER AĞLAMAZ-3 (devam)

-1991-

19
GAZETE HABERİ

‘İzmirli işadamı, gönlünü İstanbul sosyetesinden bir güzele kaptırdı.’
Tam dokuz yıl sonra, Nüket'i de bulmuştum Ayhan'ı da... Karanlık bir kış sabahı, her ikisinden aynı anda haber aldım. Gazetede gördüğüm o kahrolasıca magazin haberi aynen böyleydi.
‘İstanbul'un en gözde sanat galerisi Art Nouvelle'in sahibi, antikacı Ayhan Zorlu, müteahhit Fuat Seyran'ın kızı Nüket Seyran ile aşk yaşıyor...'
Ve bir sürü zırva sosyete dedikodusu. Haber, inanılmaz bir biçimde şaşırttı, üzdü, sinirlendirdi ve kıskandırdı beni. Fotoğraftaki Ayhan'ı tanıyamadım önce; benden en az on beş yaş büyük görünüyordu. Şık giyimli ve kırlaşmış  sakallıydı. Gözleri, o sıcacık bakan eski gözler değildi, çakal gibi kurnaz bir ifadesi vardı.
Nüket’se aynı Nüket'ti. Uzun kumral saçlarını topuz yapmış, siyah bir gece elbisesi giymişti. Bembeyaz dişleriyle gülümsüyor, o narin ellerinde bir şarap kadehi tutuyordu. Çok ama çok güzeldi. Onu nasıl ölesiye sevdiğimi hatırladım; elim ayağım kesildi, gözyaşlarımı tutamadım. Gazeteyi yere attım ve kanepeye uzanıp kendime gelmeye çalıştım.
Biraz açıldığımda bir kahve yaptım ve Nüket'i düşündüm. Benden sonraki hayatını biraz takip etmiştim. O kış, lisans programını bitirmiş, Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’ne yüksek lisans için gitmişti. Bu yüzden, 1987’ye kadar dört yıl boyunca ondan haber alamamıştım. Bu süre zarfında ve sonrasında, eski grupla pek görüşmediğini biliyordum. Son olarak, geldikten sonra bazı dergilerde edebiyat yazıları yazdığını duymuş, hatta birkaç kitap eleştirisini okumuştum.
Ona olan aşkım ve bağlılığım aradan bunca yıl   geçmesine rağmen hiç bitmemiş, aksine gittikçe derinleşmişti. Ayhan’la biraraya gelmiş olmasını ve nişanlanmasını garip bir rastlantı olarak görüyordum; otuz iki yaşımda, beni en çok üzen iki ayrılığın ardındaki insanlar, sanki başka kimse kalmamış gibi, bana nispet yaparcasına birbirlerini bulmuşlardı.
Hayatımda, kötü bitmiş başka hiçbir yakın ilişkim yoktu üstelik. Ayhan benim düşmanım mıydı? Ona ne yapmıştım ki ben? İhanet mi etmiştim, kötülük mü yapmıştım, yoksa arkasından mı konuşmuştum? Ne yapmıştım da kaçmış ve uzak durmak istemişti benden?
Kendimi çok yalnız ve çaresiz hissediyor ve bir taraftan da beni terkeden insanlar için bu kadar üzülmeyi gururuma yediremiyordum. Telefon çalınca, kablosunu tutup kopardım; kimseyle konuşacak durumda değildim. Kanepeye uzanıp, uyumak ve gerçeklerden kaçmak arasında bir ruh halinde vakit geçirdim bir süre.
Sonra gitarımı elime alıp, şarkı yazmakla oyalandım: ‘Yıkmak yaratıcı bir eylemdir; yıkmadan yapamazsın yerine...’ Bakunin’in anarşizmle ilgili ünlü söylemini başlık edinmişti sözleri. Şarkının yarısında, ikisini bir arada düşününce öfkelendim; gitarın tellerini koparıp bir kenara attım.
İş hayatına atıldığımdan bu yana, geçen altı buçuk yılımı yeniden düşündüm. Sıfırın altından başlamış, tırnaklarımla kazıyarak bir yerlere varmaya çalışmış, Nüket’in karşısına başarılı bir insan olarak çıkmaya uğraşmıştım. Çabalarımın bütün gerekçesi buydu. Oysa şimdi, geç kalmış olduğumu görüyordum.  Onu yeniden bulacağım noktaya gelene kadar, atı alan Üsküdar’ı değil,  Kadıköy’ü bile geçmişti.
O boktan serserilik günlerimde, dibine düştüğüm bunalımın içinde, ölmekle yaşamak arasında gidip gelmiştim aylar boyunca. Kendimi her şey için o kadar çok zorlamıştım ki, üniversiteyi bitirinceye kadar hemen her gece kâbuslar görmüş ve üç kuruşluk sevgi ve sıcaklık için olmayacak ilişkilere girmiştim.
Nüket’i tanıdığım seksenli yılların ilk yarısında memleketin durumunu herkes biliyordu. Fırsatlar ülkesine dönüştüğümüz Özal dönemi; işini bilenlerin kazandığı, diğerlerinin ise sürüm sürüm süründüğü yıllardı. Hoş, işini bilmeyenlerin dünyanın hiçbir yerinde kazanması görülmüş şey değildi ya... Ben ise çok gençtim o dönemde; müzikten ve yabancı dilden başka anladığım bir şey yoktu. Üstelik, bildiklerimin bana nasıl para kazandıracağının ayrımında değildim. Doksanlı yılların başına kadar bu şekilde yaşadım. Şimdi ise, otuzlu yaşların verdiği olgunlukla, gelecek vaadeden bir işadamı olup çıkmıştım.
Belki de, geleceğimde korkunç olaylar gören falcıların kehânetlerini boşa çıkarmamak için,  gazetedeki bu haberi gördükten sonra, başımı yeniden derde sokmam gerekiyordu. Programım öyle yapılmıştı yani, ilâhî güçler tarafından...
Hayatta ne oldum değil, ne olacağım demek lâzımdı.

 

20
ORTAĞIM HASAN

Akşama doğru biraz sakinleştiğimde, telefonun kablosunu tamir ettim. İki dakika sonra çaldı, işteki tek ortağım Hasan arıyordu. Ona biraz hastalandığımı, bu yüzden evden çıkamadığımı söyledim.
Hasan'la, 1983 yazında bir pop orkestrasında birlikte çalmak üzere toplandığımızda tanışmıştık. Amatör bir piyanistti o zaman. Güneyde şaşaalı bir tatil köyünde yaz sezonu boyunca çalışmak üzere iş almıştık. Orkestrada davulcu ve basçı vardı, ben de gitar çalıp şarkı söylüyordum. Çalacağımız tür müzik için, bir de piyaniste ihtiyacımız vardı; basçının arkadaşı Hasan'ı aramıza aldık, birkaç provada bize hemen uyum sağladı.
O yıllarda, ucuzcu popçuların Final Countdown, Comanchero, Eye of the Tiger gibi tırışkadan şarkıları moda olmuştu. Millet bunlara bayılıyordu ve biz de her seansta mecburen çalıyorduk. Michael Jackson kardeşlerini bırakmış, solo albümleriyle milyonlar satıyor, Modern Talking, Jason Donovan ve Madonna ortalığı kasıp kavuruyordu.
Sempatik, kültürlü ve yetenekli bir çocuktu Hasan. Bu tatil köyündeki müzik işine, bize hoşluk olsun diye kalkışmıştı. Elektronik mühendisiydi ve konusunda hasta denecek kadar meraklıydı. O yaz boyunca çaldık ve sürekli olarak elektronik dünyası hakkında konuştuk. Konularımız, verici ve alıcılar, çok kanallı uzaktan kumanda sistemleri ile benim de biraz bilgi sahibi olduğum bilgisayarlardı. IBM, seksenli yıllarda kişisel bilgisayarları dünyaya yayıyordu ve Türkiye'deyse, bunları gerektiği gibi kullanan pek az kişi ve kurum vardı.
Müzik işini kazasız belâsız bitirdikten sonra, aynı kış, Hasan’la birlikte uzaktan kontrol edilebilen bir maket gemi yaptık. Çok ayrıntılı, ama zevkli bir uğraş oldu. Gemiyi Yıldız Parkı’nda yüzdürmemizin ertesi günü, Türkiye'de müzisyenliğin bizi tatmin edecek bir meslek olmadığını düşünüp, bir elektronik şirketi kurmaya karar verdik.
Değişik ve güzel cihazlar yapma hayalleri içindeydik. Küçük büromuzda, Hasan'ın tasarımı olan elektronik metronomlar üretmeye başladık. Mekanik olanlardan daha ucuza satıyor, daha doğrusu, yapıyor ama satamıyorduk. Türkiye'de aynı ürünü yapan başka imalatçı olmasa bile, müzik aleti satan dükkanlara konsinye mal bırakarak ciddi satışlar yapmanın mümkün olmadığını kısa sürede kavramıştık. Ancak, Japon elektronik devlerinin arasında ve onların ürün gamında, yerli bir elektronik cihazı piyasaya kabul ettirebilme olasılığının bulunmadığını henüz anlayamamıştık.
Metronom bozgunundan sonra, aylarca, üzerinde grafik egalizörü bulunan ses yükselticileri üzerinde çalıştık. Şık ve kaliteli cihazlar üretmemize rağmen, zar zor yirmi adet satabildik yıl boyunca. Sermayemiz tükenmiş, yorgunluktan ve gerginlikten bitmiştik. Elimizde avucumuzda ne varsa yatırmış, bir o kadar piyasaya borçlanmış ve sonunda başarısız olmuştuk. Fırsatlar ülkesinde bir fırsat yaratıp para kazanmanın hiç de kolay olmadığını öğrenmiştik.
Boşa harcanan onca zamandan sonra, 1984 yılının sonuna doğru, hayatımızda ilk kez bir şans yakaladık. Elektronik işinde pes etmek üzereyken, Hasan'ın hep yapmayı teklif ettiği, ama çok da üzerine gitmediği için yeterince ciddiye almadığım basit bir seri ürünün imalatı bizi kurtaracaktı.
Maket gemimizin radyo kontrol aksamı için Hasan’ın Belçika'dan getirttiği ve baskılı devresiyle lehimleme planı hazır elektronik kitlerden yararlanmıştık. Elektroniğe meraklı insanların, hobiciler ve öğrencilerin rağbet ettiği ürünlerdi bu kitler. Telsizden radyoya, dijital saatten ses yükselticisine, voltmetreden disko ışıklarına kadar hemen her çeşit elektronik cihazı, yalnızca bir havya ile lehim yaparak kendiniz imal edebiliyordunuz.
Son kuruşlarımızla, piyasaya altı çeşit elektronik kit çıkarmayı başardık. Ürünlerimizden biri, Hasan'ın FM-Verici telsiz tasarımıydı. O dönemde yürürlükte olan yasaya göre, amatör sebeplerle dahi olsa herhangi bir frekans bandında verici kullanmak mümkün değildi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında yürürlüğe girmiş olan, casusluğa karşı önlem almak için yapılmış bilmemkaç sayılı ‘Telsiz Kanunu’ işte böyle diyordu...
Telsiz Kanunu bize vız gelirdi. O kadar çaresizdik ki, para kazanmak için değil FM verici, casusluk yapmaya bile hazırdık. İmalat evresinden sonra, İstanbul'daki bütün elektronik dükkanlarını tek tek dolaşmayı planlamıştık. Hasan imalattan sorumluydu, bense, işin ancak mucize ile gerçekleşebilecek kısmını üstlenmiştim; Türkiye'de hiç bilinmeyen, özelliklerini anlatması zor bir ürünü dükkanları satın almaya ikna edecek ve sonra da müşterilerine satmalarını sağlayacaktım.
O güne kadar hiçbir halt pazarlayabilmiş değildim ve üstelik en çok satış şansı olan FM-Verici kitimiz de yasadışı bir üründü. İlk denemelerimiz gerçek birer kara mizah örneğiydi. Mümkün değildi; dükkancılar beni dinlemiyordu bile. Hatta kimi zaman, neredeyse dayak yiyeceğim durumlar bile oldu. Yemin ederim, başka birisi anında bırakırdı işi ama ben bırakamazdım. Öyle bir seçeneğim yoktu; farklı yollar bulup devam etmek zorundaydım.
Dayımdan borç para alıp, dükkanlara koymak üzere krom ayaklı pleksiglas standlar yaptırdık. Göz alıcı sarı renkteki standların üzerine kit çeşitlerinin asılacağı pirinç askılar monte etmiştik. İş dünyasının temel unsuru buydu şimdi; göz boyamacılık, reklam ve bire bin katarak pazarlama yapmak... Mal satmak için, bir çeşit illüzyonist olmak gerekiyordu.
Biz de olmuştuk sonunda...
Ürünlerin yapılmış fotoğraflarını çektirip, diyagramlı ve kısa açıklamalı renkli broşürler bastırdık. Satış noktası adaylarının hepsiyle teker teker görüştük. Gece gündüz çalışıyor, İstanbul'daki bütün elektronik dükkanlarını dolaşıp hepsine ücretsiz kit standları kuruyorduk.
Bu kadar yoğun çabayla geçen iki buçuk ay sonunda siparişlere mal yetiştiremez hale geldik. Gençler, elektronik kitlere büyük ilgi göstermeye başlamışlardı. Hele FM verici kitimiz gerçekten ‘yok’ satıyordu. Bu kez, imalatta yardım etmeye giriştim Hasan'a; bütün kaynaklarımızı bir kez daha zorlayarak atölyemizi büyüttük, personel sayısını beşe çıkardık.
İşletme Fakültesinde okumama rağmen, ne cari hesap tutmasını, ne de çek-senet-banka muamelelerini öğrenmiştim o zamana kadar. Toy işadamı adaylarıydık, ama  benzersiz bir ürünün Türkiye'deki tek imalatçısı ve satıcısı oluvermiştik.
İmalatı düzene koyduktan iki ay kadar sonra, çeşidini on ikiye çıkardığımız ürünleri, standları ve broşürleri şirket arabasının bagajına doldurup Anadolu turuna çıktık. İstanbul'da yaptığımız işlerin benzerini başka yerlerde yapıyorduk; günlerce, doğru dürüst uyumadan, şehir şehir dolaşıp kitlerimizi elektronik malzeme satan dükkanlara tanıttık. Anadolu’da iş bağlamak, İstanbul'dan daha kolay oluyordu. Esnaf, İstanbul'dan ayağına gelmiş bir satıcıyı, hele gelen şirket sahibiyse, gayet sıcak karşılıyordu.
Ankara'da, Konya'da, Kayseri'de, İzmir'de ve Adana'da, sonradan şirketin oradaki kaleleri haline gelecek dağıtıcılar ile anlaşmalar yaptık. Taşralı adamlarla aynı masaya oturup konuşmakta çok zorlanmıştım ilk başlarda... Onları küçümsediğimden falan değil, ama aynı dili konuşmuyorduk. Bu yüzden komikliklerle dolu bir ‘zor iletişim’ dönemi geçirdim. Sonra alıştım buna da...
İki yıl içinde, işe başlarken beklediğimiz rakamların yaklaşık on katına ulaştı satışlarımız. İyi para kazanıyorduk. Ofisimizi yenilemiş, sekreter, şoför, muhasebe ve tahsilat elemanı almıştık. Büyütmüş olduğumuz imalathaneye yeni makinalar koymuş, kaliteye ve reklama önem verir olmuştuk. 1987 çok başarılı bir yıldı; satış ve kârlılıktaki artışların bu kadar yüksek olacağını hayal bile etmemiştik. Kazandığımız parayla, işimizi geliştirmeye ve kendimize güzel ve konforlu bir hayat kurmaya çalışıyorduk.
Türkiye'deki küçük şirketlerde, ortaklıkların yürümesi, evliliklerin yürümesinden bile daha zordu. En ufak bir çıkar çatışması, ortakları ayrılma noktasına götürüyor; iş dünyamız, amip gibi bölünerek çoğalan minik şirketlerle dolup taşıyordu. Henüz bölünecek büyüklükte değildik; mantıklı olmak zorundaydık. Bu yüzden, aramızda anlaşmazlıklar çıkıp da işler tatsızlaştığında, Hasan’la masaya oturup, dört yıl süreyle uygulayacağımız bir şirket anayasası üzerinde uzlaşmaya vardık.
Bütün bu kararları alıp, şirketi yeniden şahlandırdığımız yıl, askerliklerimizi de sırayla aradan çıkarmayı planlamıştık. Doğru zamanda gidip, Kütahya’daki hava birliğinde sekiz aylık askerliğimi yapıp gelmiş, şirket benim yokluğumda bir zarar görmemişti. Askerlik maceramı bitirip döndükten sonra, Hasan yalnızca araştırma yapıp yeni ürün tasarımları geliştirir olmuştu. Bunun dışındaki bütün idarî ve malî faaliyetler ile ilgili yetki ve sorumluluk bana aitti.
Bir süre sonra, iyi bir işadamına dönüşmüştüm gerçekten; aldığımız kararları ve başarısından emin olduğumuz projeleri hiç vakit harcamadan hayata geçirebilme becerisine sahiptim. Aradan bir yıl daha geçti, akıllıca yürütülmüş bir politika ile, ülke çapında iki binden fazla üyesi olan bir elektronik kulübümüz oldu. Kapanan bir amatör radyo dergisinin hizmetini devralıp büyütmüştük. Amatörlerin hem sorunlarıyla ilgileniyor, hem de posta servisi ile kit satıyorduk onlara. Aylık bir elektronik bülten yayımlıyor ve bizden kit satınalmış olan elektronikçilerin teknik sorunlarını ‘Doktor Kit’ köşemizde çözüyorduk.
Piyasada türeyen rakiplerimize karşı, ilginç bir rekabet yöntemi bulmuştuk. Daha ucuz, alternatif markalı ürünleri kendimiz imal edip satıyorduk. Yani, kendi taklidimizi kendimiz yapıyorduk. Yine de ilk göz ağrımız ‘Proses’, pazar payı en yüksek olan markaydı, piyasada güven kazanmıştı bir kere.
Banka hesabımda epeyce para birikmişti, ama yeni model bir arabadan başka bir lüksüm yoktu. Bir de, iyi döşenmiş kiralık evde oturuyordum; Hasan gibi davranamadığım için, ev sahibi olamamıştım. O, ‘nasıl olsa öderim’ diyerek gayrimenkul alır, her yıl yenilediği otomobil için banka kredileri kullanırdı. İşler, sonuç olarak bir şekilde yürüyüp gidiyordu; değirmenin çarkları su aktıkça dönerdi.
Önemli olan suyun kesilmemesiydi.

 

21
SANAT GALERİSİ

İş hayatımdaki gerilimi azaltıcı önlemler üzerinde çalışıp daha konforlu yaşamayı planlarken, gazetede o haberi okumuştum. Şimdi bir yol ayrımına geldiğimi hissediyordum; yeni kararlarım yeni bir yaşam biçimini gerektiriyordu.
Haberi okuduğum günün ertesinde, kendimi işyerimde bir yabancı gibi hissettim. Kafamı toplayıp ne yapmam gerektiğini düşündüm uzun uzun. Önce ipuçları bulacak, sonra bunları değerlendirecektim; Ayhan'la Nüket'in dünyasına girecek, nasıl bir hayat yaşadıklarını öğrenecektim. Bunları öğrenmeliydim, çünkü merak ediyordum; nasıl olmuştu da olmuştu bütün bunlar?
Cevabını bilmek istediğim bir başka önemli soru, benden daha başarılı olan insanların gücünün sırrıydı. Ben neyi yanlış yapıyordum? İnsanlar, onları ünlü ve varlıklı kılan parayı ve kudreti nasıl elde ediyorlardı?
Ayhan'ın İstanbul'daki adres ve telefon numarasını bulmak kolay oldu. Sekreterime İzmir Bornova Koleji'nin mezunlar derneğini arattım. İstanbul'da bir zamanlar Ayhan’la birlikte okuduğumuz kolejin derneğinden arıyormuş gibi yaptık; buradaki adresini ve telefonlarını aldık.
Levent'te oturuyordu. Öğleden sonra işten çıkıp adresine gittim. Evi, ana caddeye yakın ve iyi bir konumda, otoparkı olan yeni ve güzel bir binadaydı. Kendimi alamayıp içeri girdim ve asansöre binip dördüncü kattaki dairesine çıktım. Zilde ismi yazmıyordu. Sonra aşağıya inip, kiralık daire olup olmadığına bakındım aynı sokakta. Camlara asılı 'Kiralık' duyurularından birkaçını not alıp, yerel emlakçıları gezdim. 
Ayhan'ın apartmanının karşı sırasında küçük bir daire buldum ve iki hafta içinde apar topar oraya taşındım. Doğum günüme denk geldi; evi yerleştirip temizlettiğim günün akşamı, Şubat’ın on ikisinde, kız arkadaşım ve Hasan’la karısına minik bir kutlama düzenledim. Kendi ellerimle şahane yemekler yaptım onlara ve havadan sudan, neşeli konular açıp bol bol gevezelik yaptım; evimi neden değiştirdiğimi sorsunlar istemiyordum.
Gazete haberi sonrasındaki ilk Cumartesi, Ayhan’ın sanat galerisine gitmiş ve resim sergisini gezmiştim. Zatıâlileri orada değillerdi. Muharrem Durmaz isminde, İzmirli bir ressamın kişisel sergisi vardı salonda. Galerinin tasarımından ve atmosferinin güzelliğinden etkilenmiştim doğrusu. Resimleri de beğenip, içlerinden birini satınaldım. Galerinin tatlı müdiresine, aldığım resmi işyerime göndermesi için kartımı verdim. Bedeli için, kişisel  hesabımdan bir çek düzenledim. Ayhan'a mesaj göndermek için yapmıştım bu alışverişi; ‘ben çok yakınındayım.’
Galerisinden resim aldığımı farketmiş miydi bilmiyordum ama, mesajıma uzun süre karşılık alamadım. Yeni evime taşındıktan bir süre sonra, pencereden Ayhan'ın dairesini gözetlemeye başladım akşamları. Perdeleri çoğunlukla sıkı sıkıya kapalıydı. Ara sıra, Ayhan’ın işyerine ve evine sessiz telefonlar ediyordum. İşyerinde telefonları o açmıyordu, ama evinde iki kez sesini duymuş, tuhaf bir şekilde heyecanlanmış ve hiç sesimi çıkarmamıştım. Evinin içinde kim olduğunu seçemediğim gölgeler gördüğümde, Nüket'in aile evini de arıyor, onu da kontrol etmeye çalışıyordum bazen.
O sıralar Hasan, yeni FM vericiler geliştiriyordu. ‘Mikro FM Verici’ adıyla piyasaya süreceğimiz küçük kapsülün bir versiyonu, minik bir buton pille çok net yayın yapabilme kapasitesine sahipti. Ancak menzili kısaydı; aynı frekansa ayarlanmış güçlü bir alıcıyla, gönderdiği sinyali en fazla yüz metreden dinlemek mümkündü.
Bu vericinin bana özel bir uygulamasını yapmasını istedim; birinin telefonlarını dinlemek istediğimi söyledim ona. Önce alay etti, sonra endişelenip kimi dinleyeceğimi sordu. Kimsenin adını vermedim tabii ki. Benim için önemli olduğunu ve acilen kusursuz bir yöntem bulmasını istediğimi tekrarladım. O isterse, en iyisini yapardı, biliyordum. Gizlice başkalarının telefonlarını dinlemenin ciddî bir suç olduğu konusundaki uyarılarını dikkate alırmış gibi durmamdan sonra, vakit geçirmeksizin işe koyulmasını sağladım sonunda.
Bir hafta içinde mikro vericim hazırdı. Hasan inanılmaz bir devre tasarlamıştı.
-Bak şimdi, bu minik siyah küp, bizim mikro vericimiz...
Gerçekten, neredeyse iki küp şeker büyüklüğünde, siyah polyester dökülmüş bir ‘şey’di bu.
-Pili burdan, alttan değişiyor. Anteni, baskılı devre üzerine çizilmiş bir bobinden ibaret. İşi bununla bırakmadım; vericinin boşuna pil tüketmesini engellemek için, yanına minyatür servo kontrollü bir FM-Alıcı yerleştirdim.
Heyecanla dinliyordum; her şeyi dikkatle ve göstererek anlatıyordu.
-Yani, evinde bulunacak bir başka vericiyle, devreyi istediğin zaman açıp kapama şansına sahip olacaksın. Anladın mı?
-Bu harika bir şey. Peki, bunu telefon hattına nasıl monte edeceğiz?
-Dur oğlum, konuşmam daha bitmedi. Tabii ki onu da düşündüm, bak...
Kara küpün sol yanında iki küçük çıkıntı vardı.
-Apartmanlardaki telefon kutularında dahili telefon kabloları, minik soketlerle ana hatta bağlıdır. Bu dişleri kablonun bağlandığı soketin üzerine saplaman yeterli. Böylece telefona paralel bir bağlantı alırsın. Cihazın üzerine polyester döktüm, kimse bunun ne olduğunu çözemez; dikkat çekmeyecek bir görünüşe sahip gördüğün gibi. Sürekli çalıştırılırsa pili üç-dört gün ancak gider, ama günde iki saat kullanırsan, dört-beş hafta kadar idare eder.
Sevinmiş ve heyecanlanmıştım. Vericiyi açıp kapayacak olan alıcıyı, ne şekilde kontrol edeceğimi anlamaya çalıştım. Hasan bunun çok basit olduğunu anlattı; evde duracak olan sabit büyük verici prize takılarak beslenecek ve üzerinde bulunan tek bir düğmeyle kontrol edilecekti. Cihazı, kendi telefon hatlarımızın birinde deneyerek göstermek istedi bana; gerek olmadığını söyledim, kusursuz çalışacağından emindim.
Şirkette çalışan becerikli teknisyenlerden birini odama çağırdım ve yanına servis çantasını almasını istedim. Ona, gideceği adresi ve yapacağı işi tarif ettim. Görevi tamamlayınca kendisini ödüllendirecektim. Kapıcıya, telefon idaresinden geldiğini, Ayhan Bey'in telefonunda arıza olduğunu bildirdiğini söyleyecek ve kutuda onun telefonunu tespit edip vericiyi, anlattığım şekilde yerleştirecekti.
İki saat sonra iş tamamdı.
Akşamüzeri erkenden döndüğüm evimde, büyük bir hevesle Hasan’ın söylediklerini yapmaya çalıştım. Kendi vericimle cihazı açtım, Ayhan'ın numarasını çevirdim ve müzik setimin radyosundan, mikro FM vericinin dalga boyu olan yüz iki megahertze geldim. Ayhan’ın telefonunun çalma sinyalini duyuyordum. Telefon konuşmalarını kaydedebilmek için, radyodan teybe bağlantı yaptım, boş ses kasetleri hazırladım.
Sonra akşam olmasını bekledim. Neyin peşinde olduğumu hiç düşünmemiştim. Bilmiyordum da... Zaten hayat böyle değil miydi; hiç kimse ertesi gün neyle karşılaşacağını bilemezdi. Bilmiyordum tabii ama, Ayhan ve Nüket ile ilgili ilginç şeyler öğreneceğimi derinden hissediyordum.
Saat yediye doğru, Ayhan'ı apartmanın otoparkından eve yürürken gördüm. Perdenin arkasındaydım. Demek ki, az önce binanın otoparkına giren beyaz Peugeot onundu. Birkaç dakika sonra salonun ışıkları yandı. Hemen vericiyi çalıştırdım ve ilk kaseti koydum teybe. Ansızın benim telefonum çaldı. Işıklarım kapalıydı; korktum ve önemli bir şey olmuş gibi heyecanlandım, kekeleyerek açtım telefonu. Arayan, kız arkadaşımdı, nerelerde olduğumu sordu. Aklım başka yerdeydi, onu daha sonra arayacağımı söyledim. Telefonu kapatmak istemedi, yanımda başka bir kadın olduğundan şüphelendi. Üsteleyip, bana gelmek istediğinden söz edince, kalbini kırarak onu başımdan atmak zorunda kaldım.
Eve girdikten yarım saat kadar sonra, Ayhan telefonu kaldırıp bir numara çevirdi. Teybin kayıt düğmesine bastım. Nüket'i aramasını bekliyordum, ama telefonu açan başka bir kadın sesiydi.
-İyi akşamlar?
-Murat Bey'i arıyorum, ben Ayhan Zorlu.
-Bir saniye lütfen, bağlıyorum.
Dahili telefon çaldı. Bankanın sahibi, ünlü işadamı Murat S. hattaydı.
-Murat Bey, iyi akşamlar, ben Ayhan Zorlu, nasılsınız?
-Teşekkürler Ayhan Bey, sizi bugün galeriden arattım ama bulamadım.
-Biliyorum, notunuzu aldım. Dışarıdaydım, ofise dönemedim. Sizi ancak bu saatte evimden arayabiliyorum.
-Sorun değil, resimleri ayarlayabildiniz mi?
-Dördünü de bugün irsaliyelerle birlikte gönderdim bankanıza.
-Güzel, faturalar önümüzdeki hafta gelir, değil mi?
-Makbuzları ayarlamaya çalışıyorum, halleder etmez yollayacağım.
-Resimlerin toplam tutarı seksen beş bindi, değil mi?
-Evet, size seksen beş binden faturalanacak, toplam kırk beş ödeyeceksiniz. Fatura bedeli kadar makbuz alacaksınız. Ödemeyi haftaya Cuma günü yaparsanız memnun olurum.
-Tabii, talimatı şimdi veriyorum.
-Çok teşekkürler. Görüşmek üzere, iyi akşamlar diliyorum.
Bazı bankaların, kültür ve sanatı desteklemek adına sanat koleksiyonları yaptığını herkes biliyordu da, bu fatura işi neyin nesiydi onu çözememiştim. Rakamlar astronomikti. Amerikan Doları konuşuyorlardı. Türk Lirasının kronik yüksek enflasyon karşısındaki belirsizliği yüzünden, piyasalarda dolarla iş yapılıyordu bu aralar; muz cumhuriyeti gibi bir ülke olmuştuk.
Ayhan, telefonu kapar kapamaz Art Nouvelle'i çevirdi.
-İyi akşamlar, Art Nouvelle...
-Nergis benim, bana Fatoş Hanım'ı bağlar mısın?
-Fatoş Hanım çıktı Ayhan Bey. Selim bey burada, kendisiyle konuşmak ister misiniz?
Fatoş Hanım dediği, bana Muharrem Durmaz'ı satan cilveli sarışındı. Ayhan, Selim adlı yönetici ile konuşmaya başladı.
-Fatoş, İbrahim'e makbuzları imzalattı mı?
-Hayır. Hamdi Bey'e imzalattı da, İbrahim Bey imzalamadı. Galiba 'rakam çok yüksek, ben bunu imzalamam' demiş.
Ayhan, aniden bir canavara dönüşüp kükredi karşıdakine.
-Ne demek oluyor yahu bu?! Bu heriflerle, sergilerini açarken konuşmuyor musunuz kardeşim?! Her defasında uğraştırıyorsunuz beni! Böyle bir lâf ettiğinde, onun için bir şey değişmeyeceğini, bütün vergisini bizim ödediğimizi anlatmıyor musunuz, Allah aşkına?!
-Ben söylüyorum Ayhan Bey, ama Fatoş Hanım onu bir türlü ikna edemedi. Adam diyor ki, 'ben iki bin dolara resim satıyorum, siz bana on sekiz bin dolarlık tahsilat makbuzu imzalatıyorsunuz. Ya sonra başım belâya-...’
-Bana bak!... Bir daha sakın böyle rakam vererek konuşma! Yarın ben hallederim o işi...
-Afedersiniz efendim, ama yanımda hiç kimse yok, ben...
Lafı yine Selim’in ağzına tıkıp, öfkeyle devam etti.
-Ne olursa olsun, bir daha duymayayım o lâfları... Seninle yarın görüşürüz.
-T-Tamam efendim, iyi akşamlar.
Vay vay vay... Ayhan'ın işine yavaş yavaş uyanıyordum. Konunun yabancısı olduğumdan, bazı şeyleri henüz anlayamamıştım. Kaseti başa alıp, bir kez daha dinledim. Bu arada, olası bir yeni telefon konuşması için bir başka boş kaset hazırladım ve kendime bir viski koyup sigaramı yaktım.
Büyük bankacı Murat S. Beyefendi, bu işleri bizzat kendisi tezgâhlıyordu demek ki... Neden acaba? Bu konular çok mu önemliydi? Gazetelerden, Kreditbank'ın yüzlerce tabloluk koleksiyonu olduğunu okumuştum. Nerede müzayede olsa, hangi galeride sergi açılsa, Murat S. oradaydı. Bankanın tuvaletlerinde bile pahalı tablolar asılıydı. Dört tablo seksen beş bin dolara faturalandığına göre, her biri yaklaşık yirmi bine geliyordu. Kreditbank, her sene iki yüz tablo alsa, dört milyon ederdi. Dört milyon dolar; sadece bu bankanın bir yılda satın aldığı resimler... Banka gerçekte faturanın yarısını ödüyor, bu bedelden ressamın payı düşülüyor, bakiyesi galeriye kalıyordu.
Konuya uyanmıştım; bankalar bir taşla birkaç kuş vuruyorlardı. Şubelerini orijinal resimlerle dekore et; prestijin artsın, güvenilir ve sanat destekçisi imajın olsun, bilançonda duran varlıkların milyonlarca dolar yükselsin, kuvvetli bir banka olarak yabancı bankalardan ucuz dış krediler kopart, daha az vergi ver... Bir de üstüne; koleksiyoncu olma zevkini tatmin et ve yapmış olduğun manipulasyonla yükselttiğin piyasada elindeki sanat eseri stoğu da maksimumda değer kazansın.
Daha ne olsun?...
İşadamı olmak, benim gibi esnaf irisi olmaya benzemeyen bir şeydi. İş dünyasının göz kamaştırıcı salonlarında bulunmak, sosyetede boy göstermek ve mega yatlardaki partilere davet edilmek için gerçek bir puşt olmalıydı insan. İnsaf duygusu ve vicdanı fazlaca gelişmiş, kafası dürüstlükle işini yapmaktan başka bir şeye çalışmayan, iş arkadaşlarına, müşterilerine ve ortaklarına zarar vermekten ve başının devlet kurumlarıyla derde girmesinden korkan benim gibilerin ise, kıçını yırtsa ulaşamayacağı bir mertebeydi bu.
Düşündükçe uçup gidiyor, bu hayatta daha kırk fırın ekmek yemem gerektiğini anlıyordum. Bizim elektronik işinde, bir kitin ortalama satış fiyatı on dolar civarındaydı. Ayhan'ın yaptığı ciroya ulaşmak için, ayda yirmi bin parça satmalıydık. Mümkün değildi; bu sayıda mal üretmek için elli kişi çalıştırmamız gerekirdi ki, o zaman da hiç para kazanamazdık.
Ayhan'ın telefonu çaldı, hemen topladım kendimi. Bu kez arayan Nüket'ti. Konuşması beklediğim gibi hiç de aşk dolu değildi; Marsilya'ya birlikte yapacakları bir seyahatten söz ediyordu.
Adamla konuşmuş muydu? Otelde yer ayırtmış mıydı?
Sonra, yarın akşam gidecekleri davetten konuştular. Nüket'le Ayhan çoktan sınıf atlamışlardı; gidecekleri yerde İstanbul'un jet sosyetesi bulunacaktı. Kıskançlıktan içim buruldu biraz. Hayatımda hiç duymadığım bir histi bu; kimsenin başarısı ve zenginliği beni rahatsız etmemişti bugüne kadar, ama şimdi onları kıskanıyordum işte; beni mutlu edeceğini umduğum kadını orada, Ayhan’ın yanında gördüğüm için, tarifsiz bir huzursuzluk duyuyordum içimde. 
-Hayatım, şimdi toparlan bana gel. Haa, bu arada, düğün davetiyeleri sana ulaştı mı? Matbaacı bugün işi bitireceğini söylemişti.
Hemen evleniyorlardı demek. Bu kadar çabuk mu oluyordu bu işler? Her zamanki gibi treni kaçırmıştım; yine kızdım gecikmişliğime... Vericiyi kapatıp, bir süre Ayhan’ın telefonunu dinlemekten vazgeçtim. Yarım şişe viskiyi ve bir paket sigarayı birkaç saatte içtim; kül tablası ağzına kadar izmarit doldu. Sonrasında bir türlü uyku tutmadı, çeşitli kitap ve dergi karıştırma girişimlerim sonrasında, sabaha karşı kanepede sızmışım.
Gerçekleri öğrenmek kimi zaman iyi gelmezdi insana. Öğrenip de ne oluyordu sanki? Ya tepki gösterip başını derde sokuyor, ya da kendini kahredip mutluluğunu bozuyordun. Hayatımın geri kalan bölümünde, işime gelmeyen gerçekleri görmezden gelmeye karar verdim.
Bunu başaramadığımı söylemek istemezdim, ama ne yapabilirim; olmadı işte...

22

AYHAN’LA KARŞILAŞMA

Öğle vakti saat birde ancak gidebilmiştim işe. Berbat haldeydim... Bir saat boyunca, hiçbir konuda hiçbir şey yapamadan koltukta öylece oturdum. Sonra, bayilerimizden ikisini geri aradım; satışların durgunluğuna ilişkin sorunlarını konuştuk. Sıkılıp Hasan'ın odasına gittiğimde, arka odadaki bilgisayarında bir şeyler çalıştığını gördüm. Uzun süre başında durup ne yaptığına bakmama rağmen, yanına geldiğimi farketmeyecek kadar işe dalmıştı. Kafasında elektrotlar, ekrandaki dalgaformlarına bakıyordu. Beyin tomografisi çeken bir cins tıp cihazı üzerinde çalıştığını düşündüm.
Telefonu çalıp da konuşmak üzere ahizeye uzandığında beni gördü, göz kırptı, sekreter kıza ‘bağla’ dedi. Wilkins ya da Watkins adında biriyle konuşuyordu. Heyecanla, bağıra çağıra, beyin dalgaları ile ilgili bir şeylerden bahsediyorlardı. Daha fazla dayanamayıp çıktım odadan. Başım çok ağrıyordu, sekretere talimatlar verip eve döndüm.
Banyo yapıp, iki ağrı kesici hap attıktan sonra, Ayhan’ın sanat galerisine gitmeye karar verdim. Onunla bir şekilde karşılaşacak ve yüz yüze konuşacaktım. Ne olacaksa olmalıydı; daha fazla oyalanacak hâlim yoktu.
Galeri Art Nouvelle, gerçekten muhteşem tasarlanmıştı; bin metrekareye yakın bir alanda, yüksek tavanlardaki özel ışıklandırma görselliğini kusursuzlaştıracak zerafette çepeçevre asma katı olan ve her köşesinde bulunan özenle seçilmiş möble ve objeleriyle elit dekorasyon dergilerinde dahi kolay rastlanmayacak türden bir yerdi.
Bu kez, bir karma etkinlik vardı. Salonun caddeye bakan bölümünde, metal-ahşap karışık çalışılmış ve özel ışıklandırmalar sayesinde yaşıyormuş gibi duran insan heykelleri sergilenmişti. Uzun süre onlara baktım. Sonra, Fatoş Hanım gelip benimle ilgilendi, kahve ikram etti. Karma serginin sanatçılarını anlattı, eserleri hakkında bilgiler verdi. Bu kez, bir heykel almak istediğimi söyledim ona.
Tam heykellerden biri üzerinde konuşuyorduk ki, arkamda birinin durduğunu fark ettim. Geriye dönüp bakmadan, Ayhan olduğunu hissettim. Dönünce göz göze geldik, yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmadı, bense çok heyecanlandım; ağzımda tükrüğüm kurudu birden.
Gazetede resmini görmemiş olsam, onu kesinlikle tanıyamazdım. Buna güvenerek, Ayhan’ı tanımazlıktan gelmeyi düşünüyordum ki, bana doğru yaklaştı, gülümsedi ve boynuma sarıldı. Kulağıma, ‘dostum, dostum benim...’ diye fısıldadığını duydum. Kolumdan tutup üst kata, odasına götürdü beni, ondan böyle bir karşılama  beklemiyordum doğrusu.
-Bugün, seni burada göreceğimi hissetmiştim, dedi.
Almış olduğum resimden haberi vardı; geleceğimi biliyordu.
-Burası sana mı ait yoksa? diye yalandan sordum.
Altı yıldır bu işi yaptığını söyledi. İzmir ve İstanbul'da iki galerisi ve bir müzayede şirketi vardı. Benim neler yaptığımı sordu; yaptığımız işle ilgili yarım yamalak bir şeyler anlattım. Konuşacak o kadar çok şey vardı ki...
Birkaç dakika sonra, Ayhan'a telefonlar yağmaya başladı. Dördüncü konuşmasını bitirdiğinde, orada bulunmamdan rahatsız olabileceğini düşünüp, gitmek üzere ayağa kalktım.
-Ben artık kaçayım. Ne de olsa, bir daha görüşmemeye ant içmiştik yıllar önce...
Geri zekâlıca bir cümle kurmuş olduğumun farkına varıp, vedalaşmak üzere elimi uzattım.
-Hoşça kal dostum.
-Ulan şimdi döverim seni!...
Uzattığım elime bir şaplak indirdi. Ayağa kalkıp beni kolumdan yakaladı ve koltuğa geri oturttu.
-Çocuktuk ulan o zaman, hıyarağası. On beş yıl sonra burada karşılaşmışız, şu yediğin halta bak...
İşte şimdi, gerçek Ayhan'a benzemeye başlamıştı.
-Ne yapalım oğlum; iki saattir iş konuşuyorsun, seni işinin başında meşgul etmek istemiyorum. Aşağıdan bir heykel seçip gideyim, sonra uygun bir zamanda görüşürüz, sohbet ederiz.
Gülümseyerek yüzüme baktı.
-Haa, derdin heykel miydi senin? Aşağıda ne istiyorsan seç beğen. Para mara ödeyeyim deme sakın. Sonra Fatoş'un orada otur beni bekle, seninle bir yere gideceğiz.
Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım.
-Ayhan bak, olmaz öyle...
Lafımı ağzıma tıktı.
-Ben ne diyorsam onu yap!...
Beni odasından itekleyerek çıkardı, arkasını dönüp, telefonla görüşmek istediği kişilerin isimlerini saymaya başladı sekreterine. Benim heykelle ilgili talimatını da verdi; oysa değil heykel seçmek, ayakta duracak halde bile değildim. İçimde tarifsiz bir heyecan, sevinç ile keder karışımı bir boktanlık vardı. Fatoş'un masasının önündeki koltuğa geçip oturdum. Konuşuyorduk ama, ne konuştuğumu bilmiyordum. Aklım Nüket'teydi; gideceğimiz yere o da gelirse, ne olacaktı?
Kendimi karmakarışık ve çok yorgun hissediyordum. Kafamın sağlıklı çalıştığından da şüphedeydim. Fatoş'un yanından kalkıp, Ayhan'a görünmeden eve dönmeyi düşündüm bir an, sonra ona da karar veremedim. Bir çay daha içtikten sonra, Ayhan yanımıza geldi. Fatoş'a işle ilgili birkaç soru sordu, sonra beni göstererek en eski ve en iyi dostu olduğumu söyledi ona.
Kalkıp dışarı çıktık. Caddenin biraz yukarısında, Nişantaşı'nda bulunan şık bir kafe-bara girdik. İki saat boyunca konuştuk. Hayatlarımızın hiç görüşmediğimiz on yedi yılını birbirimize anlatmak kolay değildi; günlerce konuşabilirdik, ancak Ayhan’ın yıllar önce ardında durmuş olduğumuz o karanlık geceye değinmek bile istemediğini kolayca anladım. Ertesi gün İzmir'e gideceğini ve orada dört gün kaldıktan sonra, evlenme hazırlıkları yapmak üzere İstanbul'a döneceğini söyledi. Ha, sahi; evlenmek üzere olduğunu söylemeyi unutmuştu bana; müstakbel eşi nasıl da elit ve kültürlü bir kızdı, bilemezdim.
Karnım ağrımaya başladı. Ona bir randevum olduğunu ve eve gitmem gerektiğini söyledim. Bu evlilik konusu, garip bir rahatsızlığa yol açıyordu bende. Bundan böyle, yıllar sonra yeniden kurduğumuz bu arkadaşlığı sürekli kılmak konusunda anlaştık.
-Küçükken, hep sanatla ilgilenmek istediğini söylerdin. Şu işe bak, şimdi ben sanat dünyasının içerisindeyim, sen dışında kalmışsın.
Ona sanat duygusunun içimde hâlâ varolduğunu, sanatçı olma arzusuyla yandığımı, ama henüz bunu yapabilecek ekonomik düzeye gelemediğimi söyledim. Ayhan, babacan bir tavırla yanağıma dokundu. İçten görünüyordu.
-İstediğin tarz bir şeyler yapma fırsatı tanıyacağım sana. Birlikte iş yapacağız.
-Sağol dostum, dedim ona karşılık olarak. Benim için endişe etmene gerek yok, seninle her zaman iş yapmaktan büyük mutluluk duyacağımı bilirsin ve hatta iş yapmasak bile, sen benim en iyi dostumsun ve hep öyle kalacaksın; görüşsek de görüşmesek de...
Bu çok duygusal tiradımın sonunda, hesabı ödemek istedim, ödetmedi. Ayağa kalktım. Öpüştük ve birbirimize kartvizitlerimizi verdik. Ayhan kartının arkasına ev telefonunu yazdı, sonra benim ev numaramı sordu ve not etti.
-Ben biraz daha kalayım, bir kadeh daha içerim, sonra işe uğramam gerek, dedi. Seni İzmir'den dönünce ararım; düğün davetiyesi vereceğim daha...
Eve döndüğümde, gerçekten garip düşünceler içindeydim; Ayhan’da tanımlayamadığım bir tuhaflık vardı. Fotoğrafında onu gereğinden fazla yaşlanmış bulmuştum, ama canlı olarak gördüğümde başka şeyler geldi aklıma. Vücudunun duruşu bir acayipti; çocukluğundan beri iri kıyım bir tipti ama şimdi, o bir seksen yedilik endamı öne doğru bükülmüş, sürekli acı çeker gibi duruyor ve sanki güçlükle hareket ediyordu.
On dört yaşında bir ergenken, pürüzsüz ve kanlı canlı bir cildi vardı. Şimdi ise, o perdeleri çekilmiş karanlık odasında bile, yüzünün leke ve aknelerle dolu olduğu farkediliyordu. Bir insanın sivilceleri ergenlikte çıkar diye biliyordum ben; eğer çıkmamışsa, otuzlu yaşlarında olur muydu hiç?
O geceyi yeniden düşündüm. Ayılmamdan başlayıp, sürüklenerek yürümemiz, vapura binmemiz ve sonraki izlenim ve konuşmalarımızın tüm ayrıntısını, hafızamı sonuna kadar zorlayarak yeniden gözden geçirdim. Her kahrolasıca kelimeyi tekrar tekrar düşündüm, Ayhan’ın hatırladığım her jestini yeniden anlamlandırmaya çalıştım.
Kendimden geçip, sonrasında ne olduğunu bilemediğim süre yalnızca yirmi beş dakika kadardı. Ayıldığımda, ağrıyan sızlayan her yerimi gözden geçirmiştim. O sapık tarafından tecavüze uğramadığım kesindi; baygın da olsam, livatanın izlerini taşımam gerektiğini araştırıp öğrenmiştim sonradan.
Eğer Ayhan’ın başına böyle bir şey gelmiş olsaydı anlayamaz mıydım? Onu da yeniden düşündüm; bilemedim. Peki ya adama ne olmuştu? O iğrenç sapıkla Ayhan arasında ne geçmişti de, benimle bir daha hiç konuşmak istememişti bu olayı? On yedi yıl sonraki bu çökmüş fiziğinin ve tamamen değişmiş karakterinin bu korkunç olay ile bağlantısı var mıydı?
Aradığım soruların cevabını, yine bulamadım.

 

23
TELEFON KONUŞMALARI

Akşam saat yedi buçukta, can sıkıntısına dayanamayıp şirketi aradım; herkes çıkmış, Hasan odasında çalışıyordu. Telefonu ona bağlatıp işlerin nasıl gittiğini sordum, heyecanla anlatmaya başladı.
-Hemen buraya gelsen iyi olur, ortak; müthiş bir şey yaptım. İnanamayacaksın!...
-Şimdi gelemem, işim var. Yarın görüşürüz.
Telefonda ses kesildi, bilgisayar tuşlarının sesini duyuyordum yalnızca. Birkaç kez adını bağırdım; ancak orada unutmuştu beni. Bir süre sonra gelip telefonu yüzüme kapadı. Ona aldırış etmedim; bu tür tuhaflıklarına alışmıştım.
Sonra, Ayhan'ın eve gelmesini bekledim pencerede... Teçhizatı hazırlamıştım. Bu akşam, dünkü kadar heyecan duymuyordum; ajanlığı kanıksamıştım herhalde. Beyaz Peugeot‘yu otoparkta gördüm, Ayhan acelesi varmış gibi koşar adımlarla binaya girdi ve bir dakika sonra, telefona sarılıp Nüket'i aradı.
-Merhaba, nasılsın?
-Aman sorma, o Marsilya'daki adamı bütün gün çevirdim, bir saat önce ancak ulaşabildim. Mesajı iletip, adaya davet ettim onu.
-Ne dedi?
Nüket acele acele konuşarak açıkladı.
-Bu aralar çok yoğun olduğunu söyledi, ancak bir ay sonra gelebilirmiş. Bir ay sonra geç kalınmış olabileceğini, konuyla Amerikalıların ilgilendiğini söyledim. İşin hangi döneme ait olduğunu sordu; İsa’dan Önce beşinci yüzyıl olduğunu söyleyince, ‘tamam’, dedi.
-Ne demekmiş ‘tamam’?
Ayhan nedenini anlamadığım şekilde sinirlenmişti.
-Onu Güvez'e götürüp malları göstermemiz lazım ki, işi bitirelim. Oraya gelse dibi düşer o sünepenin. Bu 'tamam' da ne demek oluyor?
-Ne bileyim ben, Ayhan?... Beni bu karışık işlere bulaştırıyorsun, sonra da yükleniyorsun.
-Herifle İngilizce zor anlaştığımızı biliyorsun, yine de ben konuşsaydım daha iyiydi. Bir iş verdik, yüzüne gözüne bulaştırdın.
Nüket'i resmen azarlıyordu. Kızcağız, daha fazla dayanamayıp bozulduğunu belirtti küskün bir sesle.
-Bundan sonra, sen kendin yaparsın. Geçen seferki işte de, hem beni adamlara sattın, hem de bir teşekkür bile etmedin.
-Bana bak, benimle bu şekilde konuşma!... Bayramlık ağzımı da açtırma, tamam mı?!
Nasıl aşağılık bir adam olmuştu bu Ayhan... Tuhaf bir şekilde, bu lâfları yiyince sütü dökmüş kediye döndü Nüket.
-Tamam, tamam... Akşam kaçta gidiyoruz?
-Şu herifte bir de ben konuşayım, sonra duş alıp giyineceğim. Şimdi saat kaç? Sekize on var. Seni dokuz çeyrekte evden alırım.
-Oldu, hadi görüşürüz.
Telefon kapanınca vericiyi devreden çıkartmadım, teyp de dönüyordu. Ayhan'ın hemen Marsilya'yı arayacağını düşünmüştüm, aramadı. Kasetin A yüzü bitti, kendime bir sandviç yapıp B yüzünü çevirmiştim ki, Ayhan'ın telefonu çaldı.
İzmir'deki adamlarından biri arıyordu, Güvez diye bir yerde bulunan adasındaki evine istediği âletleri kurduklarından bahsediyordu. Denize inşa ettikleri yüzer dubaların üzerindeki raftın işi de bitmek üzereydi. Daha dün öğrendiklerimi hazmedememişken, bu garip konuşmalar da ne demek oluyordu? Demek Ayhan'ın Ege’de adası vardı; yazlık ev filan değil, resmen bir ada satın almıştı!... Ulan, bu ne para kazanmaktı böyle ya? Bu ne zenginlikti, nasıl birşeydi; kulaklarıma inanmak istemiyordum.
Bu adanın Marsilya'daki adamla ilişkisini kuramamıştım. Neden o allahın cezası adaya gelmesi gerekiyormuş? Daha doğrusu, o arada Ayhan'ın Nüket'e olan tavrına takılıp kaldığımdan, iyice dinleyememiştim konuyu.
Nüket nasıl o hâle gelmişti, şaşırdım buna. O, kimsenin otoritesi altına girmekten hoşlanmayan, hiçbir erkeğin parasına ve gücüne ihtiyacı olmayan bir kızdı. Karakteri bu kadar mı değişmişti? Yoksa, kadınları kölesi haline getiren garip bir cazibe mi vardı Ayhan'da?
Marsilya telefonunu çevirdi ve hiç anlayamadığım bir telefon konuşması daha yaptı. Fransız adam, duyduğum kadarıyla, bir arkeolog ya da antik eser uzmanıydı. Konuştuğu İngilizce zor anlaşılıyordu. Ege'de bulunan antik Likya uygarlığıyla ilgili arkeolojik terimlerle dolu uzun bir konuşma yaptılar. Ayhan, adamın ağzından girdi, burnundan çıktı ve on gün sonra, Dalaman Havalimanı’ndan alıp, adadaki evinde konuk etmeye ikna etti onu. Özel uçağıyla gelmesine gerek olmadığını söyledi; dikkat çekebilirdi. Paris’ten tarifeli bir uçak  ayarlayıp, adamın sekreterine bildirecekti.
Bu adam kimdi acaba? Özel uçağı vardı. Antikayla ilgiliydi, Ayhan onunla iş yapmak istiyordu... Bağlantının ne olabileceğini tahmin etmeye çalıştım, bir sonuca varamayınca boşverdim. Ayhan, giyinip evden çıkmış olmalıydı. Vericiyi ve teybi kapattım, ışıkları açtım. Başka şeyler yapıp kafamı dağıtmalıydım biraz.
Televizyonda güzel bir film vardı. Hayatında, bahçıvanlık yaptığı malikanenin ve bahçesinin dışına hiç çıkmamış bir adamın, efendisi öldükten sonra, dış dünyayla ilk kez karşılaşması konu ediliyordu. Bahçıvan, şehrin caddelerinde aptal aptal dolaşırken, Amerikan Merkez Bankası başkanının karısı otomobiliyle çarpıyor, tedavi ettirebilmek için evine getiriyordu adamı. Sonunda, kader rüzgârı bu bahçıvanı Merkez Bankası başkanlığına kadar götürüyordu.
Filmi ilginç ve gerçekçi buldum. İnsanın başına her şeyin gelebileceğini savunan hayat görüşüm ile arasında paralellik kurmuştum. Teorimle, filmin konusu arasındaki en önemli fark şuydu: Bahçıvanın başına olağanüstü iyi şeyler geliyor, benimkiyse dertten kurtulmuyordu bir türlü.
Ayhan, yarından itibaren dört gün yoktu. Şu ‘görevimiz tehlike’ işine bir süre ara verecektim. Yokluğunda Nüket nerede kalacaktı acaba? Hâlâ anne-babasının evinde oturmasına bir anlam veremiyordum; görücü usulü evlenen bakire bir genç kızdı sanki.
Onun evine de bir verici sistem kurmayı düşündüm, sonra hemen vazgeçtim; beni üzmekten başka bir işe yaramazdı. Hem artık, bunları bir kenara bırakıp normal yaşantıma geri dönmeliydim. İçinde olduğum boktan işlerin, zaten çivisi çıkmış olan olan ruh sağlığımı iyice bozduğunu farkettim. Sıradan ve mutlu bir insan gibi, erkenden yatıp uyudum akşam. Uyandığımda, saat dördü biraz geçiyordu ve yine o eski olaylar takılmıştı kafama.
Sabaha kadar yatakta debelendim durdum.

 
24
HASAN’IN PROJESİ

 Şafak söktükten saat dokuza kadar, bol resimli hafif yayınlar okumaya çalıştıktan sonra, üzerime çökmüş olan yorgunluğu atabilmek için biraz cimnastik yapıp duş aldım. Sıkı bir kahvaltı, tıraş, gazeteler derken, işe gitmem saat on biri bulmuştu. Hasan'ın odasına uğramadan önce şirketin her yerini dolaştım, hesapları ve satışları kontrol ettim, sonra atölyeye çıktım.
İşler bir süredir kötü gitmeye başlamıştı. Sanki şansımız dönmüş, tuhaf şekilde bir durgunluğa girmiştik. Geçen yıl Temmuz ayında başladığı için satışlardaki bu düşüşün mevsimsel olduğunu düşünmüş ve durumu dikkate almamıştım. Ama sonra, işler beklediğimiz düzeye gelmemişti bir türlü.
Hesaplara baktığımda farkına vardığım rakamlar dikkat çekiciydi bu kez. Satışlarımız beş aydır sürekli düşüyor, buna karşılık giderler ve masraflar eski hızıyla artmaya devam ediyordu. Kafadan yaptığım bir hesapla, artık neredeyse hiç para kazanmadığımızı buldum. Bu eğilim sürdüğü taktirde, gelecek ay cepten yemeye başlayacaktık. İşlerin analizini yapıp tedbir alacak durumda değildim; olan bitene göz yumup devam ettim yoluma.
İmalathanemiz, ofislerin bulunduğu caddenin arkasındaki ara sokaktaydı. Eski bir Galata binasının ikinci katını tutmuştuk yıllar önce. İki yüz elli metrekare alanda, üzerine elektronik elemanların takılıp lehimlendiği bakırlı pertinaks işliyorduk. Kırktan fazla kit çeşidimiz vardı ve ürünlerin rafta gösterişli durması için vakum ambalaj­lama makinesi bile almıştık. İlk zamanlarda fotokopi ile çoğalttığımız montaj planlarımızı, üç yıldan beri ofset baskılı olarak veriyorduk. Üretim gayet iyi devam ediyor, stoklar yığılıyordu. Satılmayan malın bir pazar değeri yoktu aslında; deftere kayıtlıydı yalnızca.
Anadolu bayilerinden biri ile görüştüm. Onları bir süredir ihmal ediyordum; neredeyse altı aydır, Ankara bayimiz dışında hiçbirini ziyarete gitmemiştim. Şirket için, bayilerle ilişkiler çok önemliydi aslında; Anadolu'da işler hâlâ süslü kontratlar yerine, kişisel dostluk ve sözlerle yürüyordu. Sistem karşılıklı güven üzerine kuruluydu. Belki de satışların düşmesinin sebebi buydu; onların güvenini ve desteğini kaybetmiştik.
Hasan, dünyevî işler ile olan bağlantısını bütünüyle koparmış görünüyor, akşam bana sözünü ettiği proje üzerinde çalışıyordu. Bilim kurgu romanı gibi bir şeydi bu; beyin dalgaları ile bilmem ne... Saçı sakalı birbirine karışmış ve bilgisayarının ekranına gömülmüş halini görünce gülmem tuttu.
-Hey, profesör, diye seslendim.
Beni dakikalar boyunca farketmedi bile. Sonra başını kaldırıp göz kırptı; ‘Ne var?’ demek istiyordu.
-Şu müthiş icadını anlatmayacak mısın bana?
-Henüz değil, birkaç ay sonra senin anlayabileceğin hâle gelecek.
-Nasıl yani? Hani dün akşam anlatacaktın bana...
-Vazgeçtim.
Üstelemenin yararı olmazdı. Masasının yanında, Boston'daki bir üniversiteden gelmiş olan yüzlerce sayfalık bir kümecik vardı. Onu çalışmalarıyla baş başa bırakıp odama döndüm. Şirketin işleriyle ilgilenmek içimden gelmiyordu bugün. Hasan’a durumumuzun kötüye gittiğini söylemedim; doğru mu davrandım, onu da bilmiyordum.
Kendimi toparlayıp, Art Nouvelle'e telefon ettim. Fatoş'la konuştum, Nişantaşı'ndaki bir İtalyan lokantasına öğle yemeğine davet ettim onu. Ayhan'ın sanat galerisindeki işleri hakkında bir şeyler öğrenmeyi umuyordum. Fatoş, benim gibi kovalardan hoşlanabilecek bir ikizler burcu kadınıydı.
Geldiğinde çok samimi davrandı. Neşe içinde havadan sudan konuştuk ve yemeklerimizi söyledik. Sanki, başkasında bulamadığı bir aşkı arıyordu gözlerimde...
Karşılık vermekte bir sakınca görmedim.

 

25
DÜĞÜN ÖNCESİ

Bahar ilkyaza doğru ilerliyordu. Caddeler cıvıl cıvıl renklere bürünmüş, kadınlar iyice açılıp saçılmışlardı. Fatoş, belki de işinin gereği olarak, çok güzel ve erotik giyiniyordu.
-Bugün çok güzelsin, dedim ona.
Hoşuna gitti, tatlı tatlı gülümsedi. İşi hakkında bir sürü soru sordum; galerideki görevini, ayda yaklaşık ne kadar satış olduğunu, müşterileri nasıl bulduklarını ve diğer birçok ayrıntıyı... Konuşkan bir kızdı, her şeyi tereddütsüz anlatıyordu. Onunla akşamları da buluşmak istediğimi söyledim. Bu mümkün müydü?
-Ben evliyim.
Bilmiyormuş gibi yaptım, genç ve bekâr bir kızdan farksız görünüyordu; buna üzüldüğümü söyledim şakayla karışık. Biraz mahcup, gülümsedi; talep görüyor olmak hoşuna gitmişti.
-Eşimi seviyorum. O iyi biridir.
Kadınlar seviyorsa aldatmazlar; erkekler gibi değildir onlar. Kadının aldatmaması için başka nedenler de olabilir: Sosyal çevresinin onu 'hafif kadın' olarak algılamasını istemez, kocasının onu sadakatsizliği yüzünden terk edip beş parasız bırakmasın­dan korkar; mâlumunuz, ‘koca’ az bulunan bir şeydir.
Yemek sonrasında Fatoş’u galeriye bırakıp işe döndüm. Ümitsiz çabalarla sıkıntılarıma çare bulmaya çalıştım, ama içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.
Ayhan, iki hafta boyunca İstanbul'a birkaç saatliğine uğrayabildi. Düğün davetiyemi galeriye bırakmıştı; Haziranın on dördünde, Hilton havuzbaşında evleniyorlardı. Bildiğim halde, gerçeklerle yeniden yüzleşmek beni yine üzdü. Nüket'e olan özlemim gün geçtikçe derinleşiyordu. Başka kadınlar ve oyalanmak için yaptıklarım, onu unutturamıyordu bana.
Yıllar sonra onunla yeniden karşılaşabilmek için düğün gecesini iple çekiyordum; sanki o gece beni görünce yapmış olduğu hataları anlayacak ve nikâh memuruna 'hayır' diyecekti. Mantıklı düşünecek durumda değildim işte...
Düğün gecesine üç gün kala, Ayhan telefon etti.
-Moruk, dedi.
Sesi çok içtendi.
-Güvez'den arıyorum. Davetiyeyi aldın, değil mi?
Aldığımı söyledim.
-Seni hiç arayamadım. Çok yoğundum, kusuruma bakma. Bak şimdi; unutmuş değilim, iş yapacağız seninle. Düğünden sonra işlerini ayarla, üç-beş günlüğüne buraya geleceğiz. Nüket, sen ve ben... Onunla düğünde tanışırsınız, çok tatlıdır. Güvez, Dalaman'ın biraz güneyindedir. Kıyısında, Kafa Adası denen küçük bir kayalık aldım, üzerinde evim var. Gelirsen dinleniriz, konuşuruz. Ne dersin, ha?
Şaşırmıştım. Hemen kabul etmeye utandım.
-Çok sağol, ama şimdiden bilemiyorum, belki birkaç gün ayarlayabilirim.
-Ayarlarsın ayarlarsın; ne tilkisindir, bilmez miyim seni. Mutlaka işlerini hallet ve gel, tamam mı?
-Tamam Ayhan, bir şeyler yaparız. Sen iyi misin?
-İyiyim. Burada çok sıkı bir iş var; Fransa'dan konuklar gelmişti, onun için gelemedim İstanbul’a. Seni çok öpüyorum, hoşça kal.
-Hoşça kal, kendine iyi bak.
Ayhan'la dostluğumuzun yeniden kurulmuş olması, beni yarı yarıya rahatlatmıştı. Beni içten içe kemiren  acı biraz dinmiş, suçluluk duygum ve karamsarlığım azalmış, hiç beklemediğim bir anda yeni ufuklara ulaşmayı hayal eder olmuştum. Kafamda Nüket olmasaydı, hayatımın performansını göstermeye hazır olduğum yeni bir dönemin başlangıcında bile hissedebilirdim kendimi.
Ne kadar gariptir, otuz iki yaşıma, bir erkeğin olgunluk çağına gelmiştim ama, yakınlarımın benden beklediklerini onlara verememiştim. Küçükken, ileride allâme-i cihan olacağımı düşünüyorlardı. Olmamıştı. Zengin bir adama dönüşmemi bekledikleri de şüphesizdi, ama annemin asıl istediği  şey, temiz ve güzel bir kızla evlenip çoluk çocuğa karışmamdı.
O bile olmamıştı.
Bazen, hiç umulmadık çocuklar büyüdüklerinde sıkı performans gösterip ‘büyük adam’ olurlar; içlerinde taşıdıkları hırs onları güdüler ve rakipleri olan arkadaşlarını, akranlarını ve iş yaptıkları insanları ezer geçer, ne pahasına olursa olsun başarıya ulaşırlardı. İçinde hırs olmayan çocuk ise, rekabetin çirkin yüzünü sevmezdi. Pastadan daha büyük bir dilim kopardığında, arkadaşının daha azla yetinmek zorunda kalacağını bildiğinden değil, yalnızca bunu hissettiğinden...
Benim rekabetten kaçınmamın nedeni ise, hep kaybeden biri olmamdan kaynaklanıyordu.

 

26
DÜĞÜN

O aralar hayatımda bir kadın olmadığı için, havuzbaşındaki düğün davetine tek başıma gittim. Kız arkadaşım, bir ay kadar önce ayrılmıştı benden. Daha doğrusu, gereksiz kıskançlık gösterileri yaptığında inkâra kalkışmamış ve ona başka yol bırakmamıştım. Böylece çekip gitmişti. Kadınlardan kurtulmak istediğimde genellikle buna benzer bir şeyler yapardım; ben değil, o terketmiş olurdu.
Hava çok açıktı; henüz alacakaranlık olmasına rağmen, dolunayı ve yıldızları seçebiliyordum gökyüzünde. Hayatımdaki belirsizliklerin neden olduğu tedirginliğin dışında, keyfim yerindeydi. Kapıda, Nüket ve Ayhan'ın aileleri, misafirleri karşılıyorlardı. Nüket'in annesi tanır gibi oldu beni, ama hiç renk vermedi.
Yemek öncesinde, havuzun kenarında kokteyl düzeni kurulmuştu. Bahçeye bakan geniş alandaysa yemek masaları hazırlanıyordu. Bardan bir viski almış, etrafa bakınıyordum. Birden yanımda Fatoş belirdi ve gözlerimin içine neredeyse dalarak hatırımı sordu.
-Merhaba, nasılsın?
Güzel makyaj yapmış, yoğun parfüm kokuyordu. Şarap rengi kısa bir gece elbisesi giymişti. Yanında bir erkek aradım.
-Merhaba Fatoş, kocan yok mu? Onunla tanışmayı umuyordum, diye zırvaladım.
-O, İtalya'da seyahatte ne yazık ki...
Gülümsedi. Bu gece, kocasının yanında olmamasından memnun gibiydi.
-Seni onunla tanıştıracaktım ama...
-Neyse başka sefere. Sana kavalyelik edeyim, yoksa başka birisi var mı?
-Yok, zaten sen geleceksin diye geldim.
Geceye iyi başlamıştık. Nüket'i aklımdan çıkarsam iyi olacaktı. Fatoş'a bir kadeh kırmızı şarap, kendime de yeni bir viski kaptım, gözlerden uzak bir köşeye çekildik. Ona, Ayhan'ın Güvez'deki evi hakkında bir şey bilip bilmediğini sordum. Körfezdeki kayalığı dört beş yıl önce aldığını, uzun uğraşmalardan sonra, nihayet önceki yıl, bir taş ev yaptırdı üzerine.
-Neden o kadar zorlandı ki?
-O minicik adayı alırken de türlü bürokrasiyle uğraştı. SİT alanıymış orası; kayalıkların altında antik çağlardan kalan bir şehir varmış. Bu yüzden, oradaki köylülerin yaptığı gibi, satın aldığı araziye tek katlı bir çiftlik evi yaptırabilmiş. Dışarıdan gayet mütevazı görünen muhteşem bir yapı olduğunu söylüyor, topraktan çıkan antik taşları da evin yapımında kullanmış diyorlar.
-Bu kayalık, ne büyüklükte bir yermiş, biliyor musun?
-Kırk dönüm galiba, Ayhan Bey sadece o adayı değil, koy arazisinin büyük bölümünü satın aldı. Köylülerden. Yalnızca iki yüz dönüm narenciye bahçesi varmış sahilde. Koskoca sahil ve bir sürü boş köy evi dururken, kıyıdan binbir zorlukla su ve elektrik hattı çektirtip, evin inşaatını o kayalıkta yaptı her nedense... Ayhan Bey böyle orijinal şeylere bayılır.
Fatoş, kıkırdaya kıkırdaya, durmadan anlatıyordu. Ayhan Bey'in çok çapkın olduğunu, evlenince belki uslanacağını, Nüket Hanım'ın çok güzel ve akıllı bir kadın olduğunu söyledi.
Sahi, Nüket Hanım'ı tanıyor muydum? Birden ne diyeceğimi şaşırdım.
-Hayır, dedim. Sonra lafı çevirdim:
-Evet, aslında yıllar önce onunla tanışmıştık, ama o zaman Ayhan filan yoktu tabii.
-Ha-ha-ha. Tabii ki yoktu...
Neden güldüğünü pek anlayamadım; ancak tavırlarından anladığım kadarıyla, Fatoş’un bir zamanlar Ayhan'la ilişkisi olduğu açıktı. Konuklar yavaş yavaş sofraya alınıyorlardı. Fatoş koluma girdi. Bu kız gerçekten de yaman biriydi; masalarda oturan konuklarla ilgili dedikodular anlatıyordu şimdi de...
-İnsan senin yanında hiç sıkılmaz, dedim ona. Çok tatlı bir kızsın.
Tam masaya oturuyorduk ki elimi tuttu.
-Çok teşekkür ederim. Sen de çok kibarsın.
Gözlerimin içine anlamlı anlamlı bakıyordu. İş tamam, dedim kendi kendime; gol geliyordu. Servis başladı. Fatoş birbiri ardına yuvarlıyordu şarapları. Şimdi hiç konuşmuyor, yemek yiyor ve bakışıyorduk. Ana yemeğe geçerken, elini kucağımda hissettim.
-Biliyor musun, diye fısıldadı kulağıma. Kocam başka kadınlarla yatıyor.
Dilinin altından baklayı çıkarmıştı. Üzerine gitmeden konuyu kapatmaya çalıştım. Kocasını kötüleyip, bunu çıkarı için kullanan fırsatçı bir adam gibi görünmek istemedim.
-Kimin kocası yatmıyor ki?
Zarif bir hareketle tuttuğum elini, masanın üzerine doğru çekip devam ettim:
-Boş ver. Hayatın tadını çıkarmaya bak, böyle şeylere takılıp kendini üzme.
Oturduğum yerde bir reverans yapıp, Fransız soylusu gibi öpüp bıraktım elini. Güldü geçti buna... Biraz sonra meşaleler yandı, hoparlörlerden Carmina Burana'nın ilk nağmeleri yükseldi. Zaten başka bir şey çalsalardı şaşardım; Carl Orff bizler için düğün marşı olarak yazmıştı bu kantatı.
Ahh, şu çılgın Türkler...
Ayağa kalktık ve alkışladık; gelinle damat geliyordu. Servis barının biraz solundaki nikah masasına doğru yavaşça ilerlediler. Nüket, abartılı bir gelinlik giymişti, güzelliğinden eser yoktu bu akşam. Solgundu. Ayhan ise beyaz smokinin içinde, kırlaşmış sakalıyla mutlu görünüyordu.
Nüket'i gördüğümde heyecanlanmadım. Nikahtan sonra tek tek masaları dolaşmaya başladılar. Biz o ara Fatoş’la dans ediyorduk. Her şeyi unutup, gecenin sonunda yaşamayı umduğum aşk seansına konsantre olmuştum. Fatoş'un kulağına baştan çıkarıcı sözler fısıldadım, sevişmeye dünden hazır gibiydi.
Taze evli çifti, yanımızda dans ederken bulduk birden. Ayhan beni görünce, Nüket'i durdurup bize doğru çevirdi. Fatoş, her ikisini de tebrik etme seremonisine girişince, Nüket'in sıra bana geldiğinde nasıl davranacağını düşündüğünü ve buna hazırlandığını farkettim. Ayhan bizi tanıştırdı, merhabalaştık. Bir şey söylemeksizin soğuk bir tavırla gülümserken, Nüket’le yıllar önce tanıştığımızı söyledim Ayhan'a; hatırlamış gibi yaptı. Ayhan, yarın adaya gelecek olan çocukluk arkadaşının ben olduğumu söyledi ona ve sonra bana döndü:
-Yarın sabah on birde seni şoförle aldıracağım, evde hazır ol...
Danslarına devam edip uzaklaşırlarken, Fatoş bana azgınca sarıldı; malzemelerinin bütün detayını bedenimde hissedince yeniden uyarıldım. DJ hızlı parçalara başlamıştı. Masamıza geçmek üzere yürürken Fatoş ortadaki masada oturan tanıdıklarıyla merhabalaştı; masadakiler müstehzi bakışlarla beni süzdüler. Bakışlarımı kaçırmak için geriye döndüm ve pistte duran Nüket ve Ayhan'ın ikimize bakıp bir şeyler konuştuklarını farkettim. Tedirgin oldum. Burada, herkesin içinde, evli bir kadınla benim gibi bir herifin alenen kırıştırmasının tatsız sonuçlara gidebileceğini hissettim.
Kesinlikle temiz ahlâkî değerleri olan biri değildim. Ayrıca, üç kuruşluk seks seansları için kendimi heba ettiğim gecelerim de olmuştu, ama bu kez durum farklıydı. Hayalimde Fatoş'la birlikte buradan çıktım ve eve gidip çılgınca seviştim. Sabaha karşı, o gözleri kör eden açlığımı bütünüyle giderdiğimde gerçeklerle karşılaşacaktım: Fatoş, sevdiği kocasını ardında tanıklar bırakarak aldatan bir kadın ve bu filmin baş aktörü ben olacaktım. Kritik bir yeniden-başlamış-ilişki dönemi yaşayacağım arkadaşımın işyerinde çalışan evli birisiydi o; durup dururken tatsızlık çıkarmanın gereği yoktu.
Yaşanmış bir olayla, yalnızca düşünülmüş olan arasındaki fark, yaşanmışların tanıklarının varolmasıdır. Eğer tanık yoksa ve bu olay, başka oluşumlara yol açmayan dışa kapalı bir yaşanmışlıktan ibaretse; gerçek bir olayı bir hayalden, bir rüyadan veya bir yalandan ayırt edemeyiz. Hayal ya da gerçek, nasıl yaşanmışsa yaşanmış, hafızamızda yer alan bir tarih parçası olmuştur artık; ikisi arasında bir fark kalmamıştır.
Fatoş'a, konukların arasında birçok tanıdığı olduğunu, Ayhan ve karısının da bizi incelediklerini tahmin ettiğimi söyledim. Buradan birlikte çıkarsak, hakkımızda dedikodu çıkaracaklardı mutlaka.
-Bak Fatoşcum, dedim. Benim için fark etmez; neticede bekâr bir adamım, istediğimi yapmakta özgürüm. Ama sen, her ne kadar kocana kızıyor da olsan, onunla evlisin ve bu insanlar, bütün şartlanmışlıklarıyla, durumu senin aleyhine bir olay haline getirirler.
Kendi cephemdeki olumsuzlukları bırakmış, Fatoş'un yanında görünmeyi tercih etmiştim.
-Bu yüzden, ayrı ayrı çıkalım burdan. Anlıyorsun değil mi?
Hiç beklemediğim bir tepki gösterdi ve bozuk atarak masadan kalktı. Soğuk bir sesle benimle vedalaştı ve arkadaşlarının bulunduğu yere gitti. Gecenin sonu gelmişti; gelin ve damatın yanına uğrayıp tekrar tebrik ettim ve çıktım oradan. Yirmi beş dakika sonra, evde tek başıma yine Nüket'i düşünüyordum.
Bu evliliğin çok sürmeyeceğini hissediyordum. Nüket mutsuzdu ve acı çekiyordu. Ayrıca, Ayhan'ın servetine ve şöhretine ihtiyacı yoktu; sonunda bana gelecek, benimle evlenecekti. Kadınlar mutlu oldukları erkeğin yanında güzelleşirlerdi her zaman. 
Hayalimde, Nüket'i çiçeklerin arasında bir peri gibi gezinirken gördüm; yanıma geldi, beni öptü ve iyice güzelleşti.
Rüyalarımda, onunla hiç sevişmiyordum ben...

 

BU KİTABA DEVAM ETMEK İÇİN (1991_2)

KİTAP OLARAK SATIN ALMAK İSTERSENİZ