ERKEKLER AĞLAMAZ-2 (devam)
–1982–
12
GENÇLİK
Çeşitli göz boyama çalışmalarının yapıldığı nice Gençlik Bayramı kutlamalarına karşın, genç olmak dayanılması zor bir durumdur bu ülkede. Hiçe sayarlar seni, değer vermezler ve ileride işlerine göz dikeceğinden korkarlar. Bunun gibi nedenlerden dolayı sevilmez ve sayılmazsın.
Çocukken durum biraz farklıdır; henüz bir insan gözüyle bakmadıkları için seni sevimli bulurlar ve takdir ederler yaptıklarını. Bizde çocuk, aileyi oyalasın, eğlendirsin ve bir arada tutsun diye yapıldığından, özellikle erkek çocukların geleceğinden endişe duyulmaz. Onlar öpülür, mıncıklanır ve sonra pipileri amcalara, teyzelere göstertilir.
Genç kızlar, erkek akranları kadar sorun yaşamazlar; korunmaları ve sahip çıkılmaları gerekir. Ama ergenlik çağındaki genç erkek, yirmili yaşlarına kadar itilip kakılır ve her şekilde horlanır bu ülkede. Yaşayan bilir işte...
İlk gençliğimizin başlarında, okuldan kaçıp yaşadığımız ve sonra unutmak istediğimiz o korkunç olayın ardından, yalnızlığın pençesine düşmüştüm. Ayhan’ın İzmir’e geri dönmesinden sonra, okul hayatımda ilk defa, iki dersten çakmış, böylece çeteden ve sınıf arkadaşlarımdan kopmuş, bir disiplin suçu yüzünden yatılılıktan atılmış ve sonrasında uzun yıllar sürecek bir bunalıma girmiştim.
Edebiyat ve müzik aşkı, belki de beni ölümden döndürmüştü o dönemde... Bir dolu kitap devirmiş, birkaç şiir ve şarkı yazmış, aptalca aşklar yaşamış ve sonunda üniversiteye girmiştim.
1978’de koleji bitirip üniversiteye başladığım yıl, okuldaki levanten bir arkadaşımın teyzesi sayesinde, bir turizm şirketinde asgarî ücretle işe başlamıştım. On dokuz yaşındaydım. Transfercilik, yarı-zamanlı ve eğlenceli bir işti. Turist gruplarını havaalanında karşılıyor, otobüsle otele getiriyordum. Dönüşlerinde, aynı işlemin tersini yapıyordum. Haftada iki sabah çok erken saatlerde, iki akşam da dokuzdan geceyarısına kadar çalışıyordum. O dönemde, ulusal hava yollarımıza ait uçaklarda gecikmesiz sefer hiç yok gibiydi. Gecenin geç saatlerinde bitiyordu işim.
Turistleri pasaport kontrolü öncesinde karşılayabilmek için, terminale serbestçe girebilmemi sağlayan bir kartım vardı. Şirkette çalışan uyanık arkadaşlardan, kartın nimetlerinden faydalanmayı öğrenmiştim. Turist kızlara döviz verip, gümrüksüz satış mağazalarından sigara ve içki almalarını talep ediyordum.
Ülke, o zamanlar yokluk dönemindeydi; yabancı pasaportla ve vergisiz alınan bu mallar, şehrin içinde karaborsaydı ve bedelinin üç katı para ediyordu. Viski ve sigaraları bir kumarhaneye satıyor, harçlığımı buradan çıkarıyordum.
Sonraları, içki ve sigara aldırdığım bu turist kızları otellerindeki barlara davet etmeye başladım. Yaptıkları iyilik karşılığında içki ısmarlayarak teşekkür etmek için. Bir taşla iki kuş... İngiltere’nin kuzey bölgelerinden gelmiş olan sekreter, hemşire veya öğretmen hatunlarla, daha ilk gece, içki sohbeti sonrasında yatağa girerdim. Alan memnun, satan memnundu.
Transfercilikte bir buçuk yıl kadar çalıştım. Bunun bir bölümünde gece turlarına rehberlik yapmıştım. Gece turları, ustalık ve rehberlik bilgisi gerektirmeyen bir servisti. Yirmi-otuz kişilik bir turist kafilesini otobüsle otellerinden toplayıp Harbiye'de bir tavernaya götürüyorduk. Orada meze tabağı ve rakı ikram ediliyor, saz heyeti ile dansözler çıkıyordu. Sonunda, zorla piste davet edilip göbek attırılıyordu hepsine.
Eğlenmek için para ödemiş olanlar, sanki turistler değil de bizlerdik; verdiklerinin karşılığında gece boyunca raks ederek gönlümüzü hoş tutuyorlardı.
Fakültenin ikinci yılında, bana göre olmadığını düşündüğüm turizm işini bırakmıştım. Üstelik okulu da ihmal eder olmuştum. Birinci sınıfın derslerinden dördü duruyordu. Okulu bitiremeyip şutlanmanın büyük bir tehlikesi vardı; kimbilir yurdun neresinde ve ne koşullarda yapılacak on altı ay askerlik... Oysa üniversite bitirirsem, sekiz aylık kısa dönem askerlik yapıp, hayata daha erken atılabilme şansım vardı. Yüksek okul mezunu diğer akranlarım gibi, ben de bu muhteşem avantajdan yararlanmalıydım.
Yirmili yaşlarda bir genç insan, nasıl bir gelecek ümit eder, nasıl bir şeyler başarabileceğine inanır, kendine ve geleceğe nasıl güvenirdi ülkemizde? Çevreme baktığımda, yarınlarımı karanlıkta görüyor ve bundan endişe duyuyordum. Yolumu, değerlerimi veya koşullarımı değiştirmem mi gerekiyordu, onu da bilmiyordum.
Söylediğim gibi, sonradan görme zengin amcalarımızın şımarık çocuklarına verdiği hazır kariyerden başka, herhangi bir gence hayatını değiştirebilme fırsatı tanıyan kimseyi görmemiştim henüz... Tam tersine, yeni kuşakların enerjisini yok etmeye çalışan güçler vardı sanki. Onlara yanlış ve yararsız eğitim veren, birbirlerine düşürüp yok olmalarını isteyen yaşlı ve hırslı kuşaklar, başarısız olmaları için her şeyi yapan ve sonra da bütün iyi işleri onlar için yaptığını iddia etme ikiyüzlülüğünü gösteren siyasetçiler, koltuğunu korumaktan başka endişesi olmayan devlet erkânı ve palazlanmakta geç kalmışlığın acısını toplumun alt katmanlarından ve gençlerden çıkarmaya çalışan vahşileşmiş burjuvazi...
Hiç ümidim yoktu. Orta halli bir ailenin çocuğuydum. Ailemin maddi durumu gün geçtikçe kötüleşiyor, bana verebilecekleri varlıkları tükeniyordu. Onları, bunun için suçlamaktan vazgeçtim önce; bana harçlık bile vermek zorunda değillerdi.
İşletme fakültesinde zengin olmanın sırlarını öğretiyorlardı bize; paranın ve iş örgütlerinin yönetimini... Hocalarımız, o ünlü profesörler, hiçbir şirkette çalışmamış ve hiçbir ticari faaliyette bulunmamışlardı ama, ticareti ve finansmanı çok iyi bilirlerdi. Pazarlama hocamız öyle bir racon keserdi ki, dünyadaki tüketim malları ticaretini onun manipule ettiğini sanırdınız.. Finans hocamız, öğrettiklerinin dörtte birini kendi hayatında uygulayabilmiş olsaydı eğer, banka sahibi olurdu bugüne kadar.
Her neyse, neticede ilerdeki yıllarda büyük bir şirkette çalışmak veya bankacı olmak gibi ulvî bir hedefim hiç olmamıştı; dert etmiyordum hiçbirini. Ne istediğimi de bilmiyordum. Bana göre hayatta başarılı olmak başka türlü bir şeydi; başarılı insan, severek yaptığı ve yetenekli olduğu işi gerçekleştirecek güce erişmiş insandı. Böyle birisinin yaratıcılığı körelmezdi; konusu ne olursa olsun, sürekli bir şeyler üretebilir ve eserler verebilirdi.
Önceleri bunun zor olduğunu, ama çok çalışırsam günün birinde ulaşabileceğimi düşünecek kadar saftım. Sonra umudumu yitirdim; yalnızca gününü yaşayan bir serseri oldum çıktım. Günü yaşamak da zor başarılabilen bir işti aslında; çünkü bunu yapmak için geçmişini, geleceğini ve umutlarını bütünüyle feda etmen gerekirdi.
Ben de etmiştim zaten...
13
NÜKET’LE TANIŞMA
Çocukluğumuzdan beri, Ortaköy’deki bir su sporları kulübünün üyesiydik ailece. Yazları yüzme antremanlarına ve yarışlara girer, oradaki arkadaşlarla gün boyu güneşlenir, müzik dinler, kitap okur ve sutopu oynardık. Babam, kulübün beton rıhtımında balık tutardı. Hafta sonu akşamları, onun yakaladığı izmarit, istavrit veya sarıkanatları yer, içer ve eğlenirdik.
Annem, aynı klübün yan tarafındaki oyun bahçesinde konken oynardı arkadaşlarıyla. Erkek kardeşim ve ben, kimi zaman buradan sıkılır, Arnavutköy’de tenise ya da Bebek Kahve’de çay-kahve içmeye giderdik. İstanbul yazları uzun olur, yavaş geçerdi. Okullarda yaz tatili, şimdiki gibi yalnızca temmuz ve ağustostan oluşan ve hızla tüketilen yatıştırıcı bir hap gibi değildi; net dört ay sürerdi.
O zamanlar dünya daha yavaş dönüyor ve günler daha mı uzun oluyordu acaba?
Gitmek istediğimiz her yere, boğaz hattında çalışan troleybüslerle ulaşırdık. Yollar neredeyse bomboştu. Troleybüs sürücüsü, o gürültülü el frenini çekip aşağı iner ve aracın düşen boynuzlarını yerine takardı ikide birde. Buna rağmen, yarım saatten daha kısa sürede Nişantaşı’na varırdık.
Nüket ile tanışmamız, bir rastlantı sonucunda olmuştu. O sıcak Temmuz ikindisinde, bronz tenim ve yirmi üç yaşımın gözalıcı enerjisiyle volta attığım Bebek'teki kahvenin önünde, eski bir okul arkadaşımın park ettiği otomobile yaslanmış duruyordu öylece...
Onu görür görmez etkilendim; üzerinde kırmızı beyazlı kısa bir pamuklu elbise vardı, omuzlarından aşağı bir şelâle gibi dökülen kıvırcık saçlarının rengi güneş ve denizin etkisiyle açılmış, teni ise iyice yanmıştı. Üzerindeki elbisenin kapatmadığı pürüzsüz kol ve bacakları zarif ve seksî görünüyordu.
Zafer ile selamlaştık, kız da gülümsedi, tanıştırıldık ve ikimiz de bu işe memnun olduk. O saatlerde işimiz, gücümüz ve acelemiz yoktu; hoş bir geyik başlattık. Gülüşüp dururken, tıkalı olan burnumu açmak için kullandığım damlayı sıktığımda, Nüket işveli gözlerini gözlerime dikip, toz çekmekle ilgili bir zarf attı bana...
-Sıkı ‘burun üfleme’ takılıyorsun, bakıyorum.
-Evet, onsuz yapamıyorum. Kendime engel olamıyorum.
Elimdeki Otrivine şişesini tekrar burnuma sokup, elleri titreyen bir uyuşturucu müptelası rolü yaptım.
-Yok yaa...
Bembeyaz dişlerini gösterek güldü, tatlı bir kızdı. İşin güzel tarafı, yeni bir aşka ihtiyacım vardı benim de... Genç kızların hayallerini süsleyecek bir gelecek vadetmediğimden olsa gerek, ilişkilerim altı aydan fazla sürmüyordu. Yüzme kulübündeki sevgilimden ayrılmak üzereydim ve bir an bile yalnız kalamayacak kadar ilişki bağımlısı olmuştum her nasılsa...
Anladığım kadarıyla, Nüket ve Zafer fena halde sosyetik takılıyorlardı. Kızı araklamak için, bende olmayan bir sürü şey gerekiyordu; iyice lüks bir araba ve her gece bir yerlere götürebilecek kadar kuru para... Ben ise, gittiğim fakültenin ikinci sınıfını dört yıldan beri aşamamış olan, beş parasız bir öğrenciden başka biri değildim.
Zafer ve bu yeni tanıştığım kız ile başlayan düzeysiz sohbetimiz giderek koyulaştı. Akşama doğru kahvehane önü gırgırına katılanlar olmuş, bir saat içinde epeyce çoğalmıştık. Kendimi sosyetik bir serseri grubunun arasında buldum birden. Toparlanıp, ilerideki Şadırvan Bar’ın terasına içki içmeye gittik. Nüket'le enikonu samimi olmuştuk. Serseriliğimden ve yakışıklılığımdan etkilendiğini hissediyordum, sahip olduğum başka bir şey yoktu zaten.
Teras’ta keyifle içkilerimizi içerken, Nüket ve diğer çocuklar soru bombardımanına tuttular beni. Kafalar tütsülenince, çeneler de açılmıştı. Kayıtsız bir ruh hali içerisinde dalga geçiyordum; dünya yüzünde ve benim gözümde hiçbir şeyin önemi yoktu o ara... Nüket beni tanımak için sorular soruyordu. Birkaç saattir tanışıyorduk ve birbirimiz hakkında hemen hiçbir şey bilmiyorduk.
-Öğrenci misin?
-Yok, boşta gezerim. Hapisten yeni çıktım.
Neyi ciddi, neyi şaka söylediğimi bilemiyor, uygunsuz cevaplarıma gülüyordu. Kur yapmak yerine böyle tuhaf şeyler söyleyen birine hiç rastlamamıştı belki de...
-Zafer'le aynı okuldansınız, Bahar'ı tanır mısın? Senden bir dönem küçüktür herhalde...
-Tanırım, iyi kızdır.
-Tiyatrocudur, sonra Ankara'da konservatuara girdi.
-Evet, rol yapmasını benden öğrendi.
Yüzümdeki ifade çok ciddiydi.
-Nasıl yani?
-Aylar boyunca, doruğa ulaşmış kadın rolü çalıştırdım ona...
Buna da çok gülünce, iki adet haso açık-saçık fıkra anlattım. Öbür çocuklar ve kızlar da dinlediler. Her nasılsa, kimsenin bilmediği fıkralardı; takımla aramız iyiden iyiye ısındı. Kafama esti, Nüket'in bacaklarını masanın altından okşamaya başladım. İlk temasta gözleri açıldı ve yüzüme baktı. İfadem hiç değişmemişti, gözlerinin içindeydim. Gevşedi ve gülümsedi.
-Sen cinsin tekisin, diye fısıldadı kulağıma.
-Labrador cinsiyim, dedim cevaben.
-Nerelisin sen hakikaten?
-Şebinkarahisar yöresinden geliyom.
Şiveli konuşmuştum; Nüket gülmekten katıldı buna. İşi bağlamıştım artık. Teras barın hoparlörlerinden Carlos Santana'nın Europe'u yükseldi, beni kalbimden vurdu. Tanıştığımız çocuklardan biri, Haşmet müzik hastasıydı. Biraz müzik konuştuktan sonra, bana neler dinlediğimi sordu. Bazı türler hakkında uzman sayılırdım o dönemde. Genesis'ten Chicago'ya bir sürü topluluk, albüm ve müzisyenden konuştuk. Eskilerden ve yenilerden...
Nevzat da iyi bir müzik dinleyicisiydi. Evinde çok baba bir müzik sistemi vardı anlattığına göre. Özellikle, rok ve pop dışındaki müzik akımlarıyla ilgilendiğimi de duyunca çenesi açıldı. Gecenin bir vakti, Haşmet bütün grubu evine davet etti. Ben zaten Nüketle sarmaş dolaş olmuş ve toplulukla bütünleşmiştim bir anlamda...
Bardan ayrılırken, Temptations, ‘Pappa was a Rolling Stone’u söylüyordu. Bizim peder hayatında hiç serseri olmamış bir muhasebeciydi. Ailede serserilik yapana rastlanmamış olmasına rağmen, ne diye bu işlere dörtnala koşturup heves ederdim, hiç bilemedim.
Yine tuzluğu alıp koştum işte...
14
TOPLULUK
İlk gençlik yıllarımdan beri, karşı koymayı hiçbir zaman başaramadığım serüven yaşama ve başımı derde sokma eğilimi vardı içimde. İstemediğim şeyleri kolaylıkla reddebilecek kadar serttim aslında, ama olayların içine girmiş olduğumun farkına vardığımda, iş işten geçmiş oluyordu.
Bireysel takılmayı benimsemiş bir serseri olarak, Bebek’te tanışmış olduğum bu toplulukla bütünleşme arzuma, benzer sebeplerle engel olamadım. Aslında isteseydim, daha ilk gece Nüket’i grubun içinden koparabilirdim. Etkim altına girmiş görünüyordu ve her yere alıp götürebilirdim onu. Ama lânet olsun ki isteyemezdim; bizimkilerle -annem, babam ve erkek kardeşimle- bir arada yaşıyordum, kendime ait bir yerim yoktu ve üç kuruşa talim eden biriydim.
Haşmetlerin Arnavutköy’deki yalı dairesine ilk girdiğimde, epeyce şaşırdım doğrusu. Yenilenmiş tarihî binanın üst katı, Sör’ün rafine zevklerine ayrılmış nefis bir daireydi. Denizin üzerinde duran kocaman teras, buradan sürgülü bir cam kapı ile ayrılmış bar-mutfak ve salon, iyi tasarlanmış ve yapılmıştı.
Yirmili yaşlarını süren tıfılllar için, sosyetede yaşamanın hoş bir şey olduğunun farkına vardım. Hep birlikte içeri girer girmez, ev sahibimiz kollarını iki yana açıp, üzerinde hemen her çeşit içkinin dizi dizi durduğu bar-amerikana doğru ilerleyip borazanvarî sesiyle buyurdu.
-Help yourselves.
Otomatik buz üreticisinden kırık buz doldurduğu margerita kadehine, önce kendi içkisini koydu. Nevzat, raftan viski bardakları alıp yanına geçti.
-Okey.
Arzu, kendisine her konuda servis yapılmasını bekliyordu.
-Ben Jack Daniels içerim canım. Bol buzlu olsun.
-Bana da aynısından.
-Ben de tek buzlu Gordon’s istiyorum cicikom.
Nevzat, şakayla karışık isyan etti sonunda.
-Babanızın barmeni mi var burada? Herkes kendi içkisini koysun ya... Ben yalnızca kızlarınkini hazırlarım, ötesine karışmam.
-Ahh, ne kadar kibarsın. Aşkım benim.
Mamfi işi büyüttü; barda gizli gizli içtiği cigaralık, iştahını açmıştı sanırım.
-Karnı acıkan var mı? Ben pizza söylüyorum.
Kızlar, pizzalardan birini aralarında paylaşmak konusunda uzlaştılar.
-Bize de söyle, pepperonili olsun ve de siyah zeytinli...
-Okey darling.
Haşmet, kızıl saçlı ve sakallı, yuvarlak tel gözlüklü, entelektüel görünümlü bir akademi öğrencisiydi. Mimarlık okuyordu. Arnavutköy sahilindeki meşhur beyaz yalı ve tam karşısındaki, içinde bulunduğumuz bu pembe bina, ailesine aitti. Büyükbabası, Osmanlı’nın ünlü paşalarından, babası da ülkenin tanınmış mimarlarından biriydi. Dairesinde düzenlenen çılgın gecelerde, fasülyeden gitar çalıp şarkı söylüyordu. Kız tavlamak için, kendine hiç yakışmayan serseri pozları takınıyor, eve kapandığı sevgilileri ile yaşadığı yatak maceralarını anlatıp duruyordu etrafındaki dalkavuklara...
Topluluğa, bütünüyle açmıştı evini. Bir sosyal tesise gider gibi, burada buluşuyor ve burada yiyip içiyorlardı. Çocuklardan ikisi, eski arkadaşlarıydı; onun seks öykülerini ayrıntısıyla ve defalarca dinlemekle görevlendirilmişlerdi.
Haşmet, Nüket’in benimle ilgileniyor olmasını kolayca hazmedememişti ilk gece... Bunu hissetmiştim. Daha sonraysa, hem Zafer’in çocukluk arkadaşı olmam ve hem de âlemlerine renk katmam nedeniyle, katlanılması gereken bir adam haline gelmiştim onun gözünde.
Şişman Mamfi, tatlı çocuktu. Üniversiteye gitmemiş olduğundan, askerliğini yapmış ve iş hayatına atılmış tek kişi oydu aramızda. Ağabeyi ile birlikte, yabancı mutfak ithalâtı ile uğraşıyor, topluluğun kızlarını her yere taşımaktan hoşlandığı son model, lüks bir araba kullanıyordu. Dilinde bir pelteklik vardı. Kekemeliğin onda yaratmış olduğu güvensizlik duygusuyla, israf derecesinde para harcama alışkanlığı edinmişti.
Yakışıklı Nevzat, Haşmet’in has arkadaşıydı. Onun da para kaygısı yoktu. Babasının spor ve lüks otomobilini kullanıyor ve gayet şık giyiniyordu. Haşmet ve Zafer’le birlikte, Bebek koyunda demirli, kime ait olduğunu anlayamadığım bir tekne ile yazın tadını çıkarırlardı gündüzleri. Uzun boylu, esmer, benim gibi kıvırcık saçlı, yapmacık serserilik eğilimleri dışında akıllı biriydi. Zaman zaman ayarı kaçmakla birlikte, tadı hoş ve özgün espirileri vardı. Sonradan, Nüket’i gruba sokan kişi olduğunu ve onunla bir süre çıktığını öğrenmiştim. Bu sebepten dolayı, aslında pek hoşlanmıyordu benden...
Okul arkadaşım Zafer, okuldayken arkadaşım değildi; yan sınıfta okuyan ve yalnızca tanışıklığım olan biriydi. Otomobil mekaniği konusunda özel yetenekleri olan bu koyu esmer, büyük el ve ayaklı hergelenin en büyük zevki hızlı araba sürmekti. Topluluk genelinden farklı olarak, alkol ve esrar kullanmazdı. Araba sürerken yan yolları tercih eder, buna gerekçe olarak da, önemsiz trafik suçlarından arandığını söylerdi bana.
Bir sonraki hafta Nevzat’tan dinlemiştim işin aslını: İki ay kadar önce Hisar’da bir kadına çarpmış ve sonra, arabasını onu durdurmaya çalışan polislerin üzerine sürmüştü. Zafer, iyi bir ralliciydi; bir çok yarışta derecesi vardı. Trafikteki tehlikelerin heyecanıyla beslenmeyi seviyor, geceleri, dar sokaklarda neredeyse seksen kilometre hızla gidiyordu. Kimi zaman, ara sokaklarda yaşadığımız heyecan Nüket'in cinsel arzularını artırıyor, arabanın arka koltuğunda iş tutuyorduk.
Ufak tefek, esmer ve ateş gibi bakan gözleriyle yırtıcı bir panter görünümündeki Arzu E., gruptaki kızların en eskisiydi. Şöhretli bir gazetecinin kızıydı. Sanırım, üniversitede ekonomi okuyordu. O değişik biriydi; grubun ortak malı olmuş bir erkek delisiydi. Toplulukla takıldığım günler boyunca, kiminle flört ettiğini anlayamamıştım bir türlü.
Grup içinde, en olmadık cinsel içerikli şakalar yapılırdı Arzu’ya. Bir defasında, Haşmet'in yatak odasında Nevzat’la sevişirken, Zafer içeri dalıp her tarafının polaroid fotoğraflarını çekmiş, bu resimlerden tahrik olan Haşmet, onun histerik çığlıklarına aldırış etmeksizin yatağa dalmıştı. Arzu E., bunların hiçbirinden, hiçbir zaman şikayetçi değildi; o eğlenmeye bakıyordu.
Grubun üç numaralı dişisi, sarışın bomba Selin'in cinsel sorunları vardı; kendini lezbiyen sanıyordu. Haşmet’in ortaokuldan tanıdığı eski sınıf arkadaşıydı. Nevzat, seviciliğini ima eden boktan şakalar yapsa da, sık sık birlikte olurdu onunla. Erkekleri ayartan rahat hareketleri vardı. Konuşurken elleriyle veya bazen kocaman göğüsleriyle dokunur, gözleri karşısındakini yiyecekmiş gibi bakardı. Üniversiteyi, ikinci sınıfta terk etmişti. Şehrin ünlü bir hekimi olan babasından aldığı dolgun harçlıkla yaşıyordu.
Topluluk, serseri takılıyordu elbette. Sokak jargonuyla konuşan daha gerçek bir serseri gibi görünmem ve gitar çalıp, komik gösteriler düzenlemem hoşlarına gidiyordu. Haşmet'in evdeki ‘kabare şovlar’ moda olmuş ve gecelere yeni bir renk katılmıştı benimle birlikte.
Akşamları saat on civarında, Bebek'te şimdi var olmayan bir teras barda, Şadırvan’da buluşuyorduk. Ortamlara akmadan önce, Haşmet'lere uğranılıyor, viskiler yudumlanırken sigaralar sarılıyor, zıvanalar katlanıyor ve çift kağıtlılar elden ele dolaşıyordu. Söylemiş olduğum gibi, şehrin en yakışıklı spor arabaları vardı ekipte. Gittiğimiz yerler, moda olmuş lokanta ve kulüplerdi. Buralarda ilgi görüyor, haysiyetsiz egolarımızı doyuruyorduk.
Yine bir cumartesi gecesi, düzenlediğimiz eşekçe şakayı uygulamak üzere, Elmadağ’daki İtalyan Lokantası'nı şenlendirdiğimizi hatırlıyorum. Bizi orada tanımıyorlardı. Arabaları caddenin karşısına park etmiştik. Haşmet ve Zafer, evlerinde eskiciye verilmek için ayrılmış ceketler giymişlerdi üzerlerine. Yanımızda, masada terkedilecek boş sigara paketleri ve pahalı görünümlü dandik çakmaklar bile vardı. Kızlardan Selin gelmemişti, Nüket ve Arzu'yu da zorla almıştık yanımıza.
Masaya geçip oturduğumuzda, Nevzat yanımda huzursuzlanan Mamfi’ye dönüp sordu.
-Sorun nedir ajan?
Mamfi, çekik gözlerini kırpıştrarak yanıtlamaya çalıştı.
-A-acaba diyorum. H-hiç...
Takılıp kalmıştı öylece. Mamfi’nin yerine ben cevap verdim.
-N-ne sorunumuz olacak be ağbi, h-hayat o kadar g-güzel ki...
Mamfi bile gülmüştü yaptığım şakaya. Sonra, şef gelip siparişimizi almak istedi. Topluluğun ciddiyeti kayda değerdi doğrusu.
-Ben bir tortellini alıcam.
-Antre olarak proşutolu kavun yer misin?
-İyi, bana da söyle...
En baba İtalyan şaraplarını ve en hökelekli yemekleri sipariş ettik adama. Şefi yanıma çağırdım, parmağımla mönü listesindeki yazıyı gösterip, özel soslu bir kaya levreği söyledim.
-Ben şuradaki yemeği istiyorum. Kusura bakmayın telâffuz edemedim adını da, o bakımdan yani...
-Tamam efendim.
Yedik, içtik, güldük. Dünyevî haberleri, ülke meselelerini, dertleri ve tasaları konuşmak yasaktı aramızda... Sohbet konuları, her zaman sığ ve tırışkadan olurdu.
Hesabın gelmesine yakın, tuvalete veya oraya-buraya gitme bahanesiyle teker teker tüydük. Kızlar panik halinde dışarı kaçmış, garsonlar masada bırakılan ceketlere, sigara ve çakmaklara bakakalmışlardı. Dışarıda, bulvarın karşı tarafındaki kaldırımda en son firar edecek, belki de yakalanıp hesabı ödeyecek adamımızın kapıdan çıkmasını beklerken gülmekten ölecek hale geldik. Mamfi'yi gördük; koşa koşa karşıya geçti. Garsonlar arkasından çıkıp sağa sola bakınırlarken, arabalar gazlamıştı bile.
Hayat buydu bizim için; yiyip-içmek, kaçmak ve eğlenmek. Birilerini üzmek ve birilerine zarar vermek, üzerinde düşünülecek ve kafaya takılacak şeyler değildi. Kendime bakınca şaşırıyordum; inanılmayacak bir karakter zayıflaması yaşıyor ve bu yozlaşmış insanlara uydurmaya çalışıyordum kendimi.
Gecenin bir vakti, kafalarımız enikonu iyi olduğunda Haşmet'lere geri dönüyor, şov zamanını başlatıyorduk. Gösterilerin baş adamı bendim; striptiz müziği ile açılış yapar, kızları birer revü yıldızı gibi dans ettirir ve soyundururdum. Daha çok Selin’in arkadaşları olan çekingen misafir kızlar olurdu kimi geceler; onları bile sahneye çıkartır, bir güzel azdırırdım.
Erotik Arap Müziği adı altında, Arapça’ya benzer argo sözleri olan bir şeyler çalıyordum ikinci seansta... Sözlerini her akşam kafama göre yeniliyor, daha komiklerini buluyordum. Bu şarkılar milletin cıvatalarını gevşetir ve sonrasında çılgın âlemler gelirdi. Kucak dansı, bazuka içkiler ve üstüne daha neler... Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kızlar evlerine bırakılır ve dağılırdık.
Bu yozlaşmış grubun bir elemanı olmasına karşın, Nüket aslında şaşılacak kadar aklı başında ve kaliteli bir kızdı. Bilinçli bir tavırla, gençliğini çılgınca yaşamaya çalışıyordu yalnızca.. Ailesi varlıklıydı; büyük ve konforlu bir evde oturuyor, rahat bir hayat sürüyorlardı. İstanbul'un en iyi üniversitelerinden birinde okuyan, parlak bir Edebiyat Fakültesi öğrencisiydi. Çekim alanına girmiştim onun. Aklı, güzelliği ve cazibesiyle beni tepeden tırnağa etkiliyordu.
Ona âşık mı olmuştum?
Nüket ile aşka dair hiçbir şey konuşmamıştık, sevgi sözcükleri kitabımızda yoktu. Canı çektiğinde beni arıyordu; talepleri, grubun hareketleri ile sınırlıydı. Her şeyi konuşacak ve yapacak kadar yakındık ama, gruptan bağımsız birlikteliğimiz gayet seyrekti.
Hafta içi bir akşam, harçlığımı çıkarmak için yapmış olduğum video film tercümesine ara verip, bu defa ‘ben’ Nüket’i aramıştım.
-Heyy. N’aber?
-İyidir. Sen nasılsın?
Radyoda Procol Harum’un kült parçası ‘Whiter Shade of Pale’ çalmaya başladı, keyiflendim iyicene...
-Film tercümesi yapıyorum işte... Sıkıldım biraz. Akşam bir yere gidelim mi?
-Olur. Saat on buçukta beni al, Bebekteki bara gidelim. Takımdan kimse gelir mi acaba, arayalım mı?
Gruptan sıkılmıştım o ara. Nüket’le başbaşa olmak istiyordum.
-Biraz uzak dursak? İstersen sonra görüşürüz onlarla.
Nüket, hayret edilecek şekilde arkadaşlarını savunmaya geçti.
-Neden? Ne güzel eğleniyoruz, gezip tozuyoruz...
-Benimle başbaşa kalmak istemiyor musun?
-Hayır. Yani istiyorum da...
-Evet?
-Grupla takılmanın eğlencesi başka oluyor işte...
-Peki o zaman. Bu akşam sadece ikimiz çıkalım, cumartesi yine hep beraber oluruz. Tamam mı?
Israrını sürdürmedi ama, ses tonu değişti birden. Aklına bir şeyler gelmiş olmalıydı.
-Sana bir şey sormak istiyorum; sevgili olduğumuzu düşünmüyorsun, değil mi?
Ne diyeceğimi bilemedim. Nüket’in neden böyle bir şey söylemiş olduğunu da anlayamamıştım. Sessiz kalmayı tercih ettim. Ben duraklayınca, devam etmek zorunda hissetti kendini.
-Yani benimle ciddi bir şeyler düşünmüyorsundur umarım.
-Hayır düşünmüyorum ama...
-Ama ne?
-Bunu neden sormuş olduğunu anlayamadım.
-Çünkü henüz seninle ‘sevgili’ olmaya hazır değilim.
Ses tonu sertleşmeye başlamıştı. Bu yüzden, havayı yumuşatma gereği hissettim.
-Tamam Nüket. Sen nasıl istersen. Aşk meraklısı değilim ben. Ara sıra, başbaşa sohbet etmenin daha iyi olabileceğini düşünüyorum, o kadar... Bunda garip olan bir şey var mı?
-Yok hayır... Tamam. Kimseye bağlı olmak istemiyorum yalnızca.
Sonra, konuyu kapattı birden.
-Saat on buçukta evden alırsın beni, olur mu?
-Tamam, görüşürüz.
Telefonu kapadığımda uzun uzun düşündüm. Ciddî bir erkek olmak ve bir kadının kontrolüne girmek için, benim de yaşım çok gençti. Bu yüzden Nüket’in tavrını kafama takmadım hiç. Sonra, gözlerimi kapatıp, yalnızca seks düşünmeye karar verdim.
Nüket'le sevişmelerimiz, kalp durdurucu bir heyecan içinde olurdu. Genellikle Haşmet'in arka taraftaki yatak odasında sevişirdik. Gösteri zamanı kullanılan erotik sözcükler ve göndermeler, el ve vücut temaslarına dönüşürdü bir süre sonra. Nüket, seyretmekten çok tahrik olduğumu bilir, beni uyarmak için bedeninin en gözalıcı bölgesini, göğüslerini, her fırsatta kullanırdı. Düğmeleri iyice açılmış gömleğiyle önümde eğilir ya da meme uçlarının belirgin olarak göründüğü ince beyaz tişörtler giyerdi.
Salondaki barda konuşurken, alkol sınırını iyice aştığımız saatlerde, kalçalarını vücuduma yapıştırır ve arkasından bacaklarına dokunmamı isterdi. Bedenlerimiz çıldırma noktasına gelince, içerideki odaya kaçardık. İlk seansın hesabı ayakta görülürdü genellikle. Üzerimizdeki giysileri parçalarcasına sıyırır, bütünüyle çıkarmazdık. On dakika sonra yenisine başlamış olurduk; çırılçıplak ve yumuşacık...
Ahh, cinsellik gözümüzü bağlayan ve bizi hayatın içindeki cennetlere götüren bir şeydi. Ne yazık ki, çok kısa sürüyordu ve gerçek hayat bundan ibaret değildi.
15
MÜZİK ve KİTAPLAR
Seksenli yıllarda, ilgilendiğim tür müziğin tadı kaçmaya başlamıştı. Tüfek icad olmuş ve mertlik bozulmuştu. Elektronik sentezleyicilerin gittikçe daha yaygın kullanıldığı kayıt teknikleri geliştirilmiş, müzik işlerine daha çok para ve daha çok yalan karışır olmuştu. Harika albümlerin çıktığı yetmişli yılların büyülü havasından, şarkıcı ve orkestranın aynı anda çalıp söylediği kayıtların içtenliğinden vazgeçilmişti her nedense.
Sanatta yenilik arayışları, her zaman iyiye ve güzele giden ürünler vermeyebilirdi; sanat simsarlarının daha çok para kazanmak için reklamla pompaladıkları kitlesel beklentileri karşılayan bir sunudan ibaret de olabilirdi.
Aynı yıllarda, Türkiye’de durum berbattı. 1980 darbesi her alanda ümitsizlik yaratmış, süregelen bunalımları daha da derinleştirmişti. Yolumuz kapalıydı, kaçışımız yoktu. Böyle bir ortamda yapılan ve çalınan müzik, olsa olsa, buhran müziği veya marş olabilirdi. Gerçekten de seksenli yıllarda Türkiye’de arabesk müziğin tırmanışı ile birlikte, pop müzikte de tuhaf gelişmeler olmuştu.
Ortaokul yıllarımdan beri, gitar çalan ve şarkı söyleyen biriydim. Kendi kendime edindiğim bu merakıma bir gelişim yolu bulmak istediğimde, üniversite kütüphanesinde bulduğum modern armoni teorisi yazan âlim bir ağbimizin kitabı müzik görüşümü değiştirmişti. Geceleri müzik çalışmaya, orkestra düzenlemeleri denemeye başladım. Müzisyen olma hayalleri kuruyor, büyük bir zevkle çalışıyordum.
Yazdığım şarkılar, okuduğum kitaplarla yakından ilgiliydi. O dönemde özellikle Edgar Allan Poe, Dylan Thomas gibi şair ve hikâyecilerden ve Burroughs, Kerouac ve Ginsberg gibi beat kuşağı yazar ve ozanlarından bir hayli etkilenmiştim. Bu yüzden, özellikle derin acı ve ayrılıklar, hastalıklı tutkular, bölünmüş kişilikler ve sistem karşıtı düşüncelerin anlatıldığı şiirlerimi, özgün bir formda müziklendirmeye çalışıyordum.
Şarkılar, insanın kendisi için yazılmazdı elbette. Kendimi ifade etme ihtiyacı başladı bir süre sonra. Birilerine anlatmak, çalmak, söylemek ve şarkılarımı başka müzisyenlerle paylaşmak istiyordum.
Taksim'de bir binanın çatı katında, kendine ait çalışma yeri, davul seti ve ses sistemi olan bir arkadaşımla birlikte dört kişilik bir orkestra kurmuştuk. Deneysel bir tarz müzik yapıyor, yazdığımız şarkıları burada çalışıyorduk Pazar günleri. İyi bir şeyler çıkmaya başladığında, konser vermek, stüdyo kayıtları yapmak ve yarışmalara katılmak istedik. Birileri bizi dinleyip keşfetmeliydi. Ama olmuyordu işte; dış dünyaya açılacak maddi güce sahip değildik.
Orkestramızın bir kaptanı yoktu, ama icra ettiğimiz bestelerin çoğu bana aitti. Gitar çalıyor, şarkıların bir kısmını da söylüyordum. Düzenlemeleri birlikte yapıyorduk. Dinlediğim müzikle, bu çatıda çaldıklarımız, gayet çelişkili bir görünüm arzediyordu aslında. Şimdilerde Afro-Amerikalı’ların yaptıklarından başka bir şey dinlemesem de, o dönemde Kuzey Avrupa cazına kafayı takmıştım.
Çatıda bulunan stüdyomuzda, derme çatma mikrofonlarımız ve ses yükselticilerimiz vardı. Cihazlar, bu işlerden biraz anlayan bas gitarcı arkadaşımızın kişisel katkılarıyla toplanmıştı oraya. Kablolardan bazıları, her defasında konektörleri çekiştirilerek iletişime geçirilir, eko cihazı ancak tokatlayarak çalıştırılırdı. Çektiğimiz sıkıntıları hiç dert etmez, gülüp geçerdik hâlimize.
Müzikle uğraşanlar, eninde sonunda çalışmalarını kayıt etmek isterler. Vazgeçilmez bir tutkudur bu; ürettiğin seslerin dışarıdan nasıl duyulduğunu merak edersin. Biz de, uzunca bir süreden beri, yaptığımız müziği kaydedebileceğimiz bir stüdyoya girmek istiyorduk. Paramız yoktu, ama hayallerimizi süsleyen düşünce buydu işte.
Nüket ile süregiden ilişkimizde, birbirimiz hakkında daha çok şey öğrenmeye başladığımızda, müzik çalıştığımız bu çatıya getirmiştim onu. İzlediği provanın sonrasında, duyduklarını gerçekten çok beğendiğini söyledi. O Pazar akşamı, hayatımın bu yönünü bütün detaylarıyla anlatmaya çalıştım; gelecekte ünlü bir müzik adamı olacağıma emin olduğumu söyledim. Neden yaptım bunu bilmiyorum ama, palavra sıkıp durdum işte. Bir şekilde, bir yerlerden başlayacak ve büyük başarılara yürüyüp gidecektim.
Nüket beni takdir ettiğini ve destek olmak istediğini söyledi. Buna çok sevindim. Hayatımda ilk kez, benim için bir şeyler yapabileceğine inandığım birisi çıkmıştı karşıma. Ne söylediğini bilen, akıllı ve güçlü bir kızdı. Ona, istediği hemen her şeyi sağlayabilecek bir ailesi olmasa bile, hayatını arzuladığı gibi şekillendirebilecek cazibeye, yeteneğe ve kültüre sahipti.
Bir hafta sonraki Pazar günü, yine provaya gelmek istedi. Çıkışta bir lokantaya gidip yemek yedik, şarap içtik. Konuşurken, orkestra ile çaldığımız müziği kaydedebilmek için gerekli olan parayı yanında getirdiğini söyledi. Bütün işimizi çözebilecek kadar büyük paraydı.
Nüket benimle kişisel bağ kurmaktan hep kaçınmıştı o zamana kadar. Topluluk dışında takılmaya bile yeni başlamıştık. Hiç konuşmadığımız konulardı bunlar.
-Bunu neden yapıyorsun?
-Haşmet'lerin grubuyla, o serseri bozuntularıyla neden takılıyorum, hiç düşündün mü?
Dilimin ucuna, ‘Benimle niye takılıyorsun?’ diye sormak geldi, yutkundum ve bir şey söylemeden sorusunu yanıtlamaya çalıştım.
-Eğlenmek için herhalde...
Gülümsedi bana.
-Evet, dedi. Bir anlamda haklısın. Biliyorsun ben Edebiyat okuyorum. Seneye Amerika'da devam edeceğim. İyi bir öğrenciyim. Sıradan birinden çok daha fazla okumuş ve yazmış bir insanım, ama yaratıcı bir yönümün olmadığının farkındayım.
-Yaratıcılık, sadece doğuştan gelen bir özellik değil ki, diye sözünü kestim. Gelişebilir bir şey... Zamanı geldiğinde, sen de iyi şeyler yazabilecek biri olursun.
-Ben olsam olsam, iyi bir edebiyat eleştirmeni olurum.
Onu ikna etmeye çalışmadım.
-Herhalde bunu kendin daha iyi değerlendirirsin. Yazdığın bir şeyi okumadım. Bu yüzden, konu hakkında ahkâm kesmek istemem.
-Bütün bu sıradan çılgınlıkları ve maskaralıkları, hayatın anlamsızlığını unutmak için yaşıyorum. Olağan ve durağan bir hayatın bana zevk vermediğini iki yıl önce anladım.
Tane tane, ama kitap gibi akıcı konuşuyordu. Ağzının içine bakıyordum.
-İnsanın hayatta mutlaka bir hedefi, gerçekleşmesini istediği şeyleri, ona hayal kurduran istekleri ve arzuları olmalı. Benim böyle bir hedefim olmadı ve sanırım hiç de olmayacak. Bunu hayal gücümün yeterince zengin olmamasına bağlıyorum. Sense değişik bir tipsin. Hayatta en çok yapmak istediğin şeyi denemeni ve müzikte çıkış yapabilmen için bir fırsat yakalamanı istiyorum. Sana bu fırsatı sunacağım, çünkü sanatına inanıyor ve başaracağını düşünüyorum.
Benim için, yaptığım müziği beğenmesi ve bunu içtenlikle ifade etmesinin yeterli olduğunu söyledim. Böyle bir sorumluluk altına girmek istemediğimin farkına varmıştım birden. İsteksizliğime karşılık, ısrarını sürdürdü.
-Kışın çıkmayı planladığım seyahat paramın üzerine babaannemden kalan elmas broşumu rehin vererek sağladım bu parayı sana. Şunun için söylüyorum; bu benim için önemli bir tutar, senin için de anlamlı olmalı...
-Öyleyse bunu ‘hiç’ kabul edemem...
Hayata dair neredeyse bütün ümitlerimi yitirmiş olduğumu ve müzik geleceğim hakkında söylediğim şeylerin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini söyleyemezdim ona.
İnsanın bazı zamanlarda basireti bağlanır. Eğer birazcık kafamı çalıştırabilseydim; teklifini kabul etmemin Nüket’i kazanmama neden olabileceğini, gideceğim ufukları belki de bütünüyle değiştirebileceğimi, onunla olan birlikteliğimi bir başka bağla perçinleyebileceğimi ve bundan sonra yaşadığım şanssızlıkları belki de hiç yaşamayacağımı sezebilirdim. Akıllı ve olgun kişi, olayları yaşarken çizgisini çizebilen kişidir. Ben ise, bunu yapabilecek bilgi ve deneyimden yoksundum.
-Nüket sana çok teşekkür ederim, ama bu parayı almadan önce, aldıktan sonra neler yapacağımı bilmem gerekiyor. Henüz hazır değilim. Bana biraz zaman tanı lütfen...
Gülümseyerek zarfı çantasına geri koydu, başka bir şey söylemedi. O gece, onun hayatım boyunca birlikte olmak istediğim kız olduğunu anladım. Onun gibisini bulamazdım. Elinde sihirli değneği olan bir peri ve arkasında durduğu erkeği başarıya ulaştıracak biriydi o.
Gece yatağıma uzandığımda, Nüket’in görüp de, benim farkında olmadığım bir şeyler olmalı kendimde, diye düşündüm. Nüket, elini sallasa ellisini bulabilirdi. O zaman, beni neden istemişti?
Sorunun cevabı net ve kesindi; ilginç buluyor olmalıydı bu parlak çocuğu. Onunla evlenebilmek için, daha da ilginç bir serseri olmalıydım.
Olmuştum da...
16
TADI KAÇMIŞ EĞLENCE
Topluluk ile olan maceram, Eylül ayı ortalarında monoton bir birlikteliğe dönüştü. Bu ilişki, geleceğe dair hiçbir planımın olmamasına rağmen yaşam kalitemi etkiliyor; okula, işe ve müzik provalarıma yoğunlaşmamı engelliyor ve hatta Nüket’le olan birlikteliğimi kötüleştiriyordu.
Söylediğim gibi, filmlerin tercümelerini yapıp altyazılarını hazırladığım şirkette yarı-zamanlı bir işim vardı. Yeni gelişen video-kaset çoğaltım ve kiralama sektöründe iş bulmuştum. Film başına küçük bir para alıyordum; ne öldürür ne güldürür cinsten bir şey. Seyretmekle vakit kaybetmemek için, yalnızca sesini bir teyp kasetine kaydettirip, kulaklıkla dinleyerek yapıyordum tercümeleri. Daha sonra bu çeviriler, senkroncu denen biri tarafından altyazı olarak video bantlarına, filmlerin üzerine kaydediliyordu.
Video yeni icad olmuş bir şeydi. Dünyada tutmamış bir sistemi gazlamışlardı bize; ‘Betamax Video’ diye durmadan arıza çıkaran, kasetleri gıda maddesi gibi durduk yerde bozulan ve her farklı marka televizyonda renk değiştiren bir format...
Aslında, doğru dürüst bir tercüme için, filmi izlemek ve üzerinde en az on saat çalışmak gerekiyordu, ama benim bu kadar vaktim yoktu. Günde beş-altı saatimi verip bir film altyazısı çıkartmak, attığım taşla ürküttüğüm kurbağaya ancak değer diye düşünüyordum.
Uzun süre bu tempoyla gittim. Hayatımın iyice bozulmasıyla birlikte, ciddi tercüme hataları yapmaya başlamış ve filmleri rezil eder olmuştum. Patronum beni yanına çağırıp, tercümesini yaptığım sahnelerden birini gösterdi bir akşam. Utancımdan ne diyeceğimi şaşırdım. Filmdeki kadın, banyodaki musluktan söz ederken, aşk ve öpücükle ilgili bir cümle koymuştum araya.
Allahtan işteki geçmiş performansım iyiydi, sadece ihtarla durumu kurtarmış, ancak yolun sonuna doğru hızla gitmekte olduğumu anlamıştım; duvara çarpmak üzereydim.
Teklifini geri çevirmemden sonra, Nüket’le son zamanlarda kaydettiğimiz aşamanın gerisine dönmüş, eskisi gibi sürekli aynı sığ konuları konuşur ve grup içindeki monoton eğlenceleri yaşar olmuştuk.
Gözünün dışarıda olduğunu düşünmeye başlamıştım. Kendine yeni birini bulabilirdi her an, çünkü sevişmelerimizin tadı kaçmış, tensel alışverişimiz mekanik sürtünüşlere dönüşmüştü.
Gruptaki elemanların hiçbiri boş durmuyor; yeni eğlencelerin ve yeni serseriliklerin peşinde koşuyorlardı. Kapılmış olduğum girdabın içinde sürüklenip dibe çekildiğimi hissediyordum. Her şeyin kontrolden çıktığı bir sona doğru yuvarlanışım, eylül ayının üçüncü haftasında başladı.
Nüket'in babası, kentin elit sosyal kulüplerinden biri olan Galatasaray Adası'nın yönetim kurulundaydı. Nüket, bir akşam orada tertiplenen bir partiye dans etmeye götürmüştü hepimizi. Kafalarımız iyiydi. Hele Nevzat'la Mamfi iyice azmıştı. Önce, şık giyinmiş kadınlara sarkıntılık ederek başladılar, sonra piste çıkıp, en olmadık gariplikteki dansları yapmaya koyuldular.
Nüket, benim uslu durmamı kolaylıkla sağlamıştı, ama diğer sarhoş itlere söz geçirmesi mümkün değildi. Dans pistinde, sağa sola fırlayan el, kol ve tekme darbelerine karşı koyamayan insanlar çil yavrusu gibi dağıldılar. İlerleyen saatlerde, Nevzat popüler olduğunu hissedince iyice azıttı ve bir anda pantolonunu sıyırıp kıçını gösteriverdi herkese.
Nüket, rezillik çıkacağını anlayınca, hepimizi sepetlemeye çalıştı, ama başarılı olamadı. Gecenin bir vakti, barda servisin kapanmış olduğu bahane edilerek bize içki verilmeyince, Mamfi, şefe yüz dolar toka edip bir şişe viskiyi uçurdu. Hep birlikte deniz kenarındaki sota bölgeye inip, şişesiyle kafalara diktik ateş suyunu. Üstüne, bir de üç kağıtlı sardık. Kızılderililerin barış çubuğuna benzer kocaman bir şey oldu. Kafamız taş gibi olmuş; deli gibi geyik yapıyor, gülüşüyorduk. Garsonlar bizi sepetlemek üzere geldiklerinde itiraz etmedik, güle oynaya motora binip sahile çıktık ve Haşmet'lere âlem yapmaya yollandık. Nüket bizimle gelmemiş, evine dönmüştü.
Sör’ün evine bir sürü başka kız doluşuverdi o gece. Birkaçını daha önce takıldığımız barlardan hatırlar gibiydim, bazılarını hiç tanımıyordum. Kafalarımız kıyak, çalıp söylemeye başladığımızda, içlerinden birinin bana yiyecekmiş gibi baktığını farkettim.
Şermin’i ve şimdi adını hatırlayamadığım şişmanca arkadaşını, işte o gece tanıdım ve sonra bir daha hiç görmedim. Kızlar o kadar erkeğin arasından seçmişlerdi beni; yapabileceğim başka bir şey yoktu.
Nüket’le beraber olduğumuz küçük odada iş tuttuk onunla ve sonradan kapıyı bile çalmadan içeri dalan tombikle. Doğrusu, her ikisinin de bu kadar arzulu ve cüretkar olmasına şaşırmıştım. Bu arada, dışarıdakileri tamamen unutmuş, işimizi bitirip de salona geçtiğimizde, bakışlardaki kötülüğü derin bir yerlerde hissetmiştim o gece. Sonra herkesle vedalaşıp eve döndüm.
Hayatta her şey için bir bedel ödenirdi. Kendim etmiş ve kendim bulmuştum ama, günah işlememek için ne yapmak gerektiğini bilmeyen biriydim. Gecenin hikâyesi, ben daha eve varmadan Nüket’e ulaştığı gibi, olup bitenler de tamamen çarpıtılarak aktarılmıştı.
Yani, dedikodu kumkuması kıskanç itlere göre, o iki kızı zorla odaya götürüp tecavüz etmiştim neredeyse...
17
FAKÜLTE
Yine içki, yine şov ve yine seks dolu geceler birbirini takip edip duruyordu. Ekim ortasına gelmiştik. Mamfi hariç, bütün takım gündüzleri keyif çatıyor, akşama enerji topluyordu. Bense, hergün bir film tercümesi yapacak şekilde çalışmak zorundaydım. Yoksa, değil millete sigara ikram etmek, dolmuşa binip Arnavutköy’e gitmek bile zor olurdu.
Aslında kimsenin beni talep ettiği yoktu artık. Son yaşanan rezilliklerden sonra, oralara hiç gitmesem ve işime baksam çok daha iyi olacaktı. Sorun şuydu ki, ben bozuk biriydim ve kaşınıyordum. Nüket, Şermin ve arkadaşı olayından sonra, bana olan tutumunu iyice değiştirmişti. Mesafeli davranıyor ve benimle bir araya gelmek istemiyordu.
Şüphe ve hayatımda ilk kez yaşadığım ‘istenmeme kompleksi’ garip bir kızgınlığa yol açmış ve benden kaçmaya çalışan Nüket’in üzerine gider olmuştum. İlgisiz zamanlarda, Bebek-Kuruçeşme hattında dolaşıyor ve Nüket’i kafamda yarattığım yeni sevgilisiyle el ele yakalamayı umuyordum. Emindim buna; hayatında başka birisi vardı.
Kendime icad etmiş olduğum bu tatsızlığın üzerine, şimdi bir sorun daha vardı: Okullar açılmıştı ve derslere devam etmem gerekiyordu. Okuldan ve okumaktan nefret ediyordum ama, yapacak bir şey yoktu. İlk dönemin sonundaki sınavlarda ikinci sınıftan kalma dersleri temizlemeliydim hiç değilse.
Dört yıl önce girdiğim bu bölümü iyi bir puanla kazanmıştım. Üniversitenin ilk günlerinde, oradaki ortamdan ve derslerden sıkılmış ve bir daha da uyum sağlayamamıştım. Okulda beni cezbedebilecek bir şeye rastlamam olası değildi; içimdeki okuma hevesi çoktan yokolmuştu.
Birinci ve ikinci sınıfta, İktisat ve Muhasebe gibi, bir okuyuşta anlayıp verebileceğim dersler olduğu gibi, İşletme Matematiği ve İstatistik gibi benim gibi bir bezgini yoracak dersler de bulunuyordu. Defalarca sınavlarına girmeme karşın, yalnızca birinci sınıf derslerini temizleyebilmiştim.
Derslere devam zorunluluğu yoktu. Vizelere ve finallere girip geçer not almak, geçmek için yeterliydi. İlk yıl kitapları almış, ders notlarını toparlayabilmek ve beni gelişmelerden haberdar edebilecek arkadaşlar edinmek için, birkaç hafta boyunca derslere girmiştim.
Okuldan iyice kopmamak için, her boş vakit bulduğumda kantine takılıp, bana yardımı olabilecek bir grup öğrenciden medet ummuştum bir dönem. Önce biraz ilgi göstermişler, sonraları ise göz altlarımdaki, fazla çalışmanın ve uykusuzluğun neden olduğu mor halkalardan, onlara tuhaf gelen tavırlarımdan ve çok ince vücudumdan olsa gerek, esrarkeş sanıp kaçar olmuşlardı benden. Oysa o dönemde, esrarla falan ilgilenecek durumum yoktu. Çaresizlikten, elimdeki kitapları okuyup, anladığım kadarıyla sınavlara girmiş ve bir bölümünü öyle vermiştim o gıcık derslerin.
Bir gecelik okumayla yüksek not alıp geçtiğim en önemli derslerimizden biri İktisat’tı. Kürsü başkanı olan hocamız tatlı bir adam, yayımlanmış çok sayıda kitabı olan, ülke çapında bir profesördü. Beni kendine yakın bulmuş olmalıydı ki, dönem sonu sınavından sonraki derste yanıma geldi.
-Aferin oğlum. Hiç göstermiyorsun ama epeyce bilgi sahibiymişsin ‘fiyat teorisi’ konusunda.
Ne diyeceğimi şaşırmış, klişe bir şaka yapmaya çalışmıştım.
-Sayenizde hocam. Bir kitap da ben yazıcam, izin verirseniz eğer.
-Yaz oğlum tabii. Yalnız şu ‘marjinal talep’ formülünü yazarken, kadın-erkek ilişkisinden daha başka örnekler vermeni öneriyorum sana. Yanlış anlarlar, hevesin kırılır sonra...
Millet gülmekten masaların altına girmişti derslikte. Hayret edilecek bir eminlikle, ‘Daha iyisini yaparsın sen oğlum’ demişti bana.
Şüphesiz, her zaman, yapılan her işin daha iyisi vardı bu hayatta...
Yirmi üç yaşını süren benim gibi bir hayta için, bu sıklıkta ve yoğunlukta aşk talebi görmek, az görülmüş bir şey olmalıydı o dönemde. Ne yapabilirdim? Kızlar tarafından arzu edilen biriydim; hem öncesinde, hem de sonrasında... Yani yatağa girdikten sonra da bırakmıyorlardı beni. Onlara ‘hayır’ diyebilmek belki erdemli bir davranıştı. Öyle düşünüyordum. Olabilirdi de...
Ancak bildiğiniz gibi, henüz onurlu bir hayat yaşamaktan epeyce uzakta biriydim.
18
SON GÖSTERİ
İstanbul’da sonbahar çok güzel yaşanır. Güneş kırılır, havalar serinler, ağaçların ve denizin rengi harika bir uyum yaratır. Boğazın her daim güzel atmosferine, gün batımında tarihi yarımadanın olağanüstü siluetinin izlendiği büyülü bir başkalık gelir. Ve ben, bütün bedbinliğime rağmen canlanır, mevsimin tadını çıkarmaya çalışırım.
Toprağın kırmızıya döndüğü bu aylarda, içimdeki hüzün biraz daha artardı, ama ben zaten hem zevklerin hem acıların adamıydım. İçimdeki tatmin edilmemiş isteklere uyar; farklı bir şeyler yapma ihtiyacı hissederdim.
O ekim gecesi, bu garip duygularla katıldığım Haşmet'lerdeki geç-vakit gösteri, her zamankinden daha kalabalıktı. Kısa süre içinde, gerçek bir çürümüşlük ayinine dönüştü. Bizi hayranlıkla seyreden yeni iki kız kardeş konuğumuz vardı. Büyük olan, anladığım kadarıyla Mamfi'nin yeni manitası Figen’di. Adını daha önce duymuştum.
Kızlar, yerdeki büyük minderlere oturmuş, azar azar içkilerini yudumluyor, şovu seyrediyorlardı.
Arzu’ya bir striptiz gösterisi yaptırmak üzere, klâsikleşmiş erotik şarkılardan birini çalıyordum. Haşmet, bir çift kağıtlı sarmış, dolaştırıyordu. Teras kapısının üzerindeki ahşap kirişi, yeni tasarladığımız gösterinin dekoru olarak, bir darağacı haline getirmiş ve ona doladığımız urganın ucuna, iki yanına şamdanlar koyduğumuz kocaman bir bez bebek asmıştık.
Arzu seansını tamamladığında, piyanonun başına geçip Chopin'in cenaze marşını çalmaya başladım. Biraz sonra, Haşmet ve Zafer, kara çarşaflara bürünmüş birer keşiş kılığında Lâtince konuşarak geldiler. Yüzleri pek az görünüyordu, haç ve mumlar vardı siyah eldivenli ellerinde. Teker teker hepimizi takdis ettiler.
İçeriden, beyaz gömlek giymiş, elleri arkadan bağlanmış ve ayak direyen Nevzat'ı getirdiler. Boynuna asılmış kocaman zarfın üzerinde ‘vasiyetname’ yazıyordu. Ben çalmaya devam ederken vasiyetini okudular; abuk subuk, komik bir şeydi. Saçlarını, peruk yapması için ilerideki yıllarda kelleşeceğine kesin gözle baktığımız Mamfi'ye, donunu şovlarda giymesi için Arzu’ya, cinsel organını ise kurutup bir fetiş eşyası olarak kullanması için Haşmet'e bırakmaktaydı. Bana ise Nüket'i bırakmıştı, daha ne olsundu.
Nevzat'ı taburenin üzerine çıkarıp urganı boynuna taktılar ve bir sürü komik tantanadan sonra cellat işlemi tamamladı. İpin diğer ucu gevşek bağlanmıştı, mahkum yere düşüp öldü göya...
Keşişlerin, Karagöz-Hacivat tadındaki dualarını takiben, Haşmet, kız kardeşlerden küçük olanını tabureye çıkardı, alkışlayıp ıslık çaldık hepimiz. Kızcağız, mahcup bir ifadeyle bize gülümsedi. Ellerini arkadan bağladılar ve gömleğinin yakasını katlayıp asılmaya hazır hale getirdiler. Bembeyaz boynu ortaya çıktı, ilmeğe geçirildi. Millet, darağacının etrafında toplanmış, sahte bir coşkuyla tezahürat yapıyordu.
Ansızın canımın sıkıldığını hissettim; piyano çalmayı bırakıp, teras kapısının diğer yanına geçtim. Adam asmaca oynadığımız urganın, duvardaki çiviye hafifçe tutturulmuş ucunu çözüp, demir kapının kulbuna sıkıca bağlayıverdim. Kimse ne yaptığımı görmedi.
Keşişler, Lâtince uydurması sözcüklerle kızın günahlarını sayarlarken, Nevzat, kaşla göz arasında tabureye tekmeyi yapıştırıverdi. İdam mahkumunun yere düşeceğini sanıyordu.
Saliselerle ölçülebilen bir zaman biriminde, kızın narin gövdesinin urganın ucunda aşağıya doğru indiğini izledim. Ayakları, oltadaki balık gibi, havayı tekmeledi durdu çaresizlikle. Dışarı uğramış gözlerindeki dehşeti gördüm. Boynu kırmızı bir lâstik gibi gerildi ve yırtılmakta olan kasların güçlükle bir arada tuttuğu uzamış gırtlağından, insanın kanını donduran garip bir hırıltı çıktı. Bütün uzuvları istemsiz devinimlerle çırpınıyordu.
Kimse, olayın korkunçluğunun farkına varamadı uzunca bir süre. Harekete geçip kızı kurtaracak ruh halinde değillerdi. Bense, bu ölümcül çırpınışları soğukkanlılıkla izliyordum. Kılımı kıpırdatmadan...
Ablası Figen, bir süre sonra durumun ciddiyetine uyandı. Panik halinde, kalabalığı yarıp, darağacının dibine ulaştı. Kardeşinin titreşen bedenine sarılarak, bacaklarından yukarı kaldırmaya çalıştı. Çığlık çığlığa ağlıyor, hepimize lânet okuyordu. Mamfi, sevgilisine yardımcı oldu ve gövdeyi ilmeğin ucundan kurtarıp aşağı aldılar.
Yerde boylu boyunca yatan kız şoka girmiş ve kaskatı kesilmişti. Figen, ne yapacağını bilemediği bir telaş içinde onu yeniden canlandırmaya uğraşıyor, yarı aralanmış mora çalan dudaklarından hava üflüyor, üzerindeki giysileri sıyırmış, beceriksiz hareketlerle kalbine masaj yapmaya çalışıyordu. Baygın kızın idrar torbasından halıya boşalan sıvının kokusu burnumuza kadar geldi. Serseriler şaşkındı. Seslerini çıkarmadan, onlara sunduğum bu son gösterinin heyecanını yaşıyorlardı.
Figen, kişisel çabalarıyla kız kardeşini ayıltıp ayağa kaldırdıktan sonra, kendilerini hastahaneye götürmesini istedi Mamfi'den. Sürekli olarak, aşağılık hayvanlar topluluğu olduğumuzu tekrarlıyor, polise şikayette bulunacağını söylüyordu. Mamfi korkmuş, fena halde arada kalmış, hepimize bozuk atıyordu.
Onlar kapıdan çıkar çıkmaz, uzun süren bir sessizlik oldu. Hava iyice tatsızlaştı, kızlar eve dönmek istediğinde Zafer, Nüket’le birlikte ayaklandı. Onları alışılmadık bir sertlikle durdurup, ‘birlikte çıkarız’ dedim Nüket’e... Bana yabancı biri gibi davranmasına içerlemiştim.
Kısa bir süre sonra, bütün gözlerin benden kaçtığını hissettim. Düğümü benim attığımı ve bu gereksiz felakete neden olduğumu bir şekilde anlamış olmalıydılar. Rahatsızlık duydum, ama pişman değildim. Ben gerçek serseriydim, tehlikeli oyunlar oynardım. Nüket beni bunun için istemişti. Şimdi ona ne olmuştu ki benden uzak duruyordu?
İnsanın basiretinin bağlanması, öyle tanrısal bir durum değildir; yapmış olduğumuz aptalca hataların üzerini kapatmak için kendimize uydurduğumuz bir bahanedir yalnızca. Eğer olayın sonunda, Mamfi ve kızkardeşler ile birlikte ayrılıp, hastaneye götürmüş olsaydım onları, iş tatlıya bağlanacak ve eğri büğrü de olsa taşlar yerine oturacaktı.
Az sonra, kim olduğunu bilmediğim birileri evi aradı; Haşmet, gözlerini benden kaçırarak konuştu onlarla. Ortamın gerginliğini azaltmak için, içecek bir şeyler hazırlamak üzere bara doğru ilerlemiştim ki kapı çalındı, açtım. Karşımda, karakoldan gelmiş iki polis memuru duruyordu. Bir tek benim adımı söylediler. Onlarla birlikte karakola kadar gitmeliydim; hakkımda şikayet vardı. Kapıdan çıkarken arkama dönüp baktığımda, Nüket dahil hiç kimsenin yüzünde, benim için duyulan bir endişe olmadığını gördüm.
Geceyi Arnavutköy karakolundaki nezarethanede geçirdim. Kızların babası hayli nüfuzlu biri olmalıydı ki, daha kimseye haber veremeden, saçlarımı kazıyıp epeyce dövdüler beni. Haketmiştim her şeyi; acıdan bağırmak dışında, itiraz etmek için sesimi çıkarmadım.
İfademi aldılar, hakkımda gayet ciddi bir şikayet vardı. Taammüden adam öldürmeye teşebbüs etmiştim ve bunu tek başıma yapmıştım.
Ertesi gün, annemin tuttuğu bir avukat gelip benimle konuştu ve sonra onun, kızların ailesiyle görüşüp onları ikna ettiğini öğrendim. Evrakın tamamlanmasına kadar bir gece daha içerde kalıp çıktım.
Nüket bu olaydan sonra beni bir daha hiç aramadı. Onu görebilmek için birkaç defa Bebek’teki bara gittim; ne zaman gruptan birine rastlayıp konuşmaya kalksam, kafalar öbür yana dönüyordu.
Nüket’in gözündeki erkek, benim gibi birisi değildi. Hele, teklif ettiği parayı reddederek iyi bir halt yediğini sanan, aslında o fırsatı deneyecek cesareti olmayan biriyle işi olmazdı onun. Ne olurdu, Nüket’e borçlanıp, stüdyo kayıtlarımı yapsam ve albüm çıkarıp başarısız olsam? Ne olurdu ki?
Borçlu mu kalırdım ona, yoksa elâleme rezil mi olurdum satılmazsa?
Peki ya başarılı olsaydım? Albüm, yüz binlerce satıp da bana dünyanın parasını kazandırsaydı? Belki de, işe yaramayacak birisi olduğumu anlamak için Nüket test etmişti o gün beni.
Anlamıştı da...
Bir erkeğin, gerçek bir erkek olması için, önce yürekli olması gerekirdi. Benim cesaretim ise, savunmasız kızları kirişe asmak için cana geliyordu ancak.
Sonra, Mamfi’yi, Haşmet’i ve Nevzat olacak o köpeği defterimden silip, bir daha hiç görüşmemiştim. Hepsi aşağılık heriflerdi. Beni sap gibi yalnız bırakmış ve suçun tamamını omuzlarıma yıkıp sıyrılmışlardı. Sanki benden başkasının o boktan oyunu tezgâhlamakta parmağı yoktu; her şeyi tek başıma organize etmiştim.
Birlikte işlenen suçları düşündüğümde, Ayhan'ı hatırladım yine. Aslında, sekiz yıldan beri Yalova olayı hiç aklımdan çıkmıyordu. Her çöküşüm, kişiliğimi bir daha onarılamayacak biçimde yaralamış olan o kahrolasıca geceyi getiriyordu aklıma.
Ayhan'ı, hayatımızda unutamayacağımız izler bırakan olaydan iki hafta sonra okuldan almışlar, ailece İzmir'e dönmüşlerdi. Bir daha onu görmemiş, konuşmamış ve ondan hiç haber alamamıştım.
İnsanın hayat çizgisinde bazı kırılma noktaları vardır, onlar yol ayrımlarıdır. On dört yaşındayken, can arkadaşımı kaybettiğim o geceyi, tekrarlanan bir kâbus gibi, yüzlerce kez yaşamıştım kafamda...
Çözemediğim sırlar, hayalimde daha değişik canlanır olmuştu. Belki de Ayhan'ı bulup, onunla konuşmalı ve o adamı öldürüp öldürmediğini sormalıydım.
Allah kahretsin, aslında peşinde olduğum şey bu değildi ki...
Ayhan'dan sonra bütün insan ilişkilerim başkalaşmış, uzun süre boyunca gerçek dostum olmamıştı hiç. Rüzgarın yönü değiştikçe başka kılığa bürünen bir ruh hastası olmuş, içimde varolan o sürekli ve dayanılmaz sıkıntıya katlanabilmek için olmadık yollar denemiştim.
Hâlâ yaşadığıma göre, kendimi yok etme fikrine yıkılmaz bir dirençle karşı duran sıkı bir savunma içgüdüm vardı demek ki.
Nüket'i kaybettiğimdeyse, hayatımdaki ikinci büyük çöküşü yaşadım; on iki gün boyunca çorbadan başka bir şey yiyip içmemiş ve odamdan dışarı çıkmamıştım. Annem beni hayata döndürebilmek için çok uğraşmıştı.
Sonra direnmeye karar verdim; yıllar boyu sürecek bir mücadelenin içine girip okulu bitirdim ve sonra işlerimi yoluna koyup para kazanmaya çalıştım. Yaşamaya devam etmemin gerekçesi buydu:
Zengin biri olunca, onu yeniden bulacaktım.
BU KİTABA DEVAM ETMEK İÇİN (1991_1)
KİTAP OLARAK SATIN ALMAK İSTERSENİZ |