ERKEKLER AĞLAMAZ
ERCAN AKBAY
1
OKUL
1970 yılında, ülkenin seçkin kolejlerine girmek için düzenlenen sınavları aşmayı başarabildiği için sıra dışı akla sahipmiş gibi görünen on bir yaşında bir çocuk olarak başladım bu okula. Okul Boğaz’ın karşı yakasındaydı ve bu yüzden yatılı olmuştum. Henüz İstanbul’un ilk köprüsü yapılmamış, şehrin nüfusu iki milyonu bile bulmamıştı.
Annem, yatağıma çarşafımı yaydığında gözyaşlarını tutamayıp ağlamıştı okuldaki ilk günümde. Bense sakindim, sanki hayatın gerçeklerini bir an önce öğrenmek ve kendi ayakları üzerinde duran gerçek bir erkeğe dönüşmek istiyordum. Ebeveynleri onları bırakıp gitmesinler diye, yeni arkadaşlarımın akla gelebilecek her türlü direnci gösterdiklerini ve ağlayıp yalvardıklarını hatırlıyorum o güneşli Pazar günü… Bütün bunların boşuna olduğunu bildiğimden, yaşlı gözlerle bakıp saçlarımı okşayan annemin karşısında dimdik durmuş ve onu gülümseyerek uğurlamıştım.
O gün heyecanlı bir serüvenin başlangıcıydı benim için; ancak itiraf etmeliyim ki, yatılılık zor şeydir. Evden uzakta olmanın eğlenceli ve güzel tarafları olmasına karşın, ağlamayan bir erkek olmak için bu sert dünyanın yatakhanelerinde en az bir kaç yıl kalmak gerekiyordu.
Dikenli yollardan geçip, on dördümüze geldiğimizde kaşarlanmıştık hafiften. Ne görüyorsan o olursun; bizden büyük sınıflardaki güçlü ve yakışıklı abilerimize özenip sokak ağzıyla konuşan sıkı birer sigara tiryakisi ve şarapçı itler olup çıkmıştık. Zıkkımlandığımız şarap, plâstik tıpalı ‘Köpek Öldüren’den ve fosurdattığımız sigara ise, paketi doksan kuruşa satılan filtresiz Birinci’den başka şey olamazdı elbette.
1973 yılının sonuna doğru kış erken bastırmıştı. Daha Kasım ayının ortasında kar yağmış, gündüzlüler okula zor gelir olmuşlardı. Biz yatılılar için sahile kadar uzanan bahçedeki yaşlı çamların üzerini kaplayan beyaz örtünün neden olduğu görsel değişiklikten başka anlamı yoktu bu durumun; sokağa çıkmaksızın aynı yerde çakılmış yaşıyorduk. Titreşen floresan lambalarıyla fazlasıyla aydınlatılmış soğuk etüt sınıflarında ders çalışır, sabahın köründe uyanmak üzere erkenden yatıp zıbarırdık. Akşam oyalanmak için ne televizyon vardı, ne de başka bir eğlence. Kimi sabahlar, kalkma saatimizden bir saat önce uyanır ve heyecan içinde aşağı bahçedeki top sahasına maç yapmaya inerdik.
Tek eğlencemizdi buydu neredeyse…
Bir de, küçük sınıflarda nadiren yapılsa da gece okuldan kaçılırdı. Gidilen yer, kıyıdaki sabahçı kahvehanesiydi; içeride bilardo masası ve siyah beyaz televizyondan başka, bir çocuğu ilgilendirebilecek hiçbir şey yoktu. Daha çok, nargile içip okey oynayan emekliler ve işsiz-güçsüz adamlar için uygun bir mekândı ama olsundu, okulun dikenli ve yüksek duvarlarını aşıp kaçmaktı önemli olan; o dönemde yapacak daha yaratıcı bir faaliyet bulmak zordu. Son sınıftaki abilerimizin kimi zaman yaptığı gibi, pavyona ya da kerhaneye gitmek için yaşımız tutmuyordu henüz.
Bir yatılı için okuldan kaçmak, serserilik raconunun olgunlaşma sınavıydı ve bunu aşabilmek öyle kolay bir şey değildi; düşman her türlü önlemini almıştı. Hele, bizim orta son sınıfı bitirmek üzere olduğumuz 1974 Mart’ında, okuldan kuş uçurtmuyor, kedileri bile kovalıyorlardı damlardan.
Ama devletin uçsuz bucaksız olanaklarına sahip olsalar da yeni yetişen kuşağın aklını ve becerilerini bilmiyorlar ve Zorba Çetesi’nin beyin takımını henüz tanımıyorlardı.
2
ÇETE
Birlesmis Milletler Italyan delegesinin adini söyle bana...
Iki elimi birden gögsüne dayayip, Hassiktir! Dalga mi geçiyorsun oglum? Millet, Japon delegesine geldi lan, dedim ve üzerinden kalkmis oldugu kirik siranin üzerine dogru ittim onu.
Aşağıya oturuverdi.
Modası geçmiş şakalar yapan bir hıyarağasına mutlaka haddini bildirmek gerekirdi.
Kimmis Japon delegesi? diye sordu.
Ölüyordu meraktan. Egilip kulagina fisildadim. Çipil gözleri kisildi, kari çigligina benzeyen kahkahasini koyuverdi. Etüt sinifindaki ergen itler kulak kesildi, ben de gülmeye basladim. Bu gibi durumlarda özellikle hayvanca gülerdik, 'herifler ne güzel egleniyor' diyerek bizi kiskansinlar diye... Delege sakalari epeydir revaçtaydi; o ülkenin diline ve isimlerine benzetilen Türkçe sözcüklerden olusturulmus uydurma isimler... Takdir edersiniz ki, açik-saçik ve argo olmayani yoktu bu tekerlemelerin.
Eski binadaki otuzar kişilik sınıflardan birinde, on iki kişi etüt yapıyorduk. Etüt sınıfındaki ön sıralarda kimse oturmaz, sonraki saflarda çalışkanlar dizilir ve yapmaları gereken işi yapar; ders çalışırlardı. En arkadaki sağ köşeyi ise biz işgal ederdik: ‘Zorba Çetesi’…
Zorba adını taşımamız kesinlikle zorba filan olduğumuzdan değildi; isimlerimizin baş harflerini birleştirince öyle olmuştu yalnızca. Çete’yi soracak olursanız; kendimize futbol takımı veya orkestra diyemeyeceğimize göre, mecburen çete diyorduk işte... Yatılı okulda yasadışı işler yapacak hâlimiz yoktu. Faaliyet alanımız; kumar, spor ve kavga organizasyonları ile mizah dergisi yayıncılığı gibi sanat-kültür işleriyle sınırlıydı. Ara sıra, olağan işler dışında faaliyetlerimiz de olmuyor değildi ama ne yapalım, istisnalar kaideyi bozmazdı.
Baş harfimiz Ziya sınıf mümessiliydi; ‘Bölük Yazıcısı' derdik ona. Arzuhalcilik ve bürokrasiden anlar, sınıftan tüymüş olanları yoklamalarda idare ederdi. İçimizdeki ciddî ve çalışkan tek öğrenci oydu; okul hukukuna ters düşmemek için her çetede bulunması ‘mutlak gerekli’ elemanlardan biriyi. Sivilceli beyaz ten ve kumral dalgalı saçlı Ziya, sınıf futbol takımının bekiydi, iriyarı olmasına rağmen epeyce hızlı koşardı.
Kısa boylu, sarışın ve mavi gözlü ve Jerry Lewis kadar çok tikli çete üyesi Oğuz, gevezenin tekiydi. Gün boyunca argo konuşur, fıkralar anlatır, su ile çözülerek yapışan Disney ve Red Kit çıkartmaları satardı. Bu ve benzeri bir kaç ticarî konuda, okuldaki ‘genel dağıtıcı’ olarak tanınmıştı. Aşırı hareketli olduğundan, kumar organizasyonları dâhil, bulaşmadığı suç ve olay yoktu. Belletmenlerden tokat yiye yiye kösele gibi olmuştu yanakları.
Çetenin sözde entelektüeli Renan, esmer, firça saçli, tiknaz ve uykuluymus gibi duran düsük gözkapakli bir herifti. Okudugu kitaplar, Kemalettin Tugcu ve benzer yazarlarin eserleri olmasina karsin, her konuda çok bilgili sanirdi kendini. Ne zaman kavga çiksa, o kocaman siyah çerçeveli gözlüklerini çikartip saglam birine teslim eder ve hemen kollarini sivardi. Okul kapisinin karsisinda bulunan Mazhar Bakkal, Renanin enistesiydi. Bu yüzden disaridan yatakhaneye ithal ettigimiz yasadisi mallarin nakliye ve gümrükleme islerinden o sorumluydu. Yalnizca bu sebepten dolayi bile çete için vazgeçilmezdi. Dört göz oldugundan sinif takiminda yedekteydi.
Benimse, nedensiz özgüven, serinkanlı kişilik ve yaratıcı planlama yeteneğinden başka bir özelliğim yoktu. Kumral kıvırcık saçlı, iyicene zayıf ve soluk benizli bir çocuktum. Çok kitap okurdum ancak henüz gözlük takmaya başlamamıştım o yıllarda. Takımda, ileri sahada gayet ‘stratejik’ görevlerde bulunurdum.
Ayhan, vaktinden önce gelişmiş, iriyarı ve yakışıklı bir ergen olarak çetenin gözbebeğiydi. Sınıf takımının kaptanı ve golcüsüydü. İyi yazı yazar ve karikatür çizerdi. Sağduyulu, akıllı ve iyi kalpli biriydi. Okula ilk geldiği gün mahcup bir yüz ifadesi olduğundan, sınıfta benden başkası yüz vermemişti ona. Aynı gün, yapışık kardeşler gibi olmuştuk.
Can dostumdu o benim.
Orta son sınıfa geçtiğimizde, ortalama on dört yaşına gelmiştik. Yatılı okulda bizim çeteden daha kötü hayat yaşayan bir başka grup bulmak zordu; serserilik, kumar, itlik ve her türlü musibeti erken yaşta benimsemiş ve bunlardan vazgeçemez olmuştuk.
Yoo, sandığınız gibi değil; çetenin elebaşı falan değildim ben. Zorba’nın bir lideri olamazdı; onun lidersiz ve otorite tanımaz bir kurum olmasından gurur duyardık. Her konunun raconunu, içimizde o konu hakkında bilgisi olanımız keserdi.
Ayhan, aramızda fiziksel olarak en erken gelişmiş olanımızdı; kaba kuvvet gerektiren sorunlarımızı çözer ve dergimizin yazı işleri müdürlüğünü yapardı. Ben çetenin yaratıcı gücüydüm; çeşitli konulardaki çalışma ve eylem planlarını tasarlar, masaya getirirdim. Çetenin, çoğulcu oylama yoluyla alınmış sahtecilik ve kaçakçılık kararlarını uygulayan iki arkadaşımız vardı; Ziya ve Renan. Her çeşit kumar, satış-pazarlama ve tahsilât organizasyonu ise Oğuz tarafından özenle yapılırdı.
Aynı sınıfta okuyan yatılılar, toplam on iki hayta, altışar kişilik iki komşu yatakhanede yatardık. Zorba Çetesi, on üç numaralı yatakhanenin beş sabit adamından oluşmaktaydı.
Altıncı eleman ise, ayak işlerimize bakan kölemizdi.
Köleci toplumların yakınçağda yok olduğunu düşünenler, bizim okulun düzenini bilmeyen cahil insanlardır. Baskıcı ve ilkel rejim, bütün acımasızlığıyla hüküm sürerdi orada. Yatakhanelerde ve etüt sınıflarında, güçsüz ve korumasız çocuklara hayat zindan edilir, türlü pis şaka ve işkence uygulanır, ayak işleri onlara yaptırılırdı.
Bu akşam, iki etüt arasındaki yemek boşluğunda, yatakhanedeki kölemize akşam talimatlarını veriyordu Ayhan.
Oglum Arap. Bizim ortak dolaptan sarap sisesini alip yatagin altina sakla çabuk. Çaktirmadan. Esofmana sar ki kimse görmesin.
Kaç numarali dolapti abi?
Kızıp bağırdı ona Ayhan. “Yirmi altı. Hâlâ mı öğrenemedin şu dolabın numarasını? İllâki dayak mı atıcaz sana her akşam ulan?”
Arap, kasten yaptığından şüphelendiğimiz dikkatsizleriyle ve aptal sorular sorup çetedekileri kızdırmasıyla meşhurdu. Kalın kaşlarını kemanlaştırıp, “Sordum abi sadece ya...” diye mırıldandı. “Kilidin anahtarı yan taraftaki süpürgelikte miydi?”
Zorba’nın zulası olan dolapların numaraları asla uluorta söylenmez ve bu dolapların üst sınıflardaki ağabeylerimizin sahipliğinde olduğu dedikodusu özellikle yayılırdı etrafa...
Ayhan, haklı olarak köpürdü ve “Gel buraya çabuk!” diyerek Arap’ı önüne çağırdı. Oturduğu yerden sağlı sollu iki tokat geçirdi suratına. Çocuğun kara yanaklarından çıkan ses, sınıfın tavanlarında yankılandı. Böyle anlarda Arap’ın ağzı bükülür, yüzü buruşur ama gözlerinden asla yaş gelmezdi.
Abi nolur vurma ya!...
Her gün iki samar yiyeceksin, çünkü simarmisin sen uan! Adî köpege bak be! Bu yatakhanenin sirlarini bir daha öyle avazin çiktigi kadar bagirirsan, yemin ederim seni bütün gece döverim anladin mi?
Anladim abi...
Simdi yok ol!
Gayet iyi hatırlıyorum, işte o anlardan birinde Oğuz girmişti etüt sınıfına... Akşam yemekte ‘orman’ olduğundan, sadece tatlı yiyebilmiş ve hafiften aç kalmış gibi süklüm püklüm bir hâl vardı üzerinde. Arap tam kapıdan çıkarken, bu defa o çağırdı yanına. Giderayak ona da yakalanınca, sıkıntılı bir sesle, “Efendim abi?” diyebildi.
Oğuz ona, “Bana da kantinden kaşarlı tostla kola getir gelirken. Tostu iyi bastırt ha; kâğıt gibi olsun,” diye pervasızca emretti.
Tamam abi, deyip bekledi bizimki.
Oğuz cebine davranıp, bugünkü kumar seansından kalma bir avuç bozukluk çıkardı. İçinden birkaçını Arap’a uzattı. “Parasını al bakalım.”
Okul raconunu iyi bilmeden yatılı hayatını sürdürmek çok zordu. Yemekhanede ‘orman’ hüküm sürdüğünde gaflete düşersen ve kantinden bir şeyler alacak kadar paran da yoksa kesinlikle aç kalırdın. Güçlü ve hızlı olanların, diğerlerini yiyeceksiz bıraktığı bir düzen içinde yaşıyorduk.
Orman Kanunu, yemekhane menüsünde iyi karavana çiktiginda, son sinifta okuyan abilerimiz tarafindan okul bazinda ilan edilen bir çesit olaganüstü durumdu. Kadinbudu köfte, iç pilav, biftek, sambaba, muz gibi seyrek çikan yemek, tatli ve meyveler için, büyük otorite tarafindan böyle fetva verilirdi. Ormanda, yemek zili çalar çalmaz etüt siniflarindan Allah Allah nidalariyla firlayip kapisina kosulan kafeteryadaki on iki kisilik yemek masalarina ilk erisenler, yiyebildikleri kadar yemegi götürmeye hak kazanirlardi.
Ben, zayıf ve ufak tefek bir çocuktum; henüz gelişimimi tamamlayamamıştım. Akranlarımın arasında sağ kalabilmek için çok uyanık olmam gerekiyordu. Orman Kanunu ilan edildiğinde, teneffüs zili çalmadan dışarı çıkmanın yollarını bulur ve aklımı kullanarak aç kalmamaya çalışırdım. Orta son sınıfa geldiğimde o kadar kurnazlaşmıştım ki güzel bir saç kestirmek için berber seçerken bile ustanın değil, çırağının tıraşına bakıp öyle girerdim içeri...
Kendi saçını kendi kesecek hâli yoktu ama çırağınkini mutlaka ustası tıraş etmez miydi?
3
ETÜD SINIFI
Izgara köfte çıktığı için orman uygulanan yemek sonrası etüt arasında, yan sınıftan üç hayta geldi yanımıza. Oğuz hemen Japon delegesini sordu bana. Bilmiyormuş gibi yaptım. Zevklendi ve ağır bir küfürden ibaret olan ismi, başını geriye atarak bir Japon savaşçısı gibi haykırdı. Yan sınıfın kerizleri gülmekten dağılınca, bu fırsatı kaçırmadı; onlara bir önceki haftanın NĞA’sını satıp, on beş kuruşlarını kesti. Bu on beş kuruş, dergiyi okumak için ödenen paraydı; başka kopyası olmadığından satılan NĞA’lar en geç iki saat sonra geriye toplanırdı.
Sınıfa girmekte olan belletmenimiz, ticaret olayını ve derginin kapağını görünce kızıp söylendi bize. Toparlandık ve sıralarımıza geçtik, saat sekiz buçuk olmuştu. Akşam yemeğimizi yemiş, biraz dalga geçmiş ve bir saatlik son etütte ne halt edeceğimizi düşünür olmuştuk. Ayhan'ın yanına geçtim. NĞA isimli haftalık mizah dergisini biz yayımlıyorduk. Kurşun kalemle tek nüsha çizilip elden ele okunan rezil bir komiklikten ibaretti ama doğrusu epeyce popüler olmuştu. Tam tamına dokuz haftadır kesintisiz yayımlanan bu yeraltı dergisinin o acayip adının ne anlama geldiğini ilk başlarda herkes merak etmişti. Geçen haftaki sayının kapağına yazıp koymuştuk. Çok yaratıcı bir isimdi bize göre:
NĞA (i. Tur. argo) Genç erkeğin, otuz bir esnasındaki inilti nidası.
Derginin kapağı bir film afişinden oluşurdu. Ciddî bir çalışmaydı bu. Üstte, büyük puntolarla filmin o şahane ismi yazar, filmde oynayan uydurma yıldız oyuncuların -ki hepsi sınıftaki komik tiplerin karikatürize edilmiş versiyonlarıydı- isimleri ve sonra eciş bücüş resimlerden oluşan grafik çalışması... Bu haftaki film ‘İhtiras Otobüsü’nde, Mayk Feyk, Groşat Haşat ve Cenifır Domalır isimli oyuncular, otobüsün içinde gerçekleşen tutkulu bir ‘fort’ olayını en aşağılık şekilde canlandırmaktaydılar.
Kapağın en altında ise misafir oyuncular ve sinema salonuna ilişkin bilgiler; ‘Bu film kapalı gişe oynamaktadır, çünkü seyirci gelmemiştir’ veya ‘Kantinimizde gazı az kaçmış leziz gazozlarımız bulunmaktadır’ yahut ‘Bu film orda çekilmiştir-Or film stüdyosu’ gibi dipnotlar yazılırdı.
NĞA’nın formatı böyle bir şeydi işte...
Son sayı için kapak bitmiş, iç sayfalarda yılın en popüler TV dizisi olan Uzay Yolu'nu gırgıra alan bir çizgi-dizi üzerinde çalışıyorduk. Ayhan, dilini ağzının kenarından çıkarmış, resimleme yapıyordu. Aklıma gelen komik fikirleri söylüyordum ben de ona. Dergi, ertesi gün hazır olmalıydı.
Uzay Yolu NĞA versiyonunun başkahramanı, Eşek Mesut'tu. Mesut hemen bizimkinin yanındaki on bir numaralı yatakhanenin kölesiydi; çok komik bir herifti. Bağlı bulunduğu yerel otoriteye, yani yatakhane çetesine başkaldırır, her türlü ispiyonculuğu yapar, müdürün odasında ağlar-zırlar, yine de kölelikten kurtulamazdı. Derginin bu dizisinde, Atılgan uzay gemisinde soytarılık görevi yapan eşek kafalı yaratıkların gezegeninden gelmiş biri olarak resmediyorduk onu. Uzay Yolu'ndaki sivri kulaklı Mr. Spock’ın yerini almış bir anti-kahramandı Eşek... Atılgan'da cihazları kurcalayıp bozar, uzayda kafasına meteor çarpar, Jüpiter'in uydusunda kraterin içine yuvarlanıp düşerdi. Kısacası, bu tümüyle orijinal canlandırmada Mesut'un başına her türlü iş gelirdi.
Eşek Mesut'u, Arap'ı ve diğer köleleri acımasızca ezmek bize yetmiyor, onları bir de bu sefil dergide aşağılayarak herkesi eğlendirdiğimizi düşünüyorduk. Uzay gemisi Atılgan, güya bu kez Mesut'un gezegeninin yörüngesindeyken arızalanmıştı. Araştırma peykiyle gezegene inen ve aralarında Mesut'un da bulunduğu üç kişilik ekip, motorları tamir etmek için kullanılacak olan argonyum kristalini arayıp bulacaktı burada...
Oglum, dedim Ayhan'a, Simdi ekip, dev cinsel uzuvlari olan erkek eseklerle karsilassin. Bizim Mesut onlarin dilini biliyor ya, durumu açiklayip kristali nerede bulacaklarini sorsun.
Dik dik yüzüme bakıp, “Eee, sonra ne olacak?” diye sordu sertçe… Ciddî olup olmadığımı tartmaya çalışıyordu.
Yanlislikla söyledigi hiyarca bir söze kizip ekibi oldugu gibi hapse atsinlar ve Mesut'u da baglayip ona mogambo mu yoksa ölüm mü? diye sorsunlar. Mogamboyu tercih ettigini söyleyince de esek çükünden yapilmis bir enjektörle igne yapsinlar kiçina ve sonra...
Ayhan, lâfımın yarısında, “Oh-hhaa!” diyerek kesti beni. Pek kibar bir davranış sayılmazdı bu; fikrimi abartılı bulmuş olmalıydı.
Ulan manyaklasma
Esek, yarin dergiyi alip dogruca müdürün odasina götürür biliyorsun. Sonra al basina belâyi...
Karşı çıktım ona. “İyi de, Eşek Mesut efendi kızacak diye bu dergiyi hiç yayımlamayalım istersen ha? Çakarız ağzına iki tane, hiçbir halt edemez,” dedim sinir içinde…
Ayhan'la dalga geçiyordum. Aslında aramızda kaba güç gösterileri yapmasını seven oydu; böyle durumlarda bunları önerirdi genellikle, ben de şimdi külahları değişmiş gibi yapmıştım. Yine gülüştük biraz ve İzmir’den bize geldiği ilk günde onu şaşırtmış olduğum meşhur şakayı hatırlattı bana.
Ayhan’ın ailesi İzmirliydi. Üst düzey bir devlet memuru olan babası görevi gereği İstanbul' a taşınınca, o da hazırlık sınıfının ikinci döneminde Bornova Koleji’nden nakil olmuştu bize. Önce biraz uyum sorunu yaşamış, sonra, bileğinin gücü, dürüstlüğü ve sıcaklığı ile hepimizin dostluğunu kazanmıştı.
Zıtlıklarla dolu karakterlerimize rağmen, Ayhan ile dostluğumuz gerçek dostluktu. Bu, çetenin diğer üyeleriyle olandan daha farklı bir şeydi. İki kardeş gibi olmuştuk; birbirimizin eksik yanlarını tamamlıyor, okuldaki hayatlarımızı kolaylaştırmaya çalışıyorduk. Okulda, insanın en önemli ihtiyacının arkadaşları olduğunu iyi anlamıştık. Ailesinden kopup bambaşka ilişkilerin ve kuralların hüküm sürdüğü yere gelen çocuk, ancak orada edindiği arkadaşları ile alışabilirdi bu yeni şartlara. Yatılı okulda, arkadaş arkadaşın her şeyiydi; onunla azığını ve harçlığını paylaşır, kurtlara yem olmaktan kurtarır, yalnız gecelerde onun yoldaşı olurdu.
Dersler, kitaplar ve defterler yatılı öğrencinin ikincil hayatıydı. Asıl hayat, yatakhanede, etüt sınıfında, okul bahçesinde ve koridorlarında geçerdi. Oralarda, ayaklarımız üzerinde tek başına durmayı ve ana-baba olmadan yaşam sürdürmeyi öğrenmek zorundaydık. Yatılı öğrenci; somut otoritenin ağır varlığını, büyük sınıfların acımasız baskısını, kalım mücadelesinin amansız rekabetini ve sosyal ilişkilerin çürümüş kaypaklığını burada bulur, burada öğrenirdi. Bu dünyada, ezilmek, üzülmek ve ağlamak kimsenin ilgisini çekmez; güçsüz olanlar, işkence görmeye ve yalnızlığa mahkûm edilirdi.
Ilk mezunlarini altmisli yillarin basinda vermis olan okulumuzda, o dönemleri yasamis olan abilerimiz kurallarin daha kati oldugunu anlatir ve hâlimize sükretmemizi söylerlerdi. Okula kiz ögrenci alinmadigi yillarin dünyasinda, erkeklerin nasil sert, acimasiz ve sevgisiz bir düzen kurduklarini tahmin edebiliyordum. Bir yas büyük çocuklarin bile kendinden küçük siniflar üzerinde otorite kurdugu ve kendini onlara dayak atma hakkina sahip gördügü bu sistemin geleneksellesmis olmasi insanlik disi bir seydi. Çocuklar okulda ne görürlerse onu yapiyorlar; kendilerine uygulanan eziyetin intikamini küçüklerden almaya çalisiyorlardi.
Etüdün sonuna doğru, NĞA üzerinde çalışırken seslerimiz çok yükselmiş olmalıydı ki belletmen bizi hafiften fırçalayarak uyardı. Susmak zorunda kaldık. Az sonra etüt bitti, üst kattaki koridorlara çıkıp yatacağımız odalara dağıldık. Bir hayat bitmiş, yenisi başlamaktaydı.
Kimi zaman, kutup ayısı hayatta kalabilsin diye nehirdeki balık kendi hayatını feda ederdi. Yaşamak, bir anlamda böyle bir şeydi; ölümün ve kalımın ilişkisi bir terazi gibi dengedeydi.
Gerçekten de maddenin hiçlikten gelmesiyle hiçliğe dönüşmesi arasında fark yoktu.

|