ERKEKLER AĞLAMAZ-1
ERCAN AKBAY
-1974-
1
OKUL
1970 yılında, ülkenin seçkin kolejlerine girmek için düzenlenen sınavları aşmayı başarabildiği için sıra dışı akla sahipmiş gibi görünen on bir yaşında bir çocuk olarak başladım bu okula. Okul Boğaz’ın karşı yakasındaydı ve bu yüzden yatılı olmuştum. Henüz İstanbul’un ilk köprüsü yapılmamış, şehrin nüfusu iki milyonu bile bulmamıştı.
Annem, yatağıma çarşafımı yaydığında gözyaşlarını tutamayıp ağlamıştı okuldaki ilk günümde. Bense sakindim, sanki hayatın gerçeklerini bir an önce öğrenmek ve kendi ayakları üzerinde duran gerçek bir erkeğe dönüşmek istiyordum. Ebeveynleri onları bırakıp gitmesinler diye, yeni arkadaşlarımın akla gelebilecek her türlü direnci gösterdiklerini ve ağlayıp yalvardıklarını hatırlıyorum o güneşli Pazar günü… Bütün bunların boşuna olduğunu bildiğimden, yaşlı gözlerle bakıp saçlarımı okşayan annemin karşısında dimdik durmuş ve onu gülümseyerek uğurlamıştım.
O gün heyecanlı bir serüvenin başlangıcıydı benim için; ancak itiraf etmeliyim ki, yatılılık zor şeydir. Evden uzakta olmanın eğlenceli ve güzel tarafları olmasına karşın, ağlamayan bir erkek olmak için bu sert dünyanın yatakhanelerinde en az bir kaç yıl kalmak gerekiyordu.
Dikenli yollardan geçip, on dördümüze geldiğimizde kaşarlanmıştık hafiften. Ne görüyorsan o olursun; bizden büyük sınıflardaki güçlü ve yakışıklı abilerimize özenip sokak ağzıyla konuşan sıkı birer sigara tiryakisi ve şarapçı itler olup çıkmıştık. Zıkkımlandığımız şarap, plâstik tıpalı ‘Köpek Öldüren’den ve fosurdattığımız sigara ise, paketi doksan kuruşa satılan filtresiz Birinci’den başka şey olamazdı elbette.
1973 yılının sonuna doğru kış erken bastırmıştı. Daha Kasım ayının ortasında kar yağmış, gündüzlüler okula zor gelir olmuşlardı. Biz yatılılar için sahile kadar uzanan bahçedeki yaşlı çamların üzerini kaplayan beyaz örtünün neden olduğu görsel değişiklikten başka anlamı yoktu bu durumun; sokağa çıkmaksızın aynı yerde çakılmış yaşıyorduk. Titreşen floresan lambalarıyla fazlasıyla aydınlatılmış soğuk etüt sınıflarında ders çalışır, sabahın köründe uyanmak üzere erkenden yatıp zıbarırdık. Akşam oyalanmak için ne televizyon vardı, ne de başka bir eğlence. Kimi sabahlar, kalkma saatimizden bir saat önce uyanır ve heyecan içinde aşağı bahçedeki top sahasına maç yapmaya inerdik.
Tek eğlencemizdi buydu neredeyse…
Bir de, küçük sınıflarda nadiren yapılsa da gece okuldan kaçılırdı. Gidilen yer, kıyıdaki sabahçı kahvehanesiydi; içeride bilardo masası ve siyah beyaz televizyondan başka, bir çocuğu ilgilendirebilecek hiçbir şey yoktu. Daha çok, nargile içip okey oynayan emekliler ve işsiz-güçsüz adamlar için uygun bir mekândı ama olsundu, okulun dikenli ve yüksek duvarlarını aşıp kaçmaktı önemli olan; o dönemde yapacak daha yaratıcı bir faaliyet bulmak zordu. Son sınıftaki abilerimizin kimi zaman yaptığı gibi, pavyona ya da kerhaneye gitmek için yaşımız tutmuyordu henüz.
Bir yatılı için okuldan kaçmak, serserilik raconunun olgunlaşma sınavıydı ve bunu aşabilmek öyle kolay bir şey değildi; düşman her türlü önlemini almıştı. Hele, bizim orta son sınıfı bitirmek üzere olduğumuz 1974 Mart’ında, okuldan kuş uçurtmuyor, kedileri bile kovalıyorlardı damlardan.
Ama devletin uçsuz bucaksız olanaklarına sahip olsalar da yeni yetişen kuşağın aklını ve becerilerini bilmiyorlar ve Zorba Çetesi’nin beyin takımını henüz tanımıyorlardı.
2
ÇETE
“Birleşmiş Milletler İtalyan delegesinin adını söyle bana...”
İki elimi birden göğsüne dayayıp, “Hassiktir! Dalga mı geçiyorsun oğlum? Millet, Japon delegesine geldi lan,” dedim ve üzerinden kalkmış olduğu kırık sıranın üzerine doğru ittim onu.
Aşağıya oturuverdi.
Modası geçmiş şakalar yapan bir hıyarağasına mutlaka haddini bildirmek gerekirdi.
“Kimmiş Japon delegesi?” diye sordu.
Ölüyordu meraktan. Eğilip kulağına fısıldadım. Çipil gözleri kısıldı, karı çığlığına benzeyen kahkahasını koyuverdi. Etüt sınıfındaki ergen itler kulak kesildi, ben de gülmeye başladım. Bu gibi durumlarda özellikle hayvanca gülerdik, 'herifler ne güzel eğleniyor' diyerek bizi kıskansınlar diye... Delege şakaları epeydir revaçtaydı; o ülkenin diline ve isimlerine benzetilen Türkçe sözcüklerden oluşturulmuş uydurma isimler... Takdir edersiniz ki, açık-saçık ve argo olmayanı yoktu bu tekerlemelerin.
Eski binadaki otuzar kişilik sınıflardan birinde, on iki kişi etüt yapıyorduk. Etüt sınıfındaki ön sıralarda kimse oturmaz, sonraki saflarda çalışkanlar dizilir ve yapmaları gereken işi yapar; ders çalışırlardı. En arkadaki sağ köşeyi ise biz işgal ederdik: ‘Zorba Çetesi’…
Zorba adını taşımamız kesinlikle zorba filan olduğumuzdan değildi; isimlerimizin baş harflerini birleştirince öyle olmuştu yalnızca. Çete’yi soracak olursanız; kendimize futbol takımı veya orkestra diyemeyeceğimize göre, mecburen çete diyorduk işte... Yatılı okulda yasadışı işler yapacak hâlimiz yoktu. Faaliyet alanımız; kumar, spor ve kavga organizasyonları ile mizah dergisi yayıncılığı gibi sanat-kültür işleriyle sınırlıydı. Ara sıra, olağan işler dışında faaliyetlerimiz de olmuyor değildi ama ne yapalım, istisnalar kaideyi bozmazdı.
Baş harfimiz Ziya sınıf mümessiliydi; ‘Bölük Yazıcısı' derdik ona. Arzuhalcilik ve bürokrasiden anlar, sınıftan tüymüş olanları yoklamalarda idare ederdi. İçimizdeki ciddî ve çalışkan tek öğrenci oydu; okul hukukuna ters düşmemek için her çetede bulunması ‘mutlak gerekli’ elemanlardan biriyi. Sivilceli beyaz ten ve kumral dalgalı saçlı Ziya, sınıf futbol takımının bekiydi, iriyarı olmasına rağmen epeyce hızlı koşardı.
Kısa boylu, sarışın ve mavi gözlü ve Jerry Lewis kadar çok tikli çete üyesi Oğuz, gevezenin tekiydi. Gün boyunca argo konuşur, fıkralar anlatır, su ile çözülerek yapışan Disney ve Red Kit çıkartmaları satardı. Bu ve benzeri bir kaç ticarî konuda, okuldaki ‘genel dağıtıcı’ olarak tanınmıştı. Aşırı hareketli olduğundan, kumar organizasyonları dâhil, bulaşmadığı suç ve olay yoktu. Belletmenlerden tokat yiye yiye kösele gibi olmuştu yanakları.
Çetenin sözde entelektüeli Renan, esmer, fırça saçlı, tıknaz ve uykuluymuş gibi duran düşük gözkapaklı bir herifti. Okuduğu kitaplar, Kemalettin Tuğcu ve benzer yazarların eserleri olmasına karşın, her konuda çok bilgili sanırdı kendini. Ne zaman kavga çıksa, o kocaman siyah çerçeveli gözlüklerini çıkartıp sağlam birine teslim eder ve hemen kollarını sıvardı. Okul kapısının karşısında bulunan Mazhar Bakkal, Renan’ın eniştesiydi. Bu yüzden dışarıdan yatakhaneye ithal ettiğimiz yasadışı malların nakliye ve gümrükleme işlerinden o sorumluydu. Yalnızca bu sebepten dolayı bile çete için vazgeçilmezdi. Dört göz olduğundan sınıf takımında yedekteydi.
Benimse, nedensiz özgüven, serinkanlı kişilik ve yaratıcı planlama yeteneğinden başka bir özelliğim yoktu. Kumral kıvırcık saçlı, iyicene zayıf ve soluk benizli bir çocuktum. Çok kitap okurdum ancak henüz gözlük takmaya başlamamıştım o yıllarda. Takımda, ileri sahada gayet ‘stratejik’ görevlerde bulunurdum.
Ayhan, vaktinden önce gelişmiş, iriyarı ve yakışıklı bir ergen olarak çetenin gözbebeğiydi. Sınıf takımının kaptanı ve golcüsüydü. İyi yazı yazar ve karikatür çizerdi. Sağduyulu, akıllı ve iyi kalpli biriydi. Okula ilk geldiği gün mahcup bir yüz ifadesi olduğundan, sınıfta benden başkası yüz vermemişti ona. Aynı gün, yapışık kardeşler gibi olmuştuk.
Can dostumdu o benim.
Orta son sınıfa geçtiğimizde, ortalama on dört yaşına gelmiştik. Yatılı okulda bizim çeteden daha kötü hayat yaşayan bir başka grup bulmak zordu; serserilik, kumar, itlik ve her türlü musibeti erken yaşta benimsemiş ve bunlardan vazgeçemez olmuştuk.
Yoo, sandığınız gibi değil; çetenin elebaşı falan değildim ben. Zorba’nın bir lideri olamazdı; onun lidersiz ve otorite tanımaz bir kurum olmasından gurur duyardık. Her konunun raconunu, içimizde o konu hakkında bilgisi olanımız keserdi.
Ayhan, aramızda fiziksel olarak en erken gelişmiş olanımızdı; kaba kuvvet gerektiren sorunlarımızı çözer ve dergimizin yazı işleri müdürlüğünü yapardı. Ben çetenin yaratıcı gücüydüm; çeşitli konulardaki çalışma ve eylem planlarını tasarlar, masaya getirirdim. Çetenin, çoğulcu oylama yoluyla alınmış sahtecilik ve kaçakçılık kararlarını uygulayan iki arkadaşımız vardı; Ziya ve Renan. Her çeşit kumar, satış-pazarlama ve tahsilât organizasyonu ise Oğuz tarafından özenle yapılırdı.
Aynı sınıfta okuyan yatılılar, toplam on iki hayta, altışar kişilik iki komşu yatakhanede yatardık. Zorba Çetesi, on üç numaralı yatakhanenin beş sabit adamından oluşmaktaydı.
Altıncı eleman ise, ayak işlerimize bakan kölemizdi.
Köleci toplumların yakınçağda yok olduğunu düşünenler, bizim okulun düzenini bilmeyen cahil insanlardır. Baskıcı ve ilkel rejim, bütün acımasızlığıyla hüküm sürerdi orada. Yatakhanelerde ve etüt sınıflarında, güçsüz ve korumasız çocuklara hayat zindan edilir, türlü pis şaka ve işkence uygulanır, ayak işleri onlara yaptırılırdı.
Bu akşam, iki etüt arasındaki yemek boşluğunda, yatakhanedeki kölemize akşam talimatlarını veriyordu Ayhan.
“Oğlum Arap. Bizim ortak dolaptan şarap şişesini alıp yatağın altına sakla çabuk. Çaktırmadan. Eşofmana sar ki kimse görmesin.”
“Kaç numaralı dolaptı abi?”
Kızıp bağırdı ona Ayhan. “Yirmi altı. Hâlâ mı öğrenemedin şu dolabın numarasını? İllâki dayak mı atıcaz sana her akşam ulan?”
Arap, kasten yaptığından şüphelendiğimiz dikkatsizleriyle ve aptal sorular sorup çetedekileri kızdırmasıyla meşhurdu. Kalın kaşlarını kemanlaştırıp, “Sordum abi sadece ya...” diye mırıldandı. “Kilidin anahtarı yan taraftaki süpürgelikte miydi?”
Zorba’nın zulası olan dolapların numaraları asla uluorta söylenmez ve bu dolapların üst sınıflardaki ağabeylerimizin sahipliğinde olduğu dedikodusu özellikle yayılırdı etrafa...
Ayhan, haklı olarak köpürdü ve “Gel buraya çabuk!” diyerek Arap’ı önüne çağırdı. Oturduğu yerden sağlı sollu iki tokat geçirdi suratına. Çocuğun kara yanaklarından çıkan ses, sınıfın tavanlarında yankılandı. Böyle anlarda Arap’ın ağzı bükülür, yüzü buruşur ama gözlerinden asla yaş gelmezdi.
“Abi n’olur vurma ya!...”
“Her gün iki şamar yiyeceksin, çünkü şımarmışın sen uan! Adî köpeğe bak be! Bu yatakhanenin sırlarını bir daha öyle avazın çıktığı kadar bağırırsan, yemin ederim seni bütün gece döverim anladın mı?”
“Anladım abi...”
“Şimdi yok ol!”
Gayet iyi hatırlıyorum, işte o anlardan birinde Oğuz girmişti etüt sınıfına... Akşam yemekte ‘orman’ olduğundan, sadece tatlı yiyebilmiş ve hafiften aç kalmış gibi süklüm püklüm bir hâl vardı üzerinde. Arap tam kapıdan çıkarken, bu defa o çağırdı yanına. Giderayak ona da yakalanınca, sıkıntılı bir sesle, “Efendim abi?” diyebildi.
Oğuz ona, “Bana da kantinden kaşarlı tostla kola getir gelirken. Tostu iyi bastırt ha; kâğıt gibi olsun,” diye pervasızca emretti.
“Tamam abi,” deyip bekledi bizimki.
Oğuz cebine davranıp, bugünkü kumar seansından kalma bir avuç bozukluk çıkardı. İçinden birkaçını Arap’a uzattı. “Parasını al bakalım.”
Okul raconunu iyi bilmeden yatılı hayatını sürdürmek çok zordu. Yemekhanede ‘orman’ hüküm sürdüğünde gaflete düşersen ve kantinden bir şeyler alacak kadar paran da yoksa kesinlikle aç kalırdın. Güçlü ve hızlı olanların, diğerlerini yiyeceksiz bıraktığı bir düzen içinde yaşıyorduk.
‘Orman Kanunu’, yemekhane menüsünde iyi karavana çıktığında, son sınıfta okuyan abilerimiz tarafından okul bazında ilan edilen bir çeşit ‘olağanüstü durum’du. Kadınbudu köfte, iç pilav, biftek, şambaba, muz gibi seyrek çıkan yemek, tatlı ve meyveler için, ‘büyük otorite’ tarafından böyle fetva verilirdi. Orman’da, yemek zili çalar çalmaz etüt sınıflarından ‘Allah Allah’ nidalarıyla fırlayıp kapısına koşulan kafeteryadaki on iki kişilik yemek masalarına ilk erişenler, yiyebildikleri kadar yemeği götürmeye hak kazanırlardı.
Ben, zayıf ve ufak tefek bir çocuktum; henüz gelişimimi tamamlayamamıştım. Akranlarımın arasında sağ kalabilmek için çok uyanık olmam gerekiyordu. Orman Kanunu ilan edildiğinde, teneffüs zili çalmadan dışarı çıkmanın yollarını bulur ve aklımı kullanarak aç kalmamaya çalışırdım. Orta son sınıfa geldiğimde o kadar kurnazlaşmıştım ki güzel bir saç kestirmek için berber seçerken bile ustanın değil, çırağının tıraşına bakıp öyle girerdim içeri...
Kendi saçını kendi kesecek hâli yoktu ama çırağınkini mutlaka ustası tıraş etmez miydi?
3
ETÜD SINIFI
Izgara köfte çıktığı için orman uygulanan yemek sonrası etüt arasında, yan sınıftan üç hayta geldi yanımıza. Oğuz hemen Japon delegesini sordu bana. Bilmiyormuş gibi yaptım. Zevklendi ve ağır bir küfürden ibaret olan ismi, başını geriye atarak bir Japon savaşçısı gibi haykırdı. Yan sınıfın kerizleri gülmekten dağılınca, bu fırsatı kaçırmadı; onlara bir önceki haftanın NĞA’sını satıp, on beş kuruşlarını kesti. Bu on beş kuruş, dergiyi okumak için ödenen paraydı; başka kopyası olmadığından satılan NĞA’lar en geç iki saat sonra geriye toplanırdı.
Sınıfa girmekte olan belletmenimiz, ticaret olayını ve derginin kapağını görünce kızıp söylendi bize. Toparlandık ve sıralarımıza geçtik, saat sekiz buçuk olmuştu. Akşam yemeğimizi yemiş, biraz dalga geçmiş ve bir saatlik son etütte ne halt edeceğimizi düşünür olmuştuk. Ayhan'ın yanına geçtim. NĞA isimli haftalık mizah dergisini biz yayımlıyorduk. Kurşun kalemle tek nüsha çizilip elden ele okunan rezil bir komiklikten ibaretti ama doğrusu epeyce popüler olmuştu. Tam tamına dokuz haftadır kesintisiz yayımlanan bu yeraltı dergisinin o acayip adının ne anlama geldiğini ilk başlarda herkes merak etmişti. Geçen haftaki sayının kapağına yazıp koymuştuk. Çok yaratıcı bir isimdi bize göre:
NĞA (i. Tur. argo) Genç erkeğin, otuz bir esnasındaki inilti nidası.
Derginin kapağı bir film afişinden oluşurdu. Ciddî bir çalışmaydı bu. Üstte, büyük puntolarla filmin o şahane ismi yazar, filmde oynayan uydurma yıldız oyuncuların -ki hepsi sınıftaki komik tiplerin karikatürize edilmiş versiyonlarıydı- isimleri ve sonra eciş bücüş resimlerden oluşan grafik çalışması... Bu haftaki film ‘İhtiras Otobüsü’nde, Mayk Feyk, Groşat Haşat ve Cenifır Domalır isimli oyuncular, otobüsün içinde gerçekleşen tutkulu bir ‘fort’ olayını en aşağılık şekilde canlandırmaktaydılar.
Kapağın en altında ise misafir oyuncular ve sinema salonuna ilişkin bilgiler; ‘Bu film kapalı gişe oynamaktadır, çünkü seyirci gelmemiştir’ veya ‘Kantinimizde gazı az kaçmış leziz gazozlarımız bulunmaktadır’ yahut ‘Bu film orda çekilmiştir-Or film stüdyosu’ gibi dipnotlar yazılırdı.
NĞA’nın formatı böyle bir şeydi işte...
Son sayı için kapak bitmiş, iç sayfalarda yılın en popüler TV dizisi olan Uzay Yolu'nu gırgıra alan bir çizgi-dizi üzerinde çalışıyorduk. Ayhan, dilini ağzının kenarından çıkarmış, resimleme yapıyordu. Aklıma gelen komik fikirleri söylüyordum ben de ona. Dergi, ertesi gün hazır olmalıydı.
Uzay Yolu NĞA versiyonunun başkahramanı, Eşek Mesut'tu. Mesut hemen bizimkinin yanındaki on bir numaralı yatakhanenin kölesiydi; çok komik bir herifti. Bağlı bulunduğu yerel otoriteye, yani yatakhane çetesine başkaldırır, her türlü ispiyonculuğu yapar, müdürün odasında ağlar-zırlar, yine de kölelikten kurtulamazdı. Derginin bu dizisinde, Atılgan uzay gemisinde soytarılık görevi yapan eşek kafalı yaratıkların gezegeninden gelmiş biri olarak resmediyorduk onu. Uzay Yolu'ndaki sivri kulaklı Mr. Spock’ın yerini almış bir anti-kahramandı Eşek... Atılgan'da cihazları kurcalayıp bozar, uzayda kafasına meteor çarpar, Jüpiter'in uydusunda kraterin içine yuvarlanıp düşerdi. Kısacası, bu tümüyle orijinal canlandırmada Mesut'un başına her türlü iş gelirdi.
Eşek Mesut'u, Arap'ı ve diğer köleleri acımasızca ezmek bize yetmiyor, onları bir de bu sefil dergide aşağılayarak herkesi eğlendirdiğimizi düşünüyorduk. Uzay gemisi Atılgan, güya bu kez Mesut'un gezegeninin yörüngesindeyken arızalanmıştı. Araştırma peykiyle gezegene inen ve aralarında Mesut'un da bulunduğu üç kişilik ekip, motorları tamir etmek için kullanılacak olan argonyum kristalini arayıp bulacaktı burada...
“Oğlum,” dedim Ayhan'a, “Şimdi ekip, dev cinsel uzuvları olan erkek eşeklerle karşılaşsın. Bizim Mesut onların dilini biliyor ya, durumu açıklayıp kristali nerede bulacaklarını sorsun.”
Dik dik yüzüme bakıp, “Eee, sonra ne olacak?” diye sordu sertçe… Ciddî olup olmadığımı tartmaya çalışıyordu.
“Yanlışlıkla söylediği hıyarca bir söze kızıp ekibi olduğu gibi hapse atsınlar ve Mesut'u da bağlayıp ona ‘mogambo mu yoksa ölüm mü?’ diye sorsunlar. Mogamboyu tercih ettiğini söyleyince de eşek çükünden yapılmış bir enjektörle iğne yapsınlar kıçına ve sonra...”
Ayhan, lâfımın yarısında, “Oh-hhaa!” diyerek kesti beni. Pek kibar bir davranış sayılmazdı bu; fikrimi abartılı bulmuş olmalıydı.
“Ulan manyaklaşma… Eşek, yarın dergiyi alıp doğruca müdürün odasına götürür biliyorsun. Sonra al başına belâyı...”
Karşı çıktım ona. “İyi de, Eşek Mesut efendi kızacak diye bu dergiyi hiç yayımlamayalım istersen ha? Çakarız ağzına iki tane, hiçbir halt edemez,” dedim sinir içinde…
Ayhan'la dalga geçiyordum. Aslında aramızda kaba güç gösterileri yapmasını seven oydu; böyle durumlarda bunları önerirdi genellikle, ben de şimdi külahları değişmiş gibi yapmıştım. Yine gülüştük biraz ve İzmir’den bize geldiği ilk günde onu şaşırtmış olduğum meşhur şakayı hatırlattı bana.
Ayhan’ın ailesi İzmirliydi. Üst düzey bir devlet memuru olan babası görevi gereği İstanbul' a taşınınca, o da hazırlık sınıfının ikinci döneminde Bornova Koleji’nden nakil olmuştu bize. Önce biraz uyum sorunu yaşamış, sonra, bileğinin gücü, dürüstlüğü ve sıcaklığı ile hepimizin dostluğunu kazanmıştı.
Zıtlıklarla dolu karakterlerimize rağmen, Ayhan ile dostluğumuz gerçek dostluktu. Bu, çetenin diğer üyeleriyle olandan daha farklı bir şeydi. İki kardeş gibi olmuştuk; birbirimizin eksik yanlarını tamamlıyor, okuldaki hayatlarımızı kolaylaştırmaya çalışıyorduk. Okulda, insanın en önemli ihtiyacının arkadaşları olduğunu iyi anlamıştık. Ailesinden kopup bambaşka ilişkilerin ve kuralların hüküm sürdüğü yere gelen çocuk, ancak orada edindiği arkadaşları ile alışabilirdi bu yeni şartlara. Yatılı okulda, arkadaş arkadaşın her şeyiydi; onunla azığını ve harçlığını paylaşır, kurtlara yem olmaktan kurtarır, yalnız gecelerde onun yoldaşı olurdu.
Dersler, kitaplar ve defterler yatılı öğrencinin ikincil hayatıydı. Asıl hayat, yatakhanede, etüt sınıfında, okul bahçesinde ve koridorlarında geçerdi. Oralarda, ayaklarımız üzerinde tek başına durmayı ve ana-baba olmadan yaşam sürdürmeyi öğrenmek zorundaydık. Yatılı öğrenci; somut otoritenin ağır varlığını, büyük sınıfların acımasız baskısını, kalım mücadelesinin amansız rekabetini ve sosyal ilişkilerin çürümüş kaypaklığını burada bulur, burada öğrenirdi. Bu dünyada, ezilmek, üzülmek ve ağlamak kimsenin ilgisini çekmez; güçsüz olanlar, işkence görmeye ve yalnızlığa mahkûm edilirdi.
İlk mezunlarını altmışlı yılların başında vermiş olan okulumuzda, o dönemleri yaşamış olan abilerimiz kuralların daha katı olduğunu anlatır ve hâlimize şükretmemizi söylerlerdi. Okula kız öğrenci alınmadığı yılların dünyasında, erkeklerin nasıl sert, acımasız ve sevgisiz bir düzen kurduklarını tahmin edebiliyordum. Bir yaş büyük çocukların bile kendinden küçük sınıflar üzerinde otorite kurduğu ve kendini onlara dayak atma hakkına sahip gördüğü bu sistemin gelenekselleşmiş olması insanlık dışı bir şeydi. Çocuklar okulda ne görürlerse onu yapıyorlar; kendilerine uygulanan eziyetin intikamını küçüklerden almaya çalışıyorlardı.
Etüdün sonuna doğru, NĞA üzerinde çalışırken seslerimiz çok yükselmiş olmalıydı ki belletmen bizi hafiften fırçalayarak uyardı. Susmak zorunda kaldık. Az sonra etüt bitti, üst kattaki koridorlara çıkıp yatacağımız odalara dağıldık. Bir hayat bitmiş, yenisi başlamaktaydı.
Kimi zaman, kutup ayısı hayatta kalabilsin diye nehirdeki balık kendi hayatını feda ederdi. Yaşamak, bir anlamda böyle bir şeydi; ölümün ve kalımın ilişkisi bir terazi gibi dengedeydi.
Gerçekten de maddenin hiçlikten gelmesiyle hiçliğe dönüşmesi arasında fark yoktu.
4 YATAKHANE
Çocukluğumuzun geçtiği altmışlı yıllarda, İstanbul yaşanacak bir yerdi ve ülkenin daha az sorunu vardı. Daha yoksul, ama sanki daha mutluyduk. 1974 yılı, Türkiye’nin kaderinde dönüm noktası olmuştu; Kıbrıs Barış Harekâtı ile başlayarak ambargolarla ve savaş giderleriyle allak bullak olan ekonomik çöküntü İstanbul’u da fena halde vurmuş ve büyük şehirlere göç, çarpık yapılaşma ve yozlaşma, giderek artma sürecine girmişti.
Bir yıl önce ise Boğaz Köprüsü açılmıştı İstanbul’da. Köprü, biz yatılılar için yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, vapur keyfimizin yerini Kadıköy dolmuşları almıştı. Birçok yatılı, bu olanaktan faydalanıp efendi gibi gündüzlü hayata geçmişti. Oysa daha önceleri, Pazartesi sabahları sekiz vapurunda okulun bütün yatılıları bir araya gelirdi.
O zamanlar harika bir atmosfere sahip olan lüks mevkide oturulur, çaylar söylenir ve yolculuk boyunca sohbet edilirdi. Büyük sınıflardaki abilerimiz bizlere gayet kıyak davranırlardı burada. Gazetelerdeki haberler tartışılır, okulda aynı samimiyeti sürdürme küstahlığını göstermemek şartıyla küçüklere söz hakkı bile tanınırdı. Gündüzlülerin ve öğretmenlerin piyasadan çekildikleri akşam zamanı gelip de etüt sınıfı ve yatakhanelerin hükümranlığı başladığında, yatılı abilerimiz gerçek birer canavara dönüşürdü.
On üç numaralı yatakhanede, Ayhan'la yataklarımız uç ucaydı. Pijamaları çekip, itlerle klâsik boğuşma sahneleri yaşadıktan sonra, yat borusu çaldığında inlerimize çekilirdik. Belletmenlerin uyarılarıyla dev yalaklı keneflerimizdeki bütün işeme, diş fırçalama, ayak yıkama cümbüşü bitirilir ve yatakhanelere tıkışılırdı. Geciken üç-beş hırboyu da içeri sokup kapıları kapatırlardı; sessiz olup uyumalıydı herkes. Şimdi fısır fısır muhabbet zamanıydı; akşam saat on buçukta kim uyurdu ki Allah aşkına?
Yatağında bağdaş kurup oturmuş olan Ayhan, bana doğru dönüp alçak sesle sordu. “Koridorda kimse var mı? Bu gece nöbetçi hoca kim?”
Karyolanın üzerinde ayağa kalkıp, üst tarafta, koridora bakan camdan dışarıyı kolaçan ettim. “Asayiş berkemal,” dedim. “Bu akşam Necdet Bey nöbetçi; rahat ol oğlum. Ver bakalım oradan bir sigara…”
Birinci paketini uzattı bana, “Tamam, sen şişeyi çıkar,” dedi. Yetmişlik köpek öldüreni yatağın altından bir hamlede çekip çıkardım. O yılın kırmızısı, Fransız şarabı kadar iyiydi doğrusu. Gerçi aramızda bundan başka şarap tatmış olanımız yoktu ya.
Neyse işte…
Renan karşıdaki karyolasından atıldı hemen; beleşçilik huyu her zaman vardı bu oğlanın. “Hop hop aile var… Bize de birer yudum ayırın lan. Ben olmasam babayı içersiniz o şarabı,” dedi tuhaf bir edayla böbürlenerek.
Ayhan, yalnızca Zorba üyelerine değil, hemen herkese ve her zaman cömert davranırdı. Ancak, Renan olacak hergeleye dersini de verirdi gerektiğinde. “Oğlum, parasıyla alıyoruz malları; senin enişte bey bedava vermiyor şarabı,” diyerek sert bir el hareketiyle kafasını ittirdi onun. “İsteyen bardak getirip şarap alsın. Kırmızı sek var bu akşam. Tirbuşon nerde?”
Tirbuşon dediği âlet, aslında çete tarafından Arap’a zimmetlenmiş olan kenarı kırık bir tırnak çakısıydı. Söylediğim gibi, köpek öldüren şişesinin mantarı olmazdı.
Sesler biraz yükselince sınıf mümessilimiz Ziya’dan homurtuya benzer sesler geldi azıcık. Ziya böyle işlere hiç girmezdi. Sigara ve içki içmez, başına dert olmayacak kadar ders çalışmaya özen gösterirdi. İçki içilmesinden, sigara dumanından ve geç saatte konuşulmasından rahatsız olurdu ama bütün bunlara katlanmaktan başka bir davranışın yakışık almayacağını gayet iyi bilirdi. Acıklı bir sesle, “Kesin tantanayı yaa!...” dedi yalnızca. “Yarın sözlüye kalkıcaz be abi; ne insafsızsınız,”
Ayhan, “Tamam oğlum, sessiz oluruz. Sen kulaklarını kapatıp öbür yana dön bakalım, takma bizi kafana,” diyerek kibarca teselli etti onu. Uyumakta olan Arap’ın kafasına terliğini fırlattı sonra, “Arap şu tirbuşonu bir ver bakayım. Gelirken terliği de yerine koy,” diye emretti.
“Hemen abi,” diye fırladı Arap. Koşup radyatörün arkasındaki zuladan çakıyı aldı. Ayhan’a getirdi. Uyumadan önce en az iki saat konuştuğumuzdan, yatakhanede alkollü bir şeyler yudumlanır ve bir iki sigara tellendirilirdi çoğu zaman. Arap da sigara içmediği için dumanaltı olur, uflayıp puflardı. Daha fazla ses çıkarmasına izin verilmezdi.
Yatakhanelere yiyecek-içecek, gazete ve dergi gibi zararlı maddeler sokmak yasaktı. Biz de bu yüzden, sigara ve alkollü içecekler gibi, okul yönetmeliğinde adları bile geçmeyen zararsız maddeler taşırdık içeriye. Nasıl olsa suç aynı suçtu; cezası aynıydı çünkü.
Gece sohbetlerinin favori konuları kızlar ve aşklardı. Saatlerce, bitmek tükenmek bilmeyen bir heyecanla günün gelişmeleri konuşulur; taktikler alınır-verilir, aşkın ne olduğuna ve bizim küçük kalplerimizi nasıl doldurduğuna dair her şey anlatılır ve dinlenirdi.
Yatakhanede hepimizin bir sevgilisi vardı. Bu aşk ilişkileri, sizin bildiğiniz aşklara benzemezdi. Kızlardan hiçbirinin aşkımızdan, ateşimizden ve sürekli onları düşünüp onları konuştuğumuzdan haberi olmazdı. Sınıftaki en cilveli kıza derin bir aşkla bağlanmış olan Oğuz, her gece aynı teraneyi okurdu Ziya’ya. “Ahh be abi, şu tutkudan kurtulmam lâzım benim. Başka çarem yok.”
“Ne yaptın bugün senin hatunla? Durum iyi değil miydi?”
Kaşları aşağıya düşerdi Oğuz’un; “Yok be abi, hiç yüz vermedi bana. Derdi gücü papaz okulundaki oğlan işte, biliyorsun. Herif on sekiz yaşında yaa...” der ve kollarını çaresizce iki yana açardı.
Yan komşumuz olan Fransız Lisesi’ne ‘Papaz Okulu’ derdik. On sekiz yaşında bir erkek çocuk ise, akranımız kızlarla çıkamayacak ve evli-barklı biri olacak kadar yaşlı, sapık ruhlu bir adamdı bize göre.
Renan yine palavra sallayarak girerdi araya; “Oğlum, yarın öğlen dövdürelim onu bizim gündüzlülere. Söylüyorum sana, başka çaresi yok bu işin,” diyerek güya teselli verirdi.
Oğuz onu ciddiye alırdı. “O papazın günahı olsa bu işte, yapalım derim abi. Allah bilir, çocuğun bizim kızdan haberi bile yoktur. Oysa ben onun için canımı veririm; ama yok işte, adalet yok ki bu dünyada...”
Her boktan anlıyorduk; kumar, içki, racon kesmek, futbol, kavga gibi her türlü erkeklik vardı bizde ama beğendiğimiz kızlarla flört etmeye gelince, katiyen beceremiyorduk bunu. Manitalarımızın hepsi başkalarına âşıktı; kimi rock yıldızlarına tapar, kimi de büyük sınıflardaki yakışıklı çocuklara pas verirdi; gözü bizleri göreni yoktu. Kızlar da hafif gelişmişlerdi hani; bıyıklarımız daha yeni terlemekteyken, bizimkilerde memelerin en küçüğü seksen beşin üzerindeydi.
Akranları olarak, cüce gibi kalıyorduk yanlarında.
Âşık olduğum kız, aslında beni -bir insan olarak tabii- gerçekten seviyor, buna rağmen, mahallelerinde oturan Beco isimli serseriden bir türlü vazgeçemediğini söylüyordu. Hafta sonları Beco’yla buluşabilmek için, yaşı tutmayan ergenlerin ancak çift olarak girebildiği diskoteğe götürmemi isterdi benden. Buradaki karanlık köşelerde sevgilisi ile kırıştırır, bense barda cin-tonik içip barmenle eşek muhabbeti yapar, çile doldururdum.
O günlerden birinde, kafayı iyice çekip aşkımı ilân etmek üzereyken, Beco’yla evlenmeyi düşündüğünü söyleyince, sinirlenip terk etmiştim diskoteği. Pazartesi ilk dersin teneffüsünde yanıma gelip özür dilemiş ve birkaç saniyeliğine elimi tutmuştu. O gün akşama kadar kalbimin çarpıntısını durduramamıştım.
Gerçek aşk işte buydu bana göre...
Bizim ilişkilerimizde aşk ile seks birbirine zıt şeylerdi; âşık olduğumuz kızlarla sevişmeyi hayal bile etmezdik. Böyle şeyler söyleyen arkadaşlarımızı hırpalar, konuşturmazdık asla. Cinsel hayallerimizi süsleyen kadınlar ise o yılların açık saçık film kareleriyle dolu sinema dergisi Pazar’da resimleri bulunan kevâşe kılıklı kadınlardı. Henüz hiç bilmediğimiz seksi yapmak için bunlardan başkasını tanımazdık.
Oğuz, yatakhanede sigara içerken Pazar dergisi okumadan yapamaz ve en önemli sayfalarını bir daha açılmamak üzere birbirine yapıştırmadan önce, içerideki o muhteşem kadınları görmemizi isterdi
“Off abi, ne güzel kalçalar bunlar yaa, şu resme bir bakar mısın?”
Renan, kadınlardan çok anlarmış gibi, hiç beğenmezdi onları. “Nesi güzel oğlum bunun? Selülit dolu karının kıçı başı lan.”
Oğuz, elinde dergisi, melül bir bakışla sordu ona; “Selü-lit ne abi?”
Kadınların bacaklarında oluyor, hani portakal kabuğu gibi kırışıklık filan...”
Oğuz durup düşündü biraz. Resme tekrar baktı ve sonra Renan’a dönüp küçümser bir tavırla, “Boş geçsene oğlum selüliti melüliti, bununla sevişmek için canını verirsin. Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş, seninki de o hesap işte...” dedi.
Bu lâflara içerleyen Renan, önce bir arıza çıkarıp söylenir ve sonra da ‘işte sana cevabım’ diyerek, izci borusuyla vapur düdüğü arasında bir gürüldemeyle yellenirdi. Oğuz, ona küfrederek camı aralardı. Alt kattan gelen mavimsi floresan ışığı altında, dışarıya yoğun bir sis halinde çıkıp dağılan sigara dumanını izlerdi gözlerimiz.
Yatakhane sohbetinin kapanış maddesinde, günün eylemleri üzerinden geçilirdi. Çete elemanları, ayrı ayrı faaliyet sürdürmeyi tercih ederdi gündüzleri. Birlikte tezgâhlanacak bir olay ya da hepimizi ilgilendiren bir sorunla karşılaşmadığımız sürece Ziya, büyük ciddiyetle sınıfın düzenini sağlar ve resmî sorunlarımızı çözer; Oğuz, çetenin finansmanı için gerekli olan kumar işlerini organize eder ve ticari mal satışlarını sürdürür; Renan gündüzlü züppelerden oluşmuş grubuyla anlamsız edebiyat tartışmaları yaptıktan sonra içki-sigara siparişlerini ayarlar; Ayhan ve ben ise büyük sınıflardaki meşhur itlerin sohbetlerine yanaşıp serserilik bilgileri ve racon derler, iş planları yapardık. Böylece, geceleri hepimizin anlatacağı konular birikirdi.
Bizi bir araya getiren en önemli konu ise futboldu.
Son olarak, Cuma günü oynayacağımız maç için sabah idmanları yapmayı kararlaştırdık. Bir ertesi sabah uyanıp top oynayacaktık; ranzaların demirlerine geceden havlu bağlamayı unutmamalıydık. Ayakucuna bağlanmış havlu, nöbetçi belletmenlere bırakılan bir mesajdı: ‘Beni sabah beşte uyandır.’ Sabahın köründe uyanmak; sınava çalışmak, top oynamak, ya da Amerika'da yapılan ağır-sıklet boks maçlarını okulun siyah-beyaz televizyonda izlemek gibi nedenlerle sıkça yapılırdı. Orada akşam vakti yapılan boks maçları naklen verildiğinde, bizde sabah karanlığında seyredilebilirdi ancak.
Favori maçlarımız Muhammed Ali'nin şampiyonluk karşılaşmalarıydı. Ali, kelebek gibi uçar, arı gibi sokardı. Amerika’daki her boks maçından sonra gaza gelir ve adına pek boks diyemeyeceğim turnuvalar düzenlerdik sınıfta. Ellerimize sünger minderleri bağlar, kıyasıya dövüşürdük. Sonunda mutlaka sevimsiz bir olay olur; birinin burnu kanar, kaşı açılır veya dişi kırılırdı. Bütün bunlara rağmen, pes ettiğimiz görülmüş şey değildi; yine maç olur ve yine kan çıkardı.
Yorulup konuşmayı kestik gece yarısı. Yavaş yavaş yataklardan horultular yükseldi. Sabahın altı buçuğunda, şişmiş gözlerimizle, etüt sınıfının sıralarında uyuklamak üzere uyandırılacak ve buz gibi olmuş yatakhanede, sıcak yataklarımızda on dakika daha kalabilmek için nöbetçi belletmenlere yalvarıyor olacaktık.
Tıpkı hayattaki diğer temel ihtiyaçlar gibi, uykunun değeri de onsuz kalınmadan bilinemezdi.
5
SINIF VE KEŞHANE
Erken saatlerde, sabah etüdünü bitirip kahvaltı için yemekhaneye ilerlediğimizde, gündüzlüler akın akın okula gelirlerdi. Sabah dersleri her zaman çok sıkıcı gelirdi bana; ancak uyuklayarak dayanabilirdim. O zamana kadar, derslerin tamamından notlarım iyiydi; ilkokuldan kalma tırışkadan ansiklopedik bilgi birikimine sahiptim. Ancak, sekiz-dokuz yaşlarımdayken beni motive eden her ne idiyse, şimdi artık o yok olmuştu.
Edebiyat dersinde, divan edebiyatından failatün-mefailün gibi şeyler vardı. Hayallere dalıp, okuldan kaçtığımızda nereye gidebileceğimizi düşünüyordum. Bir sonraki İngilizce dersinde dalga geçtik. Hocamız Serpil Hanım, bize geçen Salı yazdığımız kompozisyonlardan örnekler okudu, eleştirilerde bulundu. Ciddiyetiyle tanındığı ve tipi ‘General Patton’ filminde oynayan aktör George C. Scott' u andırdığı için Paton lâkâbıyla tanınan arkadaşımızın kompozisyonu bizi gülmekten öldürdü.
“Bu arkadaşınız, sinema gişesinde görevli bir bilet satıcısının gözünden hayatı anlatmış. Bakın okuyorum size...”
Gişe memurunun tekdüze hayatını ve bezginliğini, iki metrekarelik bir hücreye tıkılmışlığın verdiği bunalımı ve tuvalet ihtiyacını gidermek zorunda kaldığında gişenin önünde oluşan kuyruğu bırakamayıp altına kaçırmasını trajik bir dille anlatmıştı. Paton, esasında bizim anlayamayacağımız düzeyde edebî ve sofistike bir İngilizce kullanarak ciddi ve güçlü şeyler yazmıştı. Ne var ki, ciddiyetin ve çalışkanlığın bize komik geleceğini düşünmemişti.
Öğle tatilinde, yemek sonrasında, arka bahçeye inip dolandık. Çocuklar bizi kumara çağırdı, konuşa konuşa oraya yürüdük. Yemekhane artıkları ve çöplerin döküldüğü yan bahçede birbirine paralel eski taş duvarların sahil parapetini kestiği gözden ırak köşede ‘gizli seans’lar düzenlerdik. Gizli seans, çetenin bir haydutluk projesinin tartışıldığı ya da birtakım kerizlere kumar oynattığımız toplantıya denirdi.
İskambil veya rulet oynatacak hâlimiz yoktu; toprağın üzerinde madeni parayla oynanan bir çeşit kumar organize ederdik burada. Gıldır diye bilinen bu oyunda, iki kişinin aynı sayıda olmak üzere, bir kavanoz veya konserve kutusuna koyduğu paralar sallanır, ‘yazı mı tura mı’ diye sorulur ve seçimi takiben kutu baş aşağı toprağa bırakılırdı. Yazı ya da tura, oynayan hangisini söylemişse toprağa yayılan paralardan kazandıklarını toplar, bakiyesi kasaya kalırdı.
Her büyük teneffüste; öğle tatili veya etüt öncesinde, Zorba hesabına bir gıldır seansı yapılırdı. Bu işin organizatörü, çetenin hiperaktif adamı Pot Oğuz'du. Lâkabı, Red Kit'teki meşhur kumarbazdan esinlenilerek konmuştu. Çete, bu organizasyon sayesinde gildir milyoneri olmuş; sınıf takımının gıcır formaları, ayakkabıları ve diğer malzemeleri hep kumar kazançlarıyla alınmıştı.
O yıllarda sponsor şirket gibi şeyler henüz duyulmuş bile değildi. Hoş, duyup Puma veya Adidas’a başvursaydık da bize destek olacak hâlleri yoktu ya...
Pot Oğuz’un sesi ta deniz kenarının oradan duyulmaktaydı; “Hadi oğlum Kremlin, sen söyle bakalım, yazı mı tura mı?”
Kremlin’in üzgün ve özgüvenini yitirmiş bir mırıltıyla, “Tura diyorum,” diye yanıtladığını duyar gibi olduk sonra. Köşeye iyice yaklaştığımızda yaklaşık altı-yedi kumarbazın bir çember halinde toplanmış olduğunu gördük. Pot, başının üzerinde nefis bir helezonik hareketle iki tur çevirip toprağa yapıştırdı kavanozu.
Nasıl yaptığının sırrı bilinmezdi, ama oynayan, ne söylerse söylesin kaybederdi.
“Al elli kuruşunu git. Haydi, önden gelen beyler, yeni oyun başlıyor. Domuz, sen oynamıyor musun?”
Okulda, hemen hemen bütün erkek çocukların, özellikle yatılıların birer takma adı vardı. Bazı isimler pek benimsenmez, bir süre sonra kullanılmaz olurdu. Ama bazı lâkaplar vardı ki artık o çocuğun neredeyse gerçek ismi haline gelirdi.
Benim takma ismim, abuk bir şekilde 'Milliyetçi' kalmıştı. Daha okula ilk geldiğim sene, bütün hızıyla sürmekte olan Vietnam savaşı ve Amerikan ordusu ile ilgili bir tartışmada, Türk ordusunun ‘tarihin yansıttığı şekilde’ güçlü olduğunu savunmuştum. Ortadoğu ve Avrupa'daki silahlı güçlerin bizimle baş edemeyeceğini ve topraklarımızı işgal edemeyeceklerini söylemiştim. Bunun sebebi teçhizat ve silahtan çok, halkın savaşçı ruhu ve güçlü direncinden kaynaklanıyordu bana göre…
Amerikalıların Vietnam’da hüsrana uğramasından belli değil miydi?
On bir yaşında bir çocuktum, altıncı sınıftaki etüt abilerimiz buna çok gülmüşler ve adımı hemen koymuşlardı. Godwinci anarşist felsefeyi benimsemiş bir herifin, Turancı bir lâkabının olması çelişkili görünüm arz ediyordu şüphesiz, ancak yapabileceğim bir şey yoktu; takma ismi reddediyor olmak onu değiştirmez, tam tersine pekiştirirdi bizim okulda.
Gildir seansında, Pot’un milleti köközlemesi yarım saatten fazla sürmüştü; yenilen pehlivanlar güreşe doymadılar bir türlü. Sonunda öğle teneffüsü bitti; Kremlin, Domuz ve diğerleri dövizi çetenin kasasına bırakıp başları önlerinde sınıflarına yürüdüler. Biz de hasılâtı tespit edip zulaya aldık. Bu tür faaliyetlerimizin muhasebesini dikkatle tutardık.
Bir saat süren öğle tatili boyunca ve diğer bütün ders aralarında, okulun diskoteğinden, Amerika müzik listelerindeki bütün sıkı parçalar çalınırdı. ‘Barış Gönüllüleri’ adı altında okulumuza çalışmaya gelen beyaz Amerikalı öğretmenlerin bir marifetiydi bu. Staples Singers o yıl ‘City in the Sky’ı çıkarmıştı; koridorlarda, kafeteryada ve bahçenin çeşitli yerlerinde bulunan Radyopanç hoparlörlerden yayılan pek çok güzel şarkı ile birlikte bu albümün en baba şarkılarını da dinliyorduk sıklıkla...
Ana binanın hemen arkasında, özel olarak inşa edilmiş tek katlı bir binada yapılan laboratuar dersleri öğleden sonraya konardı her zaman. Sebebi bilinmezdi. O gün, öğleden sonraki ilk derste, fen dersi laboratuarında gırgır geçiyorduk. Bir grup çalışkan öğrenci, bakterilerin mikroskop altında üremesini izlemek için gerekli malzemeyi hazırlıyordu. Bir parça eti ocağın üzerine koydukları tencerede haşladılar ve suyunu deney tüplerine paylaştırdılar. Kiminin ağzını iyice kapattık, kimine tülbent koyduk, kiminin ağzı açık kaldı. Haftaya pazartesi, hangisinde daha çok mikrop üremişti, ona bakacaktık.
Üzerimize sıkıntı ve yorgunluk basmıştı ki zil çalıp teneffüs oldu. Aşağıya, keşhaneye inmek istedi canımız. İlkbahar yaklaşıyordu ve havalar ısınmaya başlamıştı. Teneffüslerde, sigaralarımızı kenefte zıkkımlanmak yerine, aşağıda açık havada bulunan keşhaneye inip içiyorduk artık.
Kantinin hemen arkasında, dış merdivenin altında ve ardında bulunan keşhanede eşek muhabbeti kol gezerdi. En yakası açılmadık argo burada konuşulur, açık saçık fıkralar ve hiç yaşanmamış seks maceraları ballandıra ballandıra anlatılırdı. Burası, erkek egemen bir bölgeydi. Nadiren, büyük sınıflardan bazı popüler kızlar da gelir ve sigara içerlerdi. O zaman argo düzeyini biraz düşürmek durumunda kalırdık.
Küçük sınıflarda, kızlara 'konuşma' teklif eden ergen tıfıllar, buluşma yeri olarak keşhanenin hemen arkasındaki kantinin önünü tercih ederler, kızlar ise yanlarında en samimî kız arkadaşlarıyla gelirlerdi ilk randevulara. Flört olayının başlangıç seansları, her nedense, kız, erkek ve diğer kızdan oluşan üçlü grupla, tercüman aracılığıyla yapılır ve el tutuşma evresinin gerçekleşmesi bile aylar sürerdi. Hele ilk öpüşmeler bir sonraki sezona sarkardı genellikle.
Kızlara çıkma tekliflerini bizden daha uygar olan gündüzlü arkadaşlarımız yapabilirdi ancak. Onların kılık kıyafeti düzgün, saçları taralıydı. Biz yatılılar, kızların yanına yakışmazdık. En yakışıklımız bile bakımsız dururdu; ne pantolonumuz ütülüydü, ne de ayakkabımız boyalı... Eller yıkanmaz, dişler fırçalanmaz ve çoraplarımızın en temizi üç günlük olurdu.
O şartlar altında, kendimize bakmayı beceremiyorduk işte...
Biz de, daha erkeksi meşguliyetler bulurduk kendimize; top oynar, serserilik yapar, sigara-içki içer ve küfürlü konuşurduk. Kızlarla fazla takılan çocuklardan hazzetmezdik hani. Önce ismini muhallebiciye çıkarır, alenen alay eder ve sonra da eğer gemi azıya almışsa façasını bozma yoluna giderdik.
Öğleden sonraki ikinci teneffüsü, keşhanede teneffüs ederken, köşedeki son sınıf şürekâsının konuşmalarına kulak kabartacağım tutmuştu o gün. Orada, çok acayip bir muhabbet dönmekteydi. Geçen ay, okuldan kaçtıktan sonra geri dönerken bekçiler tarafından enselenen son sınıf tayfası, eski bir efsane üzerine kurulu yeni bir yol peşine düşmüştü anladığım kadarıyla... ‘Amerikalı’ takma ismiyle tanıdığımız ve iki pırpır Amerikan komando çavuşu üniformalı abimiz hararetle anlatıyordu.
“Yaa oğlum, eski binanın bodrumuna çıkıyormuş bu tünel. Fıçı Mahir anlattı; Karmelit rahibelerinden kalan eski binada, tarihî iskeleye açılan gizli bir geçidin olmasının çok normal olduğunu söyledi. Eski manastırlarda hep olurmuş.”
Keş, hiç istifini bozmadan, sigarasına feci şekilde asıldı ve Amerikalı ile hemen yanında duran Kamyon’un üzerine yoğun bir duman bulutu püskürttü ve “Palavradır büyük ihtimalle,” dedi.
Gerçek bir Meksikalı haydut görünümündeki Tavuksiken Sami; “Ne palavrası lan! Git kendi gözlerinle bak. Tünelin ağzı deniz kenarındaki yarda, ağacın arkasında... Kamyon, sen de gördün di mi?” diyerek hararetle lâfa karıştı.
Anladığım kadarıyla, konuyu en yakından takip eden adam Kamyon’du. Keş’e doğru dönüp, damperli kamyon iriliğindeki vücudunu ileri çıkardı. Az ilerdeki ağaca doğru okkalı bir balgam gönderip, o tüyler ürpertici kalınlıktaki sesiyle, “Ağzı çimentoyla sıvanmış, kenarı eski tuğla bir ağız var orada, ama tünel çıkışı mı bilemem. Gidip incelemek lâzım,” diye racon kesti.
Amerikalı’nın tünel konusundaki heyecanı, gidip gelen bir şeydi zaten; Kamyon’un sözleri üzerine hiçbir yorum yapmadı. Keş ise kılını bile kımıldatmadan, deve gibi boynunu kazağının içinde her iki yana çevirip kütürdetti. Boyu bir doksandan fazlaydı, konuşmayı ve tartışma yapmayı sevmez, yalnızca sigara içerdi.
“Hadi bakalım. Fazla tıraş cildi bozar,” dedi.
Sami yutkundu. Bozulduğunu belli etmeden, binaya doğru geri dönüp yürüdü ve gitti. Neredeyse bütün konular, öylece yarım bırakılırdı son sınıf abilerimiz arasında...
Voltaj yüksek olurdu ama çarpmazdı; amperi düşüktü.
Zil çalmış, on beş dakikalık ders arası sona ermişti. Sigaraları yerdeki su birikintisine atıp söndürdük; çamurun içinde belki yüz tane izmarit yüzmekteydi. Biraz gecikmeli olarak, Fen hocamız ile birlikte apar topar girdik sınıftan içeri. Yerimize geçerken bile vır vır konuşuyorduk.
“Duydun konuşmaları di mi?” dedim Ayhan’a...
Hiç dikkate almadı beni. Omuzlarını silkip, “N’olmuş yani?” dedi.
“Ne olmuşu var mı? Belki de yepyeni bir geri dönüş yolu keşfedip o tüneli ilk kullanan biz olucaz. Daha ne olsun?”
Yoklama yapmaya başlamış olan hocamızın gözünden kaçamadık. Adamcağız dayanamayıp söylendi bize. “Şşşt!... Ne konuşuyorsunuz orda? Atarım ikinizi de kulağınızdan tuttuğum gibi dışarı...”
Derslere hiç takılmadan, sınavlardan kolayca geçer not almak gibi bir yeteneğim olduğundan öğretmenlerimiz bana özel sempati gösterirlerdi o yıllarda. Bu işlerde kendimi keşfetmemi sağlayan kişiyse, ilkokula başladığım yıl Teknik Üniversite’den elektrik mühendisi olarak mezun olup bir asansör şirketi kurmuş olan dayımdı.
Top oynayıp da ödevlerimin hiçbirini yapmadığım bir sabah, avucumu yukarıya açıp ilkokul öğretmenime doğru uzatmış ve cetvelle cezalandırılmayı beklemiştim. Hiçbir bahane uydurmadan... Yetmiş kişilik sınıfta öğretmenlik yapan bu akıllı kadın, gözlerimin içine baktıktan sonra, nedense elime vurmamış ve yerine bir başka ceza vermişti: Ders konusunu evde hazırlayacak ve ertesi gün gelip sınıfta anlatacaktım.
Bu gerçekten de korkunç bir cezaydı. Yalnızca sekiz yaşında, henüz sünnet bile olmamış bir çocuktum ya, ne istiyordu bu kadın benden? İnsafsızlık değil de neydi bu yaptığı?
Şansıma yahut şanssızlığıma, -ikisi aynı şeydir belki de- dayım o akşam bize yemeğe gelmişti. Bana hemen bir elektrik motorunun nasıl çalıştığını tam kavrayacağım şekilde anlatmış ve çizmişti. Okuyup ezberleme ve taklit etme yeteneğim olmadığı gibi, monoton ve tekrar edilen alıştırmalardan çok sıkılan bir çocuktum. Buna karşılık, bir konuyu bir okuyuşta kavrama becerim ve öğrendiğimi neredeyse hiç unutmayacak kadar güçlü bir hafızam vardı. Ertesi gün, dersi yazıp çizip anlattım sınıfta herkese. Elektrik motoru nasıl çalışırmış gördüler. Sonrasında, ilkokul hayatım boyunca ödev yapmak yerine bunu yaptım. Öğretmenin verdiği bir takım konuları hazırlayıp anlatırdım çocuklara... İşte, ilkokuldan kalma bilgilerim bunlardan ibaretti; ülkemizin eğitim müfredatına benzer şekilde, normal insan hayatında işe yarayacak ve bir şeyler değildi.
Akşamüzerine doğru, bir günün daha sonuna geldik. Son ders bitmiş, gündüzlüler sıcak evlerine dönmüşlerdi. Yatılıdaysa yine aynı şeyler vardı; aynı yalnızlık, aynı insanlar... O aralar, hemen her şey canımı sıkar olmuştu; çetenin Ayhan dışındaki elemanlarıyla görüşmek bile istemiyor, sürdürdüğümüz haytalıklar çocukça ve sahte görünüyordu bana... Hayatımız bomboş, dünyamız küçücüktü. Yaptığımız itlikler, şakalar ve futbol maçları üç kuruşluk gösterilerdi; zincirlerimiz ancak bu kadarına izin veriyordu. Gerçek özgürlüğü hiç tatmamıştık, bunun için ‘gerçek’ serüvenler yaşamalıydık.
Serüven yaşayanlar ‘adam’ olurdu bu hayatta, gerisi yalnızca hikâyeydi...
6 FİKİR
Akşam ilk etüt sınıfında, Ayhan'la birlikte oturmuş NĞA ile uğraşıyorduk yine. Tıkanmış, aklımıza hiçbir fikir gelmez olmuştu. Ayhan konu bulmak için zuladaki ‘Mad’ fasiküllerinden daha çok okumamız gerektiğini söyledi. Benimse aklım başka yerdeydi; ufkumuzu ve yazar-çizerliğimizi geliştirebilmemiz için yeni dünyalar görmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyordum. Sanat, serüvenle beslenen bir şeydi. Sıkı birileri olmak için bu şarttı; deneyim olmadan hayat olamazdı.
Çocukken en sevdiğim adam, Jack London geldi aklıma. Yaşadığı hayat ile yoğurduğu kitapları okurken kişiliğine bürünür, onun kendisi olurdum. Müthiş işler yapardım; Alaska'nın buzlu gecelerinde kurtlarla savaşır, donmamak için ateşler yakar, Pasifik'te korsanlık yapar, adalarda yamyamlardan kaçardım hayalimde...
Durup dururken, “Perşembe gecesi okuldan kaçıp biryerlere gidelim, ha. Ne dersin? Çok sıkıldım buradan,” dedim Ayhan’a.
Şaşırdı çocuk. “Manyak mısın lan sen?” diye tersledi beni. “Niye kaçalım oğlum durup dururken? Sonra geriye nasıl dönücez, hiç düşündün mü? Unutma, bu aralar, kaçakları anında enseliyor idare. Kuş uçurtmuyorlar.”
Konuya henüz yeterince kafa patlatmadığımdan, fazla bir şey söyleyemedim. “Bugüne kadar okuldan kaçıp, kazasız belâsız geriye dönmeyi başaran bir dolu adam var. Biz de kaçarız, ne var bunda?” diye mırıldandım yalnızca.
“Sen hakkaten kafayı yemişin. Taktikleri biliyoruz, oğlum. Bir çoğunun nasıl yakalanıp sopa yediğini ve hatta okuldan atıldığını da gördük.”
“İşte, ben de şu tünel işini halledersek bu iş tehlikesiz olur diyorum oğlum.” Kirli bej ciltli kitabı ona doğru uzattım. “Kütüphaneden, bizim okulun tarihini anlatan kitabı aldım. Bak burada eski binanın projeleri bile var,” dedim.
Ayhan, Fransızca evrakı elimden alıp hoyratça kapadı ve sıranın gözüne attı. “Bir tünel varsa bile bu bizim işimize yaramaz ve sorunumuzu çözmez,” dedi kaba bir tavırla. “Deniz kenarındaki ağız, beton dökülerek kapatılmış. Ayrıca, orası bir tünelin ucu değil, duvarda bir pencere de olabilir.”
Bozuldum. Zorlama bir inatla, “Yok eminim bir dehliz orası...” diye mırıldandım.
“Hadi diyelim ki tünelin çıkışı var orda... Kompresör olmadan nasıl kıracağız betonu? Olsa bile gürültü çıkaramayız. Bizim yapacağımız iş değil bu...” dedi sonra.
Çok bozulmuştum söylediklerine, önümdeki defteri toplayıp gözdeki kitabı aldım ve arka sıraya geçtim. Bir yandan homurdanıp duruyordum. “Ben halledeyim bu işi, gör bakalım o zaman...”
On beş dakika sonra yanıma gelip gönlümü aldı. NĞA’ya çok güzel iki karikatür çizmişti. İkisi de milleti kıkır kıkır güldürecek kadar komikti. Ayhan, kaçma fikrine karşı olmadığını, yalnızca biraz daha düşünmemiz gerektiğini söyledi. Ona açıklamaya çalıştım. Serüven yaşayacaktık; ilham gelecek, dergimizde daha ilginç şeyler yazacak ve sonra NĞA’nın fiyatını yirmi kuruş yapacaktık.
Yine de başımıza bir iş gelmesinden korktuğundan, ayak diremeye devam ediyordu. “Oğlum, bu iş o kadar kolay değil; altıncı sınıflar bile kolay yapamıyorlar,” diye fısıldadı. “Biliyorsun, Kamyon ve şürekâsı geçen ay revirden tüyüp meyhaneye gitmişlerdi. Kapıda bekçiye yakalandılar, Müdür muavininin yirmişer tokadını yemenin dışında az kalsın okuldan atılıyorlardı. Ele güne rezil oldular. Okuldan çıkmak kolay, ama dönüşte içeri girmesi zor.”
“Biz tüyersek, bir şey olmadan geri döneriz, merak etme,” dedim ona.
Şaşırdı. “Niye bir şey olmazmış bize?” diye sordu.
Kurnaz bir ifade takınarak sırıttım.“Çok iyi bir plan yapacağım da ondan. Onlardan farkımız bu olacak işte; beyin gücü...”
Bana bakıp durdu. “Yok ya, mucize mi yaratacaksın yani?”
Bu tavrına da bozulmuştum. Bu işlerde ne kadar usta olduğumu, çetenin işlerinden örnekler vererek hatırlattım ona. En kötü ihtimalle, büyük sınıfların yaptığı gibi arka bahçe duvarından tırmanıp içeri atlardık. Bunun nesinin zor olduğunu sordum ona; teamül olarak, kaçan yatılı böyle girerdi bahçeye.
“Arka bahçe duvarından atlayıp geldik diyelim hadi, peki binadan içeri nasıl gireceğiz?” dedi sinirli bir tonda. “İki bekçi var biliyorsun. Sağ ve sol koridorların sahanlıklarında... Merdivenlerin hepsi oraya çıkıyor. Konuştuk bu konuyu, hep aynı yere gelip tıkanıyoruz. Büyük sınıflar bekçileri bahşişle tavlamayı becerebildikleri zaman içeri girebiliyorlar ancak. Yoksa...”
Boğazını keser gibi yaptı. Hakikaten de yakalanmanın sonu ölümden beterdi. Bana bunları söylesin diye bekliyordum aslında; çözüm önerisini tam o anda yapıştırdım. “Gece döneceğimizi kim söyledi sana?” diye kendimden emin sordum. “Sabah erken saatte okulda bekçi yok, yine arka duvardan tırmanıp atladık mıydı, doğruca etüd sınıfına... Kim durduracak bizi?” Göz kırptım ona.
Ayhan, fikrimi parlak bulmuştu galiba. Gözlerinde yanıp sönen pırıltıdan anlamıştım bunu. “Peki ya, bütün gece sabaha kadar hangi parayla ve nereye gideceğimizi düşündün mü?” diye sordu.
Doğrusu ayrıntıları henüz düşünmemiştim, ama bir şekilde, böyle bir serüven yaşamayı çok istiyordum. Ona kusursuz bir kaçış planı ve yolculuk tasarlamanın sorun olmayacağını söyledim. “Çetenin zulası seyahatin büyük bölümünü karşılar. Gerisini de düşünür, bir çözüm buluruz mutlaka. Ne diyorsun?”
Yüzüne bakıp yanıt bekledim. Gözlerini benden kaçırdı ve kalemini eline aldı yine. Kafası karışmış gibiydi. “İyi, sen onları düşün, ben de dergiyi bitireyim,” dedi.
Ayhan, yazıp çizmeye geri dönünce, bu defa arkadaki sıraya geçip firar planını düşünmeye başladım. Önümdeki kağıda, karşımıza çıkabilecek engelleri not ediyordum. Zil çalıp da ‘üst kata çık ve pijamalarını giy’ komutu geldiğnde, sayfa dolusu bir şeyler karalamıştım bile...
Yorgun argın odalarımıza girip yatmaya hazırlandık. İçinde, kocaman yalaklı bir sürü çeşme ve pisuarın bulunduğu her daim bok kokulu kenefe gidip dişlerimi fırçaladım ve yüzümü-gözümü güzelcene yıkadım değişiklik olsun diye...
Bu gece kızlardan daha önemli konular vardı. Öbür itler kendi aralarında geleneksel sohbetlerini sürdürmeye devam ederken, hayatımızın ne kadar boş ve heyecansız olduğuna dair uzun bir söylev çektim Ayhan'a. “Bu hapishaneye bir tıkılıyoruz, gözümüz dış dünyayı görmüyor. Televizyona bile haftada bir akşam bakıyoruz ancak…”
Onu okuldan kaçmaya ikna etmeye çalıştığımı çoktan anlamıştı. Gülerek, sadede gelmemi istedi. Büyük bir ciddiyetle, “Son defa teklif ediyorum sana; perşembe akşamı buradan çıkalım ve bir yerlere gidelim,” diye devam ettim. “Yoksa ben yalnız başıma yapacağım bu işi...”
“Tamam, söyle nereye gidelim?” diye sorunca şaşırdım birden. Pes etmiş gibi duruyor, akşam göstermiş olduğu tepkiyi göstermiyordu. Heyecanlandım. “Sinemaya gidebiliriz, ya da kahveye meselâ...” dedim.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Ayhan, bu kaçış macerasının sinemaya ya da kahveye gitme bölümünü anlayamadığını söyledi. Öyle ya, hani dış dünyayı keşfe çıkıyorduk? Daha değişik bir şey yapmalıydık.
“Doğru söylüyorsun,” dedim ona. “Başka yerlere gitmeliyiz. Aslında, ben de öyle tasarladım ama karşı çıkarsın diye sana birdenbire söylemeye çekindim.”
Birbirimize sarılıp, güldük de güldük. Yataklarındaki haytalar da şaşırıp, ne olduğunu anlamadan bize katıldılar.
Gece çalışan ve sabaha kadar canlı olan bir ortama girmeliydik. Büyük sınıftaki ağbilerimizin yaptığı gibi, Beyoğlu'ndaki pavyon ve genelevlere gitmek gelmişti önce aklıma. Ancak bunlar hem sıkıcı derecede klâsikti, hem de bizim gibi tıfılları içeri alacakları yer bulmak zordu. Kadıköy'deki meyhanelerde kafayı çekmek de sabaha kadar sürdürülebilecek bir iş değildi. Şehirlerarası bir rota da çizilemezdi; zamanımız kısıtlıydı ve ertesi sabah okulda olmalıydık.
Sonra aklıma otobüs terminali, tren garı veya gemi iskelesi gibi gece-gündüz çalışan, hareketli ve canlı yerler geldi. Buralarda bir yere gidip geri dönmeliydik.
Gideceğimiz yerde iş yapmak veya birini görmek ya da bir şeyler yemek gibi bir hedef olsa, bu firar daha etkileyici bir serüven haline gelirdi. Konu üzerinde kafa patlatınca, sitelerin arkasındaki selvi ağaçlarına çıkıp röntgencilik yapmaktan, Bursa'da İskender kebap yemeğe varıncaya kadar türlü çeşit fikir geldi aklıma...
Sonunda, fecî bir plan yaptım; Moda burnundaki kahvede bir otuzluk bilardo atıp, Kadıköy’deki meyhanede kafaları çekecek ve arabalı vapur seyahatinden sonra Yalova'daki liman işkembecisinde damardan, kelle ve kokoreç yiyip geri dönecektik. Üç ayrı mekâna gidilen benzersiz bir serüven olacaktı bu; yol haritasının zamanlaması kusursuz yapılmalı, tren ve vapur saatleri öğrenilmeli, bunlara nasıl ulaşacağımız hesaplanmalıydı.
Aklıma şeytanî firar planları geldi, uzun uzun hayal kurdum. Araştırma yaptığımda, kimlere neler sormam gerektiğini düşünürken yorgunluktan uyuyakalmışım.
Sabahın köründe güçlükle uyanıp, yüzümü bile yıkamadan etüde girdim. İçimde garip bir heyecan vardı. Her zaman bir şekilde kotarıp geçtiğim dersler sorun olacakmış gibi geliyor, son yazılılarda çuvallarmışım endişesi taşıyordum.
Sabah derslerindeki sınavları ite kaka becerdim.
Ayhan'la, derslerde ve teneffüslerde, sürekli olarak kaçış projemizi konuşur olmuştuk.
“Olimpiyat’ın mezeleri nefismiş diyorsun ha? Kaçta çıkmamız lâzım oradan?”
“Daha tam hesaplamadım ama gece yarısı gibi...”
“Tren saatleri?”
“Onun tarifesini de aldırdım, arabalı vapurunkini de... Biraz sonra ince ayar yapacağım.”
Özellikle giriş ve çıkışlarda hata yapmamalıydık. Yakalanırsak hapı yutardık. Çıkışı, arka bahçedeki duvardan yapmaya karar verdik. On beş metrelik halatla duvarın ardına geçecek, karanlıkta önümüzü görebileceğimiz bir fener yardımıyla keçi yolunu takip edecektik. Yardan aşağı yuvarlanmadan tabii... Sonra çayır başlıyordu.
Okul bahçesini boydan boya kesen yüksek taş duvar, Berlin Duvarı'ndan daha anlamlı bir yapıt gibiydi benim için. O duvar, dış dünyada varolan özgürlüğün baş engeliydi; utanç duvarıydı.
Bazı geceler rüyamda, bu beş metrelik seddi büyük zorluklarla aşar, dışarıdaki uçsuz bucaksız çayırlara atlar, orada koşardım. Sevdiklerime kavuşur, onlarla kucaklaşır ve sonra türkuvaz denizlerin kıyılarına ulaşır, yeni ufuklara yelken açardım.
Otoriteden, oldum olası nefret ederim. Çünkü otorite yasak koyar. Yasakların mantıklı bir nedeni olmak zorunda değildir, varsa bile, uygulanmasının verdiği rahatsızlık, yasağın sağlayacağı yarardan daha zarar verici olabilir.
Yine de otoriteler kuralı dayatmakta ısrar eder.
Tarih boyunca, liderler, peygamberler, krallar, sultanlar tarafından güdülen toplum bireyleri olarak, kısıtlamalara, yasalara, yasaklara, ayıplara, günahlara ve kurallara şartlanmıştık. Bu hükmedilme ve güdülme arzusu genlerimize kodlanmış olarak doğmaktaydık artık.
En küçük insan topluluğunda bile hemen bir başkan seçerdik kendimize. O başkan başımıza dert olacak sınırları koyar, biz de onları çok sever ve alkışlardık.
Kafamda, otoritenin ve sınırların olmadığı özgür bir dünya vardı. İnsanları koyun gibi güden bir çoban da olmak istemiyordum, kimsenin beni kısıtlamasını da... Ormanda ve dağda yaşayan yabanî hayvanların sistemini yakın buluyordum kendime; kendiliğindenlik ve doğallığı... Thomas More’un Utopia’sı kadar imkânsızdı bu, ama yine de hayal kurmayı seviyordum; çocuktum işte...
Gece uykuya dalmak üzereyken, karyolanın ayak ucuna havlu bağlamak aklıma geldi son anda; sabah antreman vardı. Futbol dünyanın en önemli işiydi elbette, en azından erkekler için böyleydi.
Futbol sevmeyenlerle hiç işimiz olmazdı.
7
FUTBOL
Sabahın altısında kalkıp gök mavi formalarımızı giydik ve aşağıya top sahasına indik. Top sahası gözümüze dev bir alanmış gibi gelse de, standart futbol sahasının yarısından küçüktü aslında. Bu yüzden sınıf takımları yedişer oyuncudan oluşurdu. Üç gün sonra, Cumartesi sabahı, orta kısım şampiyonluk maçımız vardı; 3-C ile kozumuzu paylaşacaktık. Sahiden iyi bir takımdık. Dış dünyaya kapalı değildik tabii; hem ulusal futbol ligiyle, hem de dünya kupasıyla yakından ilgiliydik. Öyle ki, maçları takip ettiğimiz ve puanlarını tuttuğumuz harita-metot defterlerimiz bile vardı her birimizin. Hastalık işte...
Sonradan futbolla hiç ilgisi kalmamış biri olarak, tuhaf bir özlemle hatırlıyorum o günleri.
Çocukluğumun geçtiği Nişantaşı sokaklarında, her gün top oynardık. Hem de ne oynamak... Sabahın köründe, kapının önünde başlardık. Parke taşlı sokaktan neredeyse yarım saatte bir araba geçerdi. Trafik yok denecek kadar azdı. Bu yüzden, o şahane parke taşlar hemen hiç bozulmazdı. Sokak bir tamirata ihtiyaç duyup taşlar söküldüğünde ustası gelir, bir sihirbaz gibi, deseniyle yeniden yerlerine çakardı.
Sokak tehlikesizdi o zamanlar. Anaokulu, yuva filan bilmezdik. İlkokul öncesinde çocuklar sokakta yetişir, boş arsalarda oyunlar oynar, İstanbul’un her semtinde bulunan bahçelere dalınırdı. Meyva ağaçları, her mevsimde bütün çocukları doyuracak kadar boldu. Kız çocukları da sokakta oynardı. Sosyetikleri bile sokağa çıkar; seksek, yakantop ve ‘öndötrua güzellik’ gibi kibar oyunlar oynarlardı. Biz erkeklerin sert olanları ise böyle şeylere itibar etmezdik; işimiz gücümüz futboldu.
Bir önceki yarı final maçında 3-A'yı iki farkla yenmiştik. Bu bizim zaferimizdi; sevinçten havalara uçmuş, sınıfın kızları öpücüklere boğmuştu bizi. 3-A şürekâsı bu yenilgiye dayanamamış, seyircileri kalecimize küfredip üzerimize yürümüş ve olaylar büyümüştü. Miki Tuğrul araya girmiş, etrafı hemen yatıştırmıştı.
Miki, son sınıfta okuyan tatlı serseri abimiz, bizim ilâhımızdı. Onun gibi olmak, onun jargonuyla konuşmak isterdik. Küçüklere lüzumsuz yere efelik taslamayan, onları koruyan ve seven birisiydi. Serserilikte nam salmış, kahvenin en azılı okey oyuncularındandı. Çetenin Miki'yle arası baştan beri çok iyi olmuştu; çünkü o gerçek serseri olabilecek nitelikteki çocuğu şıp diye gözünden anlardı.
Yeni binanın önündeki yoldan, “Gelin bakayım buraya!” diye bağırdı bize. Miki elindeki siyah tespihini sallayarak, bahçe korkuluğunun üzerinde oturmuş çay içiyordu.
Gizli seans yapmakta olan Oğuz hariç, hepimiz Miki’nin yanına koştuk ve önüne gelince hazırola durduk. Üzerimizde formalarımız vardı. Topumuz Ayhan’ın elindeydi. Her zamanki gibi, çetenin sözcülüğünü ben yapıyordum.
“Emret, Tuğrul abi!” dedim.
Büyük sınıflardaki abilerimize lâkaplarıyla hitap edilmezdi. Miki korkuluğun azıcık kenarına yanaşıp, rahat pozisyona geçmemizi işaret etti başıyla...
“Nasılsınız?” diye sorup elini uzattı.
Hemen tokaladım ve gaflete düşüp sorusunu, “İyiyiz, Tuğrul abi,” diyerek yanlış şekilde cevapladım.
Oturduğu yerden kulağımın az yanına şaplağı geçirdi. Bizimkiler sesin yüksekliğinden dehşete düştülerse de canım çok yanmamıştı aslında. O, özel bir teknikle tokatlardı adamı; sesi çok çıkar ama acıtmazdı.
“Oğlum size kaç defa söyliycem lan; ‘İyiyiz’ değil, ‘iyiyim’ denir. Sorarken çoğul, cevaplarken tekil… Uzatılan el de öyle karı gibi sıkılmaz. Adam gibi doğru dürüst el sıkışın. Tamam mı lan?” diye öfkeyle bağırdı kulağıma…
“Tamam, Tuğrul abi!” dedim hemen. Başka ne diyeyim?
Cevabı, gözlerinin içine bakarak, hemen ve yüksek sesle yapıştırmıştım. Böyle şeylere de kıl olurdu; öyle ‘cins’ bir adamdı işte...
“Şimdi neler yapıyorsunuz, anlatın bakalım.” Etrafa bakınıp, “Pot nerde?” diye buyurdu sonra.
Hepimizi iyice tanır ve izlerdi.
Elimle göstererek, “Gıldır seansı var, duvarın orda...” diye cevapladım. Gözleri tilkileşti birden.
“İyi para kaldırıyor musunuz lan o işten?”
“Yok be abi, işler kesat bu ara, kimsede para yok ki... Biliyorsun işte; ‘mart ayı dert ayı’...” diye atıldım.
Kumardan sıkı para götürdüğümüzü kimseye söylemezdik; yoksa bizi haraca bağlar ve hayat boyu para keserlerdi.
Miki, Ziya’ya doğru dönüp elindeki tespihi koluna vurdu. “Ziya, çocukların resmi işlerini iyi tutuyorsun, di mi?” Onun sınıf mümessili olduğunu bilirdi.
“Tutuyorum, Tuğrul abi, tek bir ihtarları bile yok. Dersi kırdıklarında bile ‘var’ gösteriyorum onları,” diye kekeledi Ziya.
Miki, bizlere böyle şeylerin yolunu gösterir, okul yönetmeliklerini ve sorunların halledilme yollarını öğretirdi. Yönetimi bir şekilde bağlamıştı. Ziya ile konuşmasını bitirince, bu defa Renan’a dönüp bir şaplakla okşadı onu. Kızgın bir tavırla, “Bu Renan haytasını tutmayın oğlum aranızda; bir boka yaradığı yok bu adamın. Forma da giymemiş. N’apar bu mesela?” diye sordu.
“Hiçbir halt etmez abi. İçkimizi sigaramızı okuldan içeri sokar yalnızca...” diye cevapladım.
“Top oynamaz mı?”
Takım kaptanı olarak, “Onu takıma almıyoruz abi,” dedi Ayhan.
“İşte ben de onu diyorum be oğlum. Adam olmayanı, erkek olmayanı almayın aranıza lan!...”
“Tamam, Tuğrul abi. Onu adam edeceğiz, sen merak etme. Yarından itibaren bütün antrenmanlara sokacağız ve bir de yeni gözlük alacağız ona,” dedim telaşla…
“Tamam, hadi dağılın bakiim.”
Bizi koluyla yana doğru ittirip doğruldu ve yanından geçmekte olan kızla ilgilenmeye başladı. Daha fazla uzatmadan dağıldık. Şansımızı zorlamanın âlemi yoktu; ağzımızdan abuk bir şey kaçırır, en önemli destekçimizi kaybediverirdik. Miki, küçük sınıflardaki gerçek serseri olmayan çocukları sevmez ve kollamazdı.
Bizim ne mal olduğumuzu okula geldiğimiz ilk günden anlamıştı.
8
FİRAR PLANI
Serüven dönüşünde, okul binasına nasıl gireceğimize bir türlü karar verememiştik. Ceplerimiz boş gazoz şişeleriyle dolu olacağından, arka duvar yerine, gündüzlü öğrencilerin arasına karışarak ön kapıdan girmemizin daha rahat olacağını düşünüyordu Ayhan. Bense bunu çok sakıncalı buluyordum. Casus faktörü gözümü korkutuyordu.
Kapıda Casus vardı, onu aşmak kolay değildi. Okul kapısında duran bu emektar bekçi, şaka değil, okulda kayıtlı bütün öğrencileri tek tek tanır ve isimlerini bilir, her sabah ve akşam giriş-çıkışları denetler ve kuş uçurtmazdı. Yıllar önce mezun olanları dahi hatırlayabilecek bir yüz hafızasına sahipti. Belki de sahici bir ajan olduğundan Casus'un esas adını kimse bilmezdi. Kaytan bıyıklı, esprili, uyanık, esmer bir Karadenizli'ydi. Gündüzlü öğrenciler onu sever, suç işlemeye yatkın olan yatılılar ise ondan hoşlanmaz ve korkarlardı. Günahkârı yakaladığı an, kulaklara yapışır ve doğruca müdür muavininin odasına uzatırdı adamı.
Dönüşte, gündüzlü öğrenci ayaklarında ona yakalanmadan geçmek zor bir şeydi, çünkü Casus kim gündüzlü, kim yatılı bilirdi. Belki bir ihtimal; gündüzlüler gibi elimizde defter-kitap, üzerimizde lacivert ceket ve kravatla, güruha karışıp ana kapıdan içeri sızabilirdik. Bu taktiği bir şekilde uygulayıp başarılı olan kaçakların varlığını hepimiz biliyorduk ama yüksek risk içeren bir yoldu; bir defa faka bastığında geri dönüşü yoktu.
Kantin Kemal'e dışarıdan çalınmış gazoz şişesi satmak da maharet isteyen bir işti; çoğunlukla hemen uyanırdı konuya. Kantinde sattığı sandviçlere koyduğu kaşar peynirini, daha fazla para kazanmak uğruna, şeffaf bir zar halinde kesmek için özel aparatlar geliştirecek kadar sıkı bir tüccar olduğundan, gazoz depozitolarını ve gözlerimizdeki suçlu ifadeyi görür görmez durumu anlayacak ve büyük olasılıkla şişelerin yarı fiyatını teklif edecekti bize. Bu yüzden, en az yirmi adet gazoz şişesi araklamak ve kırmadan içeri sokmak zorundaydık. Yarı fiyatına sattığımızda seyahat masraflarımızın dörtte birlik bölümünü zar zor karşılayacaktı.
Ayhan işin bu kısmını duyduğunda, yapacağımızın hırsızlık olduğunu ve hırsızlığın küçüğü büyüğü olmadığını söylemeye başladı. Ondan böyle bir şekilciliği hiç beklemiyordum doğrusu.
Sorunu aşmak için kendisiyle tartışmak zorunda kaldım. “Şişe toplayıp satma olayına hırsızlık diyecek kadar angut olamazsın,” dedim ona. “Bizim ‘hırsız’ dediğimiz zavallıların büyük bölümü de çaresizlikten, zorunluluktan ve hatta aç kaldığından yapıyor o işi, keyifli bir hayat sürmek için değil... Bence gerçek hırsızlar, gözünü açlık bürümüş hırslı insanlardır.”
Sınıf tartışmalarında, inandığım fikirleri ateşli bir biçimde savunmakla ün salmış bir çocuktum. Ayhan yüzüne yerleştirdiği alaycı bir gülümsemeyle, “Sana göre, bizim yapacağımız iş hırsızlık filan değil yani, öyle mi?” dedi.
Kendimden gayet emin bir tavırla, “Tabii ki oğlum… Biz onurlu bir iş için, parasızlık ve çaresizlik nedeniyle, bizden başkasının işine yaramayacak birkaç gazoz şişesi yürüteceğiz ve en önemlisi de bunu kimseye zarar vermeden yapacağız. Hepsi bundan ibaret işte...” dedim.
Kafası karışmıştı. Bir süre için sustu, düşündü ve haklı olduğuma karar verdi. Ona, ana kapıdan girme riskini göze alamayacağımızı uzun uzun anlattım. Çıktığımız gibi aynı yoldan, arka duvardan tırmanarak girecektik içeri. Üzerimizde onar gazoz şişesiyle, bu iş gerçekten güç olacaktı.
Olmalıydı da...
Sonuç olarak, bu serüven ne kadar zor olursa bizi o kadar keyiflendirecekti. Dış dünyaya açılıyorduk; kendi çapımızda büyük gezginler olarak nam salacak, başka yerlerde başka serüvenler yaşamaya gidecektik. Ondan sonra, kimse tutamazdı bizi...
Keşhanede anlattığımızda, altıncı sınıftaki maceraperestlerin bile dudağını uçuklatacaktık. ‘Vay anasını’ diyeceklerdi; ‘veletler amma da sağlammış.’ Saygınlığımız acayip artacak, şimdiki gibi çaylak değil, gerçek serseriler olarak tanınacaktık.
Bu macera okuldaki en önemli sınavdı bizim için. Başarmalıydık ve başaracaktık. Daha sonra, başka serüvenler tezgâhlayacak, tecrübemizi artıracak, okulun kralları olacaktık. Tapacaktı kızlar bize... Hocalar şanımızı şöhretimizi duyacak, bizden çekinecekler ve derslerde torpil geçeceklerdi.
Çok müthiş olacaktı bu iş, çook...
9 FİRAR
Pek çok iç kanırtıcı dersten sonra Perşembe gününün programı sonunda bitti. Gündüzlüler, evlere dönmek üzere dağıldılar bir gürültüyle. Ayhan'la akşam başlayacağımız eylemin yol haritasına son rötuşları yapıyorduk, çok heyecanlıydık. Çetenin geri kalanı bir dolap çevirdiğimizin farkına varmış, Ayhan'la ikimize yapışmış ve ağzımızdan lâf almaya çalışıyordu. Sonunda, akşam tüyüp bazı ‘sinsî iş’ler göreceğimizi söyledik; bir durum olursa idare edeceklerdi bizi.
Sinsî iş; karanlık özel hayat, kumar ve aşk ile ilgili cinsel ihtiyaç vaziyetlerini bir arada anlatan çok karmaşık bir terimdi. O kadar ince bir ayrıntıyı tanımlıyordu ki, hiç kimse tam olarak ne anlama geldiğini sormaya cesaret edemezdi. Ziya, geleneksel sorumluluk hisleriyle, herhangi bir tatsız durumda bizi idare edebilmek için gerekli olan asgarî bilgiyi öğrenmeye çalıştı.
“Nasıl bir sinsî iş bu?”
Ayhan, merakını giderdi onun. “Manitalarımızı ziyarete gidicez oğlum, çaktırma durumu işte...” dedi.
Kızdı Ziya, “Dalga geçmeyin lan benle...” diye çıkıştı Ayhan’a.
Araya girdim. “Bak Ziya, Moda’da oturan kızlar var ya...”
“Evet?” Firarın bununla olan ilgisini pek anlayamamıştı.
“Onlarla buluşup sinemaya gideceğimizi söylersin, soran olursa...” dedim ona göz kırparak. Sonra Zorba üyelerine yanıma yaklaşmalarını işaret ettim. Eğilip, etrafımda çember oluşturdular. “Bekçilerden dolayı, sabaha kadar kahvede takılıp kahvaltıdan önce geleceğimizi bilin yeter. Yataklarımızın içine ‘beden’ koymayı unutmayın,” diye fısıldadım.
Ziya mesajı aldı, okeyledi başıyla. “İşin aslı nedir?” diye sordu.
“Bunu söylemesek daha iyi olur. Hiç bilmeyin ki sorguya çekilirseniz yırtabilesiniz bu işten. Anladınız mı?”
Hep birlikte, “Anladık,” dedi çete.
Eğer bir durum olur da, sabah okula gelemezsek, ortalığı velveleye vermemesini ve durumu bir şekilde idare etmenin yollarını bulmasını söyledik Ziya’ya.
Ne olur ne olmazdı…
Akşam doğru dürüst yemek bile yiyemedik heyecandan. Büyük kaçışın detay planlarını en az beş defa gözden geçirdik. Firar çok yakındı ve biz ona hazırdık. Birinci etütte, çetenin meraklı tazeleri tarafından yeniden sorguya çekilmek istendik.
Bu defa araya giren Ziya rahatlattı onları.
“Rahat bırakın çocukları işte; belki manitalarına gidiyorlar, belki de kerhaneye... Ne sorup duruyorsunuz? Hele bir gidip gelsinler, sabah anlatırlar bize her şeyi. Di mi?”
“He ya...”
“Hem NĞA’da yayınlanacak zaten hepsi.”
“Vay vay vay...”
Çetenin çocukları meraktan rahatsız olmaktan vazgeçip kahkahalara boğuldular. Oğuz derginin son sayısını satmak üzere yan sınıfa doğru yöneldi. İkinci etüt öncesinde, itler yemekhaneye doğru güruh halinde inerken, biz çaktırmadan aşağıya, arka bahçeye sıvıştık. Tam teçhizatlıydık. Deniz kenarında, okulun yeni binasının inşaatından beridir duran hurda harç makinasının ayağına, önceden hazırlayıp beton karma haznesinin içine sakladığımız halatın ucunu bağladık. Diğer ucunu duvarın ardına sallandırdık. Düğümlere basarak indik aşağıya. İpi orada öylece bıraktık; geri dönerken gerekecekti.
Ayhan’ın elinde fener, önden o, arkadan ben, dik yar boyunca yürüyüp Papazın Çayırı’na geçtik. Bir kaç kez, aşağı yuvarlanma tehlikesi geçirdik; bastığımız yeri doğru dürüst göremiyorduk. Çoğu zaman, bu çayırda azgın köpekler başıboş dolaşırdı. En korktuğumuz şeylerden biri, onların saldırısına uğramaktı. El fenerimizin ışığı dışında savunma aracımız yoktu. Ayhan ceplerini yerde bulduğu iri çakıl taşlarıyla doldurmuştu ve bir de ağır postallarıyla atacağı tekmelere güveniyordu. Bu zifirî karanlıkta köpekleri görebilirsek neden olmasındı; tekme de savururduk, taş da atardık…
Çayırı boydan boya geçmek on beş dakika kadar sürdü. Karşıdaki çay bahçesinin ışıkları karanlığın içindeki ağaçları gölgelendirdiğinde, iki boz köpeğin hiç ses çıkarmadan yaklaştığını gördük. Tabanları yağlayıp bahçenin çitini aşınca takipten vazgeçti itler. Yalnızca kuru sıkı havlamak ve hırıldamakla yetindiler. Serüvenin başlangıcında, bu sivri dişli engeli aşmakta ne kadar şanslı olduğumuzu konuşup gülüştük.
Saat dokuza geliyordu. Çay bahçesinin bulunduğu buruna vardık. Önce birer çay içip sohbet ettik içeride. Sonra, kırk dakika kadar üç top bilardo oynadık. Her zaman olduğu gibi yenildim Ayhan’a. Hesabı ödeyip çıkarken aklına para işini nasıl ayarladığımı sormak geldi. Malî işlere pek takılmaz, misyonu üzerime bırakırdı genellikle.
“Her şeye yetecek kadar paramız var. Birahanede ikişer bira çekip, yanında midye tava ile çerez kayabiliriz. Bundan fazlası zora sokar bütçemizi,” dedim.
Ayhan bu saydıklarıma çoktan razıydı. Yalanıp yutkundu. “Ne kadar zamanımız var orda?” diye sordu.
Usta bir soyguncu edasıyla, “Saat on bir buçuğa kadar,” diye cevapladım onu. “Sonra, Söğütlüçeşmeden on iki trenine binicez.”
“Yeter o kadar zaten; fazlası sıkar birahanede… Kasanın tamamını boşalttın mı?”
“Evet, yirmi liradan fazla vardı ama bütün geceyi karşılamaz. Bu yüzden on papel de borç aldım,” diye kıvırdım. “Getireceğimiz boş şişelerle halledicez onu…”
“Kimden aldın?”
“Üzümünü ye, bağını sorma…”
Ayhan’a biraz palavra sıkmıştım. Araklayacağımız meşrubat şişeleri, okulun yegâne tefecisi Tavuksiken’den aldığım on lirayı kapatmadığı gibi, kredi geri ödemesini nasıl yapacağımızı düşünmemiştim henüz.
Her şeyi vakti geldiğinde yapmak en iyisiydi; erken öten horozun kafasını keserlerdi.
10
YOLCULUK
Bilen bilir; Kadıköy, o zamanlar yeni ve eski pek çok meyhanesi olan bir iskeleydi. İçi sigara dumanından göz gözü görmez birahanelerden en ünlüsüne daldık ve hemen iki ‘esmer’ söyledik. Orhan Gencebay’ın plağı çalıyordu: ‘Bir teselli ver’. İçerideki müşterilerin kafası çoktan iyi olmuştu. Ayakta ucuza bira içip, etrafındaki akşamcılarla ahbaplık edebileceğin hoş bir yerdi burası. Ayhan keyifle etrafına bakınıyordu ki, yan masadan bir adam atyarışları ile ilgili bir şeyler sordu. Beygirlerden hiç anlamadığımızı söyledik ona.
“Midye tava ısmarladın mı?”
“Tamamdır. Biraz da çerez söyledim.”
Bir dakika içinde mallar geldi. Kafamızdan büyük bardakları tokuşturup hüplettik köpüklü kısımlarından. Bir yandan da sıcak fıstık ve badem götürüyorduk.
Oo-oh, daha ne istemişiz bu hayattan?...
Kırk dakika içinde, ikişer büyük birayı işkembeye indirince kafalarımız şahane oldu; tuvalete gittiğimizde yengeç gibi yürüyorduk. Saatime bakıp Söğütlüçeşme’ye doğru yola çıkmamız gerektiğini söyledim Ayhan’a. Anca giderdik, yolumuz uzundu; gara yürüyecek ve oradan banliyö treniyle Kartal’a, iskeleye geçecektik. Serüven yolu çok keyifli ve heyecanlıydı bizim için. Yol boyunca karşılaştığımız insanlar, araçlar, yollar, binalar ve görebildiğimiz her şeyle ilgili yorum yapıyor, sürekli konuşuyorduk.
Tren yolculuğumuz hoş geçti. Yalova feribotuna tam zamanında yetiştik. Biletlerimizi aldık, etrafı ve insanları seyrede seyrede, kamyoncu ve pazarcılarla birlikte gemiye bindik. Gerçekten de geç saat arabalı vapurunda onlardan başkası yok gibiydi. Üst kattaki salonda bir kenara geçip birer sigara yaktık hemen; yaşımızı büyük göstersin ve ürkek bakışlarımızı kapatsın diye… Kamyon sürücülerinin büyük bölümü, arabalı vapurun kalkışını takiben on beş dakika içinde ahşap banklara kıvrılıp uyudular.
Tam önümüzdeki kanepede yatan kabasakal, erotik bir rüya görüyor olmalıydı ki horlaya horlaya tombala çekip durdu. Pantalonunun önü ıslandı sonra… Koltuklarımızda büzülmüş kalmış, sigaralarımızı yutar gibi sömürüyorduk. Ne de olsa, korunmasız, parlak çocuklardık; bu acımasız dünyada abazan bir puştun kurbanı olabilirdik.
Bir saat kadar sonra, gemi iskeleye yanaşırken iyice tedirgin olup dışarı çıktık. Ayazda durmayı tercih ettik. Yıldızların altı soğuk ama keyif vericiydi. Serüvenin heyecanından ışıl ışıl yanıyordu Ayhan’ın gözleri.
Omzuna yumruğumu sertçe vurarak, “Moruk,” dedim ona. “Endişeye gerek yok; görevin nerdeyse üçte birini tamamladık.”
Bir şey söylemedi. Derine daldığını görünce ne düşündüğünü sormadan edemedim. Gülümseyerek geçiştirdi sorumu. Israr edince içindeki gelecek endişesini anlattı biraz.
Sonra, bana doğru dönüp sordu. “İlerde ne yapmayı düşünüyorsun?”
Güldüm bu soruya; ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ gibi bir şeydi. Bana komik geldiğini anlayınca, bir meslek düşünüp düşünmediğimi sordu. Şimdiden bir şeyler planlamayı anlamsız bulduğumu söyledim ona. Hayat, nereye gideceği belli olmayan bir yoldu; beni nereye götürürse, oraya gidecektim işte...
Ayhan'ın annesi de, dayısı da, tıp doktoruydu. Bu yüzden, tıp okumak istediğini düşünmüştüm.
Yanılmışım.
“Dünyada az kişinin yaptığı, tehlikeli ama toplum için yararlı bir iş bulmak istiyorum,” dedi.
Ayhan’ın sözlerini tuhaf buldum. “Ne olabilir böyle bir iş, polislik falan mı?”
Biraz da dalga geçiyordum aslında. Yüzüme bakmadığı için, anlamadan devam etti. “Bilmiyorum işte. Birkaç şey olabilir; bomba uzmanlığı veya özel dedektiflik gibi mesela...”
İyiden iyiye sardım onu. “Onun bunun karısı, 'kocam beni aldatıyor mu, araştırılsın istiyorum dedektif bey, siz de ne kadar yakışıklısınız' diye sana gelsinler istiyorsun, di mi?”
“Dalga geçme lan!” diye sinirlendi. “Mühendislik, avukatlık gibi herkesin yaptığı bir meslek istemiyorum yalnızca, hepsi bu…”
“Ya tıp? Seninkiler doktor olmanı istemiyorlar mıydı? Ama tıpçı olmak senin hayallerine uymuyor; yaygın bir meslek oldu artık.”
“Benim düşündüğüm hayata en uygunu oydu aslında. Doktorluğu küçümsüyorsun galiba...”
“Öyle…” dedim bilgiç bir tavırla; “Dayım, tıp doktorluğunun dünyanın en eski mesleklerinden biri olmasına rağmen, yanlış eğitim yüzünden geri kalmış olduğunu söylüyor. Tıp mühendisliği bu kadar gelişmiş olmasa tamamen çuvallarmış herifler. Araştırmalara dünya kadar para harcanıyor ancak gelişmeler yine de yetersiz. Baksana, kansere hâlâ çare bulunamadı.”
“Yaa, bunları söylemek ne kadar kolay senin için. Oğlum dünyadaki her şey yozlaşıyor işte, doktorluk da öyle olacak tabii. Kansere çare bulunsa, bu sefer başka ölümcül hastalıklar çıkacaktır ortaya...”
“Çıktı bile. Amerika’da eşcinseller arasında yayılan korkunç bir hastalık varmış şimdi. Bağışıklık sistemine saldıran bir virüs ve henüz adı bile yok.”
Gerçekten de, AIDS diye bir hastalığın adından habersizdik o zamanlar. Yıllar sonra, yaygınlaştığını duyacaktık o uğursuz illetin...
“Evet, duydum. Neyse, zamanı geldiğinde kendimi yeterince yetenekli hissedersem doktor olmak isterim yine de. İnsanlığa hizmet etmekten başka ne var ki bu hayatta?”
“Aman aman. Ben tıp filan okumak istemem. Kesinlikle...” dedim ona.
“Niye?”
Nedenini açıklamaya çalıştım. Aslında, ikna etmeye çalışıyordum onu. Okulu bitirip tıp fakültesine girerse, Ayhan’la yollarımızın ayrılmasından korkuyordum. O, hayatta hiç ayrılmak istemediğim bir arkadaşımdı. Anca beraberdik ve kanca beraber olacaktık.
“Tıpta okuyan bir ahbabımızın oğlu vardı. Herif birinci sınıfta anatomi çalışıyordu, kitabı bir gördüm, bir daha da görmek istemem.”
“Nedenmiş?”
“Anatomi çalışmak, adamın yaratıcılığını da köreltir, cinsel gücünü de bitirir. En az üç tuğla kalınlığındaydı kitap ya...”
Ayhan yapmış olduğum şakalara gülmüyordu nedense. “Komiklik yapmayı iyi biliyorsun,” dedi ciddî bir yüzle. “Bana sorarsan, senin için en iyisi komedyen olman. Sen bilirsin tabii...”
Ona kızmış gibi yapmak istedim ama yemedi. Sonrasında güldük de güldük. Cıvatalarımız gevşemişti. Yanımızdan çaycı geçiyordu, birer çay alıp içtik. İçimiz ısındı. Büfede satılan kola ve gazozların boşları dışarıdaydı. Dönüşte şişeleri nasıl araklayacağımızın tespitini yaptık. Çok kolay olacaktı bu; şişe kılığında elemanlar, açık havada ‘öyylecene’ atılmıştı oraya...
Tedbirini almayanlar, mallarını kaptırmaya mahkûmdular her zaman. Bunda hırsızın hiç suçu yoktu.
11
YALOVA
Gemi, ufak ufak kıyıya yanaşıyordu. İskele meydanındaki ışıklar giderek büyüdü. Gevezeliği sürdürerek aşağı kata indik. Rüzgâr epeyce şiddetliydi; saçlarımızı savuruyor, kulaklarımızda uğulduyor, birbirimizi duymakta güçlük çekiyorduk. Yalova iskelesi oldukça hareketliydi. Meydanın ilerisindeki açık lokantaları görebiliyorduk. Ayhan parmağıyla işaret etti gideceğimiz yönü.
Feribottan da indik ve konuşa konuşa seyyar satıcıların arasından geçip meydanın sonundaki caddeye ilerledik. Gelecek hakkındaki hedefleri beni de düşündürmüştü aslında. Sanatla ilgili bir şeyler okumak istediğimi anlattım ona. Bir gencin üniversite ya da meslek tercihi yapması bile zor işti bu ülkede.
“Türkiye'de sanat yapan sürünür, oğlum. Bunu bilmiyor musun?” dedi.
“Başka meslekte sürünmüyorsun sanki... Özel dedektif veya bomba uzmanı ol da gör bakalım. Hem kelle koltukta dolaşacak, hem de geçinmek için her gün kırk takla atman gerekecek.”
Caddedeki lokantaları sevimsiz bulduk ve pahalı olmalarından çekindik. Ara sokaktaki küçük bir işkembeci tam bize göre bir yere benziyordu. Daldık. İçerisi, dışarıdan göründüğü kadar daraşık değildi; on kadar formika masa vardı. O saatte yemek yiyenlerin sayısı birkaç kişiyle sınırlıydı. Lokantanın sahibi gibi duran şişman bir adam servis yapıyordu. Sabah iki buçuk olmuş, radyoda bir sonraki günün programı okunuyordu; hayat uyumuştu sanki.
Birer damardan söyledik. Ayhan, para darlığına aldırış etmeksizin bir de kokoreç ısmarladı kendine. Garson, içerideki aşçıya hiç anlamadığımız lisanda bir şeyler bağırdı; hoşumuza gitti bu. Gülüştük.
Daha çorbamızdan ikişer kaşık içmiştik ki siyahlar giymiş, uzun boylu ve soluk benizli bir adam masamıza yanaştı. “İyi akşamlar çocuklar, oturabilir miyim?” dedi yüzünde tekinsiz bir tebessümle.
Eğreti bir 'iyi akşamlar’ mırıldandık. Sorusunun cevabını beklemeden, bir iskemle çekip çöreklendi yanımıza.
“Eee, gençler nasılsınız bakalım? Yolculuk nereden böyle?”
Bu herif, yolcu olduğumuzu ne biliyor, diye düşündüm bir an. İsteksizce, “İstanbul'dan...” diyerek yanıtladım onu.
“Öğrenci misiniz orada?”
Çorbamdan ağır ağır bir kaşık daha aldım ve sesimi çıkarmadım. Ondan rahatsız olduğumuzu anlasın istiyordum.
O ise sessizliğimize sorusunda ısrar ederek karşılık verdi. “Evet?”
Bizi rahatsız etmek umurunda değildi. Tam tersine, göz ucuyla ona baktığımda yüzüne tuhaf bir gülümseme yerleşmiş, kısık ve kanlı gözleri ve mor dudaklarının arasından sivrilen pis dişleriyle ısırır gibi inceliyordu bizi. Üçüncü kez sorduğunda, ses tonu sertleşti. “Bu saatte ne arıyorsunuz burada?”
Sorguya çekilmeyi gerektirecek bir şey yapmamıştık. Ayhan istifini bozmadan boru gibi bir sesle, “Acıktık, çorba içiyoruz işte... Bu sizi rahatsız mı ediyor?” diye cevap verdi.
Adam duymazdan geldi onu. “Buraya neden geldiniz ve kimi arıyorsunuz? İşte cevaplamanız gereken soru bu...” dedi.
Ayhan sinirlendi, elindeki çatalı adamın yüzüne doğru sallayarak söylendi.
“Bu sizi hiç ilgilendirmez! Ayrıca, hesap vermek durumunda...” derken atıldım, “Dayımlara geldik buraya, o Yalovalıdır...” diye lâfını ağzına tıktım.
Adam bu kez de bu kez bana doğru dönüp, “Öyle mi? Kimmiş bakalım dayın?” dedi.
“Hikmet Kartal,” diye hemen cevapladım onu. “Cumhuriyet caddesinde oturur, 17 numarada...”
Ayhan, adamın suyuna gidip ortamı yumuşatma eylemim karşısında homurdanıp duruyordu. Nasıl olsa her yerde bir Cumhuriyet Caddesi bulunur diye düşünmüştüm.
Adam hafızasını şöyle bir yokladı, “Tanımıyorum. Yalova’da oturduğuna emin misin?” dedi.
Yutkundum ve çorbamdan birkaç kaşık daha içtim. Yaklaşmakta olan kötülüğü hissediyordum.
Bu kez Ayhan'a döndü ve belindeki askerî feneri işaret etti. “Bu fener de neyin nesi böyle?” diye sordu.
Ayhan, kokoreçini yemeğe geçmişti o ara. “Neden soruyorsunuz? Fener taşımak ve gece lokantada yemek yemek suç mu?”
Soğukkanlı görünmeye çalışıyordu.
Cam gibi gözleriyle baktı ona. Dudaklarında tuhaf bir gülümseme belirmişti. “O feneri ne işte kullandığına bağlı...”
Ayhan başını kaldırmadan, “Polis misin?” diye sordu ona.
Cevaplamak yerine, “Eğer bana bu feneri izah etmezseniz, geceyi karakolda geçirirsiniz,” diyerek bizi tehdit etti.
Ben hemen atıldım; Ayhan’ı göstererek, “Yeğenim ve ben İstanbul'dan geliyoruz, Maltepe'den. Her ay dayımı ziyarete geliriz. Bizim oralarda elektrik trafosu patladı, sokaklarda ve evlerde elektrik yanmıyor, düşmemek için...” diye hikâyelerimi sıralamaya başladım.
Beni dinlemedi ve ellerini teslim olmuş gibi kaldırarak sözümü kesti. “Hikâye anlatmayı bırak... Ne mal olduğunuzu gayet iyi biliyorum,” dedi iyice kaba bir tonda.
Bir sessizlik daha oldu. Bir sigara yakıp soğukkanlı olmaya çalışırken, Ayhan’ın buz gibi sesini duydum. “Okuldan kaçtık biz, tamam mı?”
Kendini yalan söylemek zorunda hissetmiyor olmalıydı ki yüzünde kavgaya hazır bir ifade belirmişti. Başını adama doğru uzattı. “Evet, ne oldu? Bir sorun mu var?”
Adamın yüzündeki ifade hiç değişmedi; anlatmasını teşvik eder gibi onun gözlerine baktı.
“Bu polislik bir suç mu yani? Okuldan kaçtık ve karanlıkta düşmemek için de fener kullandık, tamam mı?” diye devam etti Ayhan.
O, polis filan değildi, bunu hissediyordum. İçimde kötülüğün önsezisi vardı. Adam, bir hukukçu edasıyla ağır ağır yanıtladı Ayhan’ı. “Benim tahminim de buydu. Elbette, firar etmek bir suçtur. Ayrıca, gecenin bu vaktinde, evden ve okuldan kaçıp başka bir bölgede hırsızlık yapmak, daha da ağır bir suçtur.”
Ayhan dayanamayıp yerinden fırladı. Gözlerinden ateş saçarak,“Ne konuşuyorsun sen be!... Bize hırsız mı diyorsun yani?!” diye bağırmaya başladı.
Diğer masalardaki bütün gözler bize döndü. Adam hiç tınmadı. Tam tersine, gayet soğuk ve sert bir sesle emretti. “Otur yerine! Ben size hırsız demedim. Buna ancak nöbetçi mahkeme karar verir.”
İşi kavgaya dökmek isteyen Ayhan'ı sakinleştirmeye çalıştım. Kritik zamanlarda serinkanlı olabilme ve politik davranabilme özelliğine sahiptim. Onu yumuşak bir uyarı ile susturup, tartışmayı kendi kontrolüm altına almaya çalıştım.
“Beyefendi, siz ne yapmak istiyorsunuz? Bizi sıkıştırmaktaki amacınız nedir? Pek âlâ biliyorsunuz ki biz hırsız değiliz ve...”
Bu defa sözümü daha sert kesti ve ayağa kalktı. “Benim amacım filan yok, görevlerim var. Şu andaki görevim, sizleri eylem öncesinde suç aletleriyle birlikte yakalamak. Şimdi toplanın gidiyoruz.”
Yerimizden kıpırdamadık. Ona, adını ve teşkilâtın hangi bölümünde görevli olduğunu sordum; polis kimliğini görmek istediğimizi söyledim.
İyice küstahlaşmıştı. “Size hesap vermek durumunda değilim. Bir polis, suçlulara ve kaçaklara hesap vermez. Karakoldakiler size haklarınızı söyler,” dedi.
Kasada duran lokanta sahibi ile göz göze geldim; onu tanımadığını belirten bir işaret yaptı. Adam, oturduğu yerden doğruldu. Tuhaf bakışlı kanlı gözlerini gözlerime dikmiş, hiç kırpmıyordu. Yüzü soluk beyaz, ince dudakları mora çalan bir renkteydi. Ansızın, gömlek yakasının yarı yarıya gizlediği boynunun solunda yeni açılmış gibi duran yara izlerini gördüm. Nereye baktığımı fark edince aceleyle düzeltti yakasını. İlk kez dikkat ettiğim ellerinde, ne olduğunu tanımlayamadığım bir gariplik vardı. Bu eller huzursuzluk ve korku yarattı içimde. Önsezilerim beni yanıltmazdı; tehlike içindeydik.
Kapıya doğru dönüp, dışarıya gelmemizi işaret etti. “Toparlanın ve gelin, sizi dışarıda bekliyorum,” dedi.
Soluk çehresinde en küçük bir duraksama ifadesi yoktu; talimatı kesin ve netti. Arkasına hiç dönmeden, yürüdü kapıdan çıktı. Ne yapacağımızı bilmez bir durumda kasaya yanaştık ve şefe hesabımızı ödedik. Lokantacı bize, adamı hiç tanımadığını söylerken, bu sıralarda civarın hiç tekin olmadığını, birilerinin saldırıya uğradığı haberlerini sıkça duyduklarını ve birkaç aydır yerel gazetelerin baş konusunun bu olduğunu anlattı endişeli bir sesle...
“Belki de polistir, bilmiyorum... Aman, ne olur ne olmaz, siz bir an önce evinize dönün çocuklar, hadi. Tamam mı?”
Korkudan neredeyse altımıza edecektik ama yine de karakolu arayıp yardım istemeyi düşünmedik. Okuldan kaçıp yanımızda fener taşıyarak yasa dışı işlere bulaştığımıza inanmıştık. Ayhan, mutfaktan ellerimize bıçak, sopa gibi âletler alıp adamı sokakta dövmeyi önerdi; iki kişiydik, rahatlıkla ufalardık onu.
Bu sert eylem planına şiddetle karşı çıktım. Önce, o adamı ufalamanın sandığımızdan çok daha zor olabileceğini anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. “Deliler çok kuvvetli olurlar. Biliyorsun, ‘deli kuvveti’ derler. Üstelik her gece av peşinde koştuklarından kavgaya alışkındır bunlar,” dedim.
“Aşağılık sapığın teki o herif,” diye homurdandı. “Deli meli değil!”
Onu sakinleştirmenin yollarını aradım; “Bak Ayhan, bu sokaklar onun çöplüğü. Burası onun avlağı, anlamıyor musun? Onu dövemeyebiliriz. Bu riske girmeyelim,” dedim. Kavga etmek istemiyordum.
Yüzü nefretle kasıldı bu sefer, “Bir tekmede kafasını ezerim onun!” diye bağırdı.
“Ayhan, tamam. Olabilir de, elin itiyle kavga edip kendimizi rezil etmenin ne gereği var? İş polise yansırsa, ki herifle sokak ortasında kavga edersek yansır, bir de karakolda ifade vereceğiz, nezarethaneye koyacaklar bizi, okuldan atılacağız. Bizim yapacağımız en iyi şey, bu herife hiç bulaşmadan kaçıp okula dönmektir, tamam mı?”
Başımızın polisle derde girebileceği düşüncesi onu yola getirdi. Nasıl kaçmamız gerektiğini anlattım. “Vapur iskelesinin çevresini bir kez dolaşıp izimizi kaybettirelim, sonra doğru feribota...”
Kapıdan dışarı baktık. Adam orada, yolun karşı köşesindeki sokak lambasının altında, üzerinde dev yarasa kanatları gibi duran, yakaları kalkık siyah pardösüsü ile iskele yolunun girişini tutmuş bizi bekliyordu. Yanına gideceğimizden şüphesi yok gibiydi.
Boynundaki izler aklıma geldi, tüylerim ürperdi. Yeni açılmış gibi duran yaralar, sert bir urganın açtığı kesiklere benziyordu. Sebebinin ne olabileceğini düşündüm, bulamadım. Ellerinin üzerindeki tarif edemediğim garipliği fark edip etmediğini sordum Ayhan'a. Etmişti; iz ve çizikleri, tırnak ve diş yaralarına benzettiğini söyledi. Sanki...
Endişemizi daha korkutucu hale getirmemek için konuşmayı kısa kestim ve firar planına geçtim. “Üç deyince sola, ilk sokaktan yine sola...”
Saydım, ok gibi fırladık. İkimiz de futbolcuyduk; hızlı koşardık. Soldaki ilk karanlık sokağa panik halinde daldık arkamıza bile bakmadan. Çöplerin yığılı olduğu karanlık bir sapaktan yine ilk sola girdik. Elli metre kadar koştuktan sonra karşımıza yüksek bir bahçe duvarı çıktığında şaşırdık. Olmaması gereken bir şanssızlıktı bu. Kaybettiğimiz her an ölümcül derecede önemliydi bizim için. Yakalanabilirdik, vapura gecikebilirdik...
Geriye dönüp başka bir yol aramak üzere yeniden koşmaya başladığımızda sinirlerimiz iyice gerildi. Bir sonraki sola ve sonra yine sola sapıp dakikalarca koştuğumuz halde İskele Caddesi’ne çıkamadık bir türlü. Üstelik nerede olduğumuzu da bilmiyorduk. Hepsi birbirinden karanlık ve ürkütücü başka sokaklara daldık ard arda... Sabahın dördü olmuş, kentin üzerine sis çökmüş, göz gözü görmüyordu. Ayhan durakladı birdenbire ve benim de durmamı işaret etti. Nefes nefese yanına gittim. Ciğerlerim yanıyordu.
“Seni dinlemekle hata ettiğimi görüyorum,” dedi nefes nefese.
Kaçış planımın bu kadar aksayabileceğini düşünmemiştim. Tepki gösterdim; daha iyi bir fikri varsa yapmayı teklif ettim ona. Bağırmaya başladı. “O sapığı, kapının önünde dövdükten sonra, gemiye binip gidecektik! Bu kadar basitti işte! Şu halimize bak şimdi!”
“Saçmalama,” dedim hemen; “Herif orada, kapının önünde çuval gibi durup dayak yemeyi mi bekleyecekti? Şimdi sinir yapma ve sesini yükseltme...”
“Bizi bu yorgunlukla kaçarken yakalaması daha mı iyi olur yani? Çok yanlış yaptık. Çook...”
“Merak etme, Ayhan. Bak izimizi kaybettirdik. Şuradan iskeleye inersek…”
“Esas biz izimizi kaybettik be oğlum; nerden iskeleye çıkacağımızı dahi bilmiyoruz.”
Hatamın bedelini ödemeyi düşünecek halde değildim. Konuşmayı kısa kesip geldiğimiz yolları kafamdan hızla geçirdim. Heyecandan kekelemeye başlamıştım. “Şu sağdaki sokağın caddeye çıkması g-gerekir,” diyebildim.
Tam o sırada, bulunduğumuz sokağın az ötesindeki karanlığın içinde dev bir yarasa gibi beliriverdi. Ödümüz koptu. Üzerine sis çökmüş sokakta doğru dürüst ışık yoktu. Donmuş kalmıştık yerimizde. Uçuşan pardösüsünü sürüyerek bize doğru yaklaştığında gözlerindeki o garip ışıltıyı yakından gördüm.
Fısıltıyla çıkan sesi çok kibardı. “Kaçmayın çocuklar. Gelin birlikte bir şeyler içelim, konuşalım.”
O da nefes nefeseydi bizim gibi; demek ki ilk baştan beri peşimizden koşmuştu. Ellerini uzatmış, yanımıza yaklaşıyordu. Neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışıyordum; o basit bir sapık değildi, tehlikeli bir deliydi ve bizi öldürecekti.
Birkaç adım daha attığında korkudan titreyen bir sesle bağırdı Ayhan. “Ne istiyorsun bizden?! Sakın gelme yanımıza!...”
Adam, Ayhan’ın sözlerine aldırış etmeyip yaklaşmaya devam etti. Ayhan, saldırı pozisyonuna geçmişti. Elinde fenerini sıkı sıkı tutuyor, adamın yüzüne ışık sıkıyordu. “Bana bak, bağırıp bütün mahalleyi ayağa kaldırırız haa!... Yaklaşma diyorum sana!”
“Tamam, sakin ol. Sakin... Sizden istediğim, iyi çocuklar olmanız. Hadi konuşalım biraz...”
Daha fazla dayanamayıp Ayhan'ın koluna yapıştım. Bütün gücümle asılarak diğer yöne çevirdim onu ve çekerek sürükledim. Yine kaçmaya başladık. Karanlık sokaklar bir türlü iskeleye açılmıyordu. Kendimi bilmez halde koşuyor, hiçbir şey görmüyor ve duymuyordum artık.
Ayağım sokağın ortasında duran yumuşak bir cisme takıldığında dört adımda ancak zorlukla durabilecek kadar tökezledim. Bir evin taş duvarına tutunup endişeyle etrafıma bakındım. Görünürde kimse yoktu.
Telaşla geriye döndüm, geldiğim ara sokakları tanımaya çalıştım. Bağırarak yardım çağırmaya hazırlandığımda, arkamda bir soluk hissettim ve iri bir el omzumu kavradı. Bütün gücümle bağırıp yumruğumu savurarak geriye döndüm. Kıvrak bir vücut çalımıyla beni savuşturdu ve bir mengene gibi kavradı kollarımı.
İnanılmaz kuvvetliydi. Kendimi gevşek bırakıp ve sonra bütün gücümle açılarak bir anda kurtuldum ondan. Hızlı bir hamleyle suratına tekme atmayı denedim. Savurduğum ayağımdan tutup beni yere devirdi ve çelik bir kıskaca dönüşmüş elleriyle kollarımı çaprazlayarak vücudumu kıskıvrak bağladı. Kaburgalarımın üzerine çöktü, göğsümde iki yana kavuşturduğu ellerime sıkıca bastı, yüzünü yüzüme yaklaştırıp ağzımı tıkadı eliyle. Gözlerindeki ruhsuz ifadeyi gördüğümde her şeyin bittiğini hissettim. Leş gibi kokan nefesi genzimi yaktı.
Son bir gayretle, ağzımı kapayan elini ısırmaya çalıştım. Hızla geri çekilip bana nefes bile aldırmadan çok sert bir tokat patlattı yüzüme. Kaldırmakta olduğum kafamın arkası kaldırımın kenarına çarptı. Bedenimi felç eden dehşet duygusu bana acı hissettirmedi. Diğer eliyle yakamdan kavrayıp beni kendine doğru çekti.
Kulağımda patlayan bir darbeyle karanlığa gömüldüm.
Melek yüzlü annemin beni ilk kez okula getirişini, merdivenleri çıkışımızı, bize gösterilen yatağa beyaz çarşafları serişini hatırladım. Annem benim... Vedalaşırken yaşlı gözleriyle öpmüştü kıvırcık saçlarımı. Onun küçük kuzusuydum ben ve ilk defa evden başka bir yerde kalacaktım. Bana birçok uyarıda bulundu; başımın derde girmesini istemiyordu.
Sıkıca sarıldım ona, şimdi ben de ağlıyordum.
Gerçekten de ağlaya ağlaya ayıldım. Başımda fecî bir ağrı ve üzerimde sanki tonlarca ağırlık vardı. Midem de bulanıyordu. Kolum Ayhan'ın omuzlarına dolanmıştı; belimden kavramış, sürüklüyordu beni. Kendime biraz daha geldiğimde serbest kalmak istedim. Bir ağaca tutunarak güçlükle ayakta durabildim ve kir içindeki pantolonumu temizlemeye çalıştım. Ayakkabımın teki ayağımda yoktu. Çamura bulanmış çorabımı yukarı çektim azıcık.
Dişlerim takırdıyordu.
Gişelerin yanına gelmiştik. Arabalı vapur iskelede duruyor, kamyonlar iki sıra halinde ilerliyorlardı. Yanımdaki ağacın dibine eğilip kustum da kustum. Gözlerim yaş içinde, sırtımdan soğuk terler döküyordum.
Bacaklarım titreyerek Ayhan'ın yanına döndüm. Öylece durmuş ve gözlerini üzerime dikmişti. Patlamış dudağının kenarından, sağ yanağına kadar yürüyen derin bir çizik fark ettim. Gömleğinin yakası yırtılmış ve açık renk pantolonunun dizleri çamurla karışık kan damlalarıyla lekelenmişti. Kafamın arkasında zonklayan şişliğe elimi değdirdim. Neler olup bittiğini anlamak için Ayhan’ın konuşmasını bekledim bir süre.
Hiçbir şey söylemedi.
Biletlerimizi aldık ve adeta sürünerek gemiye bindik. Üst kattaki sefil salona geçip yan yana oturduk. Çay ısmarlayıp birer sigara yaktık. Kibriti tutan eli kırmızı ve şiş bir et parçası haline gelmiş, titriyordu.
Gemi hareket ettiğinde pencereden dışarıya baktım; gün ışımaktaydı. İskelede gittikçe küçülen insan ve araç siluetlerini görüyordum. O aşağılık yaratığa benzeyen bir gölge aradı gözlerim. Biraz yol alıp sakinleşince Ayhan’a, ‘Neler olup bittiğini bana anlatmayacak mısın?’ diye sormak istedim. Düşündüm, cesaret edemedim buna. Onu ve kendimi, üstümüzü-başımızı ve bedenlerimizi biraz daha inceledim. Her bakışımda yeni bir şeylerin farkına varıyor, tüylerim ürperiyor, soluğum kesiliyordu.
Sonra Ayhan'ın boynundaki izi gördüm. İstemsiz bir hareketle uzanıp parmaklarımla o garip ve iğrenç görünümlü kesiğe dokunmaya çalıştım. Gözlerinde nefret dolu bir ifadeyle elimi tutup sertçe itti. Yutkunup geriye çekildim biraz. Sonunda, dudaklarının kıpırdadığını fark ettim.
Sesi buz gibiydi. “Artık okulda hiç görüşmeyelim ve bu geceyi...”
Durakladı. Ne söyleyeceğini anlamıştım. Cümlesini ben tamamladım. “İkimiz de unutalım...”

|