DEĞİRMENLERE KARŞI
ERCAN AKBAY
-1989-
1
JAZZİNO
Yıkmak yaratıcı bir eylemdir.
Kötüye gidişi kalıcı hale gelmiş olan bir hayatı sıfırlamaktan başka çare yoktur, çünkü bir bina tamir olamayacak kadar bozulmuşsa, eskisini bütünüyle yıkıp yerine yenisini yapmak gerekir. Hayatımın bir cehenneme döndüğü 1988 yılında ruh sağlığım o kadar çökmüştü ki yola devam edecek gücü kendimde bulamamıştım sonrasında... Aylar boyunca kendi kendimi düzeltmeye ve iyileştirmeye çalıştım ama olmadı, yapamadım.
Başaramadım.
Hasan’ın beni çekip çıkardığı bataklığın en dibindeki karanlık gecelerimin sonunda zihinsel arızalarım kalıcı hale gelmiş ve hayatımın kadınıyla eski okul arkadaşımı sonsuza dek kaybettiğim dibe-vuruş, çivi yazısıyla ruhuma kazınmıştı sanki. Sonun başlangıcını bilmiyorsunuz; Hasan, önemli işler başarmanın şevki ve Amerikalılardan tahsil etmiş olduğu paranın her kapıyı açan gücüyle, iflas etmekte olan şirketimizi toplayacak ilk adımları atmış ve ben de silkinip ona katılmıştım. Önce kendimize şık bir ofis tutmuş, sonra da yeni bir kadro kurup piyasa oluşturmuştuk. Amerikalı ortağımız ilginç donanımlar ve yazılımlar sunan, özellikle ekran kartları ve görsel çözümleriyle tanınmış bir şirketti.
İşler bir süre yolunda gittikten sonra, yavaş yavaş hayatımı değiştirmeye başladım ve kendimi sanatla uğraşmaya adadım. Buna bir çeşit ‘dışavurum ihtiyacı’ diyelim. Müzik çalışmalarıma ek olarak, hiçbiri henüz yayınlanmamış ve yayınlanacağı da çok şüpheli birtakım esrarengiz öyküler yazıyor ve resimden anlayan birileri tarafından ‘naif ifadeci’ olarak nitelendirilen yağlıboya resimler yapıyordum. Sakın yanlış anlaşılmasın, meşhur bir sanatçı olma iddiam yoktu; oyalanıyordum yalnızca. Gitar çalmak ve şarkı yazmaktan aldığım zevki daha da bütünleştirmek amacıyla, yeni aldığım evde küçük bir müzik kayıt stüdyosu yapmıştım kendime. Basit bir setti bu; midi yazabilen bir bilgisayar, dört kanallı bir teyp, bir midi klavye, ufak tefek ses işlemcileri ve bir mikrofondan oluşan kayıt masası… Müzik piyasasının tadı tuzu iyice kaçmıştı ya; kalitesiz pop müziği almış yürümüş ve midi denen baş belâsı ile yapılan elektronik düzenlemeler seksenli yılları bile aratır olmuştu. Yine de, gerçek müzikseverler için canla başla savaşan cazcılar ve alternatif müzikçiler hâlâ direniyorlardı.
Bir yandan da en baba kulüplerin müdavimi olmuş ve bekârlığımın yalnız gecelerini buralarda eğlenerek geçiriyordum; kızlar, içki, dans ve sonra da yatak fasılları… Fakirlikten kurtulmanın sonrasında hayatıma giren kadınların sayısı birdenbire çoğalmıştı. Ne diyeyim; Allah bereket versin, bu konuda iyiydim iyi...
1988’in sonunda şirketteki hisselerimi ortağım Hasan’a satıp yepyeni bir maceraya atılmaya karar verdim. Su testisi suyolunda kırılır; otuz yaşında bir erkeğin başını belâya sokması için bir ‘gece kulübü’ işletmekten daha uygun başka ne olabilirdi? O pırıltılı dünyada iktidar sahibi olmak arzusuyla Gayrettepe’de işleri kötü giden bir Fransız mutfağı lokantasını devralıp kaliteli bir caz kulübüne dönüştürmeye kalkışan iki kafadarın teklifine hayır dememiş ve onlara ortak olmuştum. Tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek biri olduğumu kısa bir sürede öğrenmişlerdi; müzikten anlayan, parası olan, sıkı çalışabilen, enerjik ve hevesli bir keriz... İşin başına bir müdür dikmekten daha avantajlı bir durumdu bu onlar için. Kulübün tasarımı ve yönetimini ben üstlenecektim. Coşku dolu bir serüvene ihtiyacım varmış gibi, işi gücü bırakıp bu ortaklık teklifini hemen kabul ettim ve şirket kuruluş işlemlerini hallettikten sonra işe koyulduk.
Yıldızposta caddesindeki kulübümüzün salonu epeyce büyüktü; neredeyse dört yüz metrekare, sütunsuz-kolonsuz, kare formda bir espası ile arkadaki ek binasında mutfağı, tuvaletleri ve bir ofisi bulunan harika bir mekândı. İstanbul’daki pek çok eğlence yerinin aksine, en başından eğlence yeri olarak inşa edilmişti.
Jazzino’daki ortaklarımdan ikincisi; Aşkın P., otuz beş yaşında, biraz palavracı olmakla birlikte, ikna gücü yüksek bir teknoloji ürünleri satıcısıydı. Tek kelime yabancı dil bilmediği halde, bir şekilde, diskoteklerde kullanılan ses ve ışık sistemleri ile projeksiyon cihazları üreten yabancı markaların mümessilliklerini koparmıştı. Yani biraz dalavereyle da olsa, o devirde iyi para kazanan bir şirket kurmuş, zeki ve becerikli bir adamdı. Eski usta cazcıları bulup onlardan bir ‘Danışma Kurulu’ oluşturmuştu Jazzino için. Çok havalı bir şeydi; adı üstünde; ‘Jazzino Danışma Kurulu’... Yani, ‘İhtiyar Heyeti’ ya da ’Temsilciler Meclisi’ gibi, kulağa çok heybetli gelen bir tanımlamaydı bu.
Vay anam vay…
Eski cazcılardan oluşan danışma kurulunun ilk günlerimizde bize epeyce faydası oldu, ancak katlandığımız maliyetler de ağırdı doğrusu; küp gibi içiyor, bir de üstüne sağa sola içki ısmarlıyorlardı. Özellikle Erol Abi, ruhu şad olsun, kafayı bulduktan sonra bir de esir alırdı beni; gençlik maceralarını ve ülkedeki ilk caz gurubunu nasıl kurduğunu onlarca defa anlatır, ne tür cazdan hoşlanmam gerektiği konusunda söylevler çekerdi. “Oğlum, klâsik cazdan başka bir şeyi dinlemezler böyle kulüplerde... Chick Korea, Keith Jarrett gibi herifleri set aralarında bile çalma, yorarsın milleti...”
“Tamam, Erol abi...”
“Kırklı-ellili yıllarda, dev cazcılar gelirdi İstanbul’a; Paul Desmond’lar, Dave Brubeck’ler falan... Aksak ritimler çalmayı ben öğrettiydim onlara; Take Five’ı burada besteledi Brubeck. Beş dörtlük Türk ritmidir aslında. Yaa,” diye anlatırken elleri ve ağzıyla ritmin vuruşlarını ve aksanlarını yapardı.
“Doğrudur abi,” deyip başımı sallardım her zaman.
Büyük kısmını, tanınmış bir cazcı ve saksafoncu olan kuzenim sayesinde tanımış olduğum arkadaşlar ile ‘İstanbul Caz Dörtlüsü isimli bir grup kurarken, Aşkın da Jazzino’ya ilk günden müşteri dolduracak bir formülün peşine düşmüştü. O dönemde genç ve popüler bir tiyatrocu olan Can Ö.’ye sunuculuk görevi vermiş ve onun sayesinde şehrin bilumum tiyatrocularının kulübe akmalarını sağlamıştı. Malûmunuz, şehrin gece hayatını en uzun yaşayanların başında oyuncular gelir; gösterileri sonrasında kurtlarını dökme ihtiyacı duyarlar.
İki ay gibi kısa bir hazırlık süresi sonunda, Ocak ayının ortasında Jazzino’nun açılışını gerçekleştirdik. Bir Uzak Doğu kerhane atmosferini andıran mevcut dekorasyonu ufak-tefek değişikliklerle sürdürmek zorundaydık, zamanımız yoktu; sezon neredeyse yarılanmış durumdaydı. Eğlence yeri sahipleri bilir; Mayıs geldi miydi İstanbul’daki kışlık mekânların işleri düşmeye başlar, Haziran’dan Eylül’e kadar neredeyse tamamen durur.
Müzik tesisatının kurulması, sahne yapımı ve ışıklandırma gibi sıkı teknik beceri ve para gerektiren işlere öncelik vermiştik. Sonra da, servis, mutfak ve bar gibi, parayı getirecek noktaları kontrol altına alacak adımları attık. İyi bir şef, bir metrdotel, barmenler ve garsonlar bulduk. Sonunda, ortaya karışık yanar-döner bir caz kulübü çıktı. Başarılı iletişim faaliyetleri sonucunda, kokteylimize pek çok gazeteci geldi ve sonrasında öyle bir propaganda yaptılar ki şehrin tüm kalburüstü eğlence severleri bizi konuşur oldu. O zamanlar PR, yani ‘Halkla İlişkiler’ ülkemizde yeni yeşermekte olan bir meslekti, reklam ve ilândan başka bir tanıtım aracı bilmeyen bizim gibiler için anlaşılması zor bir kavramdı.
Aşkın’ın, biraz da kendi havasını güçlendirmek amacıyla şirketimize angaje etmiş olduğu ‘Halkla İlişkiler’ uzmanımız İpek A., otuz yaşlarında, havalı ve güzel bir hatundu. Sosyetede tanımadığı kimse yoktu. Kulübümüzün imajını tasarlamak İpek Hanımefendi’ye ihale edilmiş olduğundan, bu işlerden mümkün olduğunca uzak duruyordum. Açılışa doğru ‘PR’ harcamaları zirve yapınca, kendimi yine olayların içinde buldum.
“Hayatımda hiç bu kadar pahalı bir baskı işi yaptırmadım yaa; bu katalogları altın varaklı harflerle falan mı basmışlar?” diye sordum Aşkın’a.
“Kaliteli iş yaptırmak zorundayız; öyle sıradan kâğıda, kötü matbaalarda bastıramayız. Ayrıca servisler ve peçeteler de var o paranın içinde; grafiklerini de ünlü tasarımcı Hulki’ye yaptırdık. Diy-cem.”
Aşkın’ın konuşmasında hafif bir takılma vardı, o da bunu ‘diycem’ gibi bazı sözcükleri tekrarlayarak çaktırmamaya çalışırdı. Sanki bu işlerin parasını başka birileri ödeyecekmiş gibi davranıyordu. İtiraz edecek oldum. “Logo, poster, tabela ve davetiyeler için ona bir sürü para ödedik zaten,” dedim.
“Onlar ayrı,” dedi. Bana arkasını döndü sonra. “İpek’in iyi hizmet vermesi için onun da para kazanması lazım, di mi?” diye devam etti. “Neticede; gazetecileri, sosyeteden nüfuzlu adamları, ünlüleri falan hep o getirtecek. Boru değil… Diy-cem.”
“Anladım,” diye mırıldanabildim. “Boru değil tabii; gazeteciler çok önemli…”
Her şeye ‘eyvallah’ diyordum o aralar. Yumuşacık bir insan haline gelmiştim. Bilmediğim ve tanımadığım bir işti barcılık; bu yüzden makul ve temkinli davranmak durumundaydım. Anlarsınız işte…
Kulübümüze gelen gazetecilerin çoğu saat dokuz buçukta, normalden bir saat erken başlayacak olan caz dörtlümüzü dinlemeden kulüpten çıktıkları halde, müziğin ne kadar fevkalâde olduğunu coşkuyla anlatan haberler yayınlamışlardı sonradan.
Allah onlardan da razı olsun...
Aşkın’ı, saat yedi buçuktaki kokteyl öncesinde, koyu zeytunî renkteki smokini içinde kulübün tuvaletindeki aynanın karşısında saçlarını tararken gördüm; Sihirbaz Mandrake formundaki sakallarını iyice kısaltıp düzelttirmiş, sarı puanlı, bordo bir papyon takmıştı. “N’aber Kohen?” dedi bana aynadan sırıtarak.
“Kohen de nerden çıktı, yaa?”
Biliyordum nereden çıktığını aslında; geçenlerde beni Musevî ortağı olarak tanıştırmıştı birilerine… Kıvırcık saçın üzerine bir de bere takınca, demek ki bir Yahudi’ye benzemiştim onun gözünde...
“Oğlum fena mı işte; bütün piyasa ve bankalar kulübümüze güven duyuyor senin sayende. Heh-heh-hee…” O feci gıcıklıktaki kahkahasını atmıştı yine. “İşler bitti di mi? Millet yarım saat sonra gelmeye başlar diy-cem.”
Cevaplamadım onu. Suratımı asmış vaziyette ofis odasının kapısına yaklaştığımda, öbür ortağım Taygun B.’yi koridorun ucunda fark ettim. Benden on iki yaş kadar büyük, iki çocuk babası, iri-yarı, bıyıklı ve sarışın bir adamdı. Normalde fazla konuşmazdı ama Arnavut asıllı olduğundan olsa gerek, bir işte haklı olduğuna inanıyorsa fikirlerini telefonda sabaha kadar savunacak kadar inatçı ve ısrarcıydı. “İki yüz elli-üç yüz kişi gelir bu gece; bu havalandırmalar nal toplayacak galiba,” dedi bana. Teknik konularda bilgili biriydi. “Şuradaki vasistası açık tutmak lâzım…” Tavandaki havalandırma boruları ile barın bulunduğu duvarın üzerindeki camları gösterdi.
“Tamam, abi, gece açtırırım onu, şimdi olmaz; içerisi buz gibi zaten,” diyerek başımdan savmaya çalıştım.
“Unutmayalım bunu... Bu arada, Tekel’ci gelmiş, içkilerin parasını istiyor. Dışarıda. Onu bir hallet sen…”
Kulübe yalnızca yüzde yirmi ortak almama rağmen, her nedense, bütün nakit ödemeleri bana yaptırıyorlardı. Sesimi çıkarmadım; gidip hesabı gördüm. Nasıl olsa, bu hengâmeyi atlattıktan sonra oturup hesaplaşırız diye düşünmekteydim.
Yarım saat içinde insanlar kulübü doldurmaya başladı. Şehrin iş merkezlerinden birinde, otopark sorunu olmayan bir yerdeydik. Çevrede bize alternatif olacak bir yer de pek yoktu doğrusu.
Kokteyl esnasında, üç ortaktan her birimiz, birer basın grubuna demeç vermekteydik. Ara sıra, Aşkın’ın kasıntılı bir sesle ve pozlarla yaptığı konuşmalarını duyuyordum. “Sizi danışma kurulumuzla da tanıştırırım. Hafta içinde yeniden gelin, görüşelim. Çok iyi cazcılar çıkacak-cak… Bur-da.”
Kokteyl dokuz buçukta bitti. Beklenenin çok üzerinde insan gelip ne var ne yok her şeyi yiyip içmişlerdi. Telâş içinde ofise gidip, ikinci kez içki siparişi verdim; kokteylden sonra içkileri parayla satacaktık. İstanbul Caz Dörtlüsü, bu geceye özgü talimatımız gereğince, sahneye erkenden çıkıp çalmaya başladı. Açılış parçasının bitiminde, sunucumuz Can sahne aldı ve konuklarımıza hitaben süslü bir giriş yaptı.
“Sevgili konuklar ve caz dostları, hoş geldiniz.”
Alkışlar… Orkestra üyelerini tanıttı bir güzel.
Yine alkışlar…
“Duke Ellington’dan ‘It don’t mean a thing’i dinlediniz az önce…” dedikten sonra parçayla ilgili biraz tuhafça bir yorumda bulundu ve sonra çalınacak parçaları okudu. İşte böyle seremonilerle sürecekti Jazzino’nun caz tarzı… Orkestra beş-altı parça çalınca, Can araya girip esprili bir şeyler anlatacak ve sonrasındaki repertuarı anons edecekti. Öyle kararlaştırmıştık.
Davulcumuz Aydın T., nevi şahsına münhasır karakterde, Boston Berkley mezunu, güçlü müzik bilgisi olan, kolejden bir arkadaşımdı. Zekâ dolu esprileriyle süslediği konuşmaları sıcak ve canlı olur, davul çalışı neredeyse Elvin Jones kadar cool ve swingli duyulurdu. Yeşil ve hafif yanlara düşük kocaman gözleriyle Beatles’ın Ringo Starr’ını andırırdı azıcık.
Kontrabası Oğuz, nam-ı diğer ‘Charlie’ çalıyordu. Herkesin bildiği gibi, Oğuz D. bir iskelet kadar ince vücudu ve kemik kadar net ve davudî bas tınısıyla, İstanbul’daki caz kulüplerinin aranılan kişilerinden biriydi o zaman… Bilgi ve tecrübesiyle, çaldığı gruplardaki görevini tam ve eksiksiz yerine getirirdi, ancak halim-selim ve çekingen kişiliğe sahip biri olduğundan, kimse kendisinden yaratıcı kontrbas soloları yapmasını beklemezdi. Bas eşliği, çaldığı orkestradaki davulcunun daha dinamik çalmasını sağlayacak şekilde groovelu olurdu hafiften.
Amerikalı bir babadan ve anne tarafı operacı bir aileden gelmiş olan Cem P. NewYork Julliard mezunu, deneysel caz piyano üsluplarına merak salmış, titiz bir adamdı. Kulüplerde duymaya alıştığımız caz standartlarından çok, Acid Jazz tarzı yeni türlere benzeyen besteler yapıp bunları da icra etme taraftarıydı. Açık kumral saçlı ve sakallı, mavi gözlü, yakışıklı piyanistin Avustralyalı sevgilisi olan Leda, aynı gün barmaid olarak işe başlamıştı Jazzino’da...
Trompetçi İnal D. o zaman konservatuardan henüz mezun olmamış genç bir yetenekti. Enstrümanını ustalıkla kullanmanın yanı sıra, sololardaki doğaçlamalarını içten gelen lirik bir ifadeyle yapan solistimiz, sonraki yıllarda saygıdeğer bir caz müzisyeni olarak hayli isim yapacaktı.
İstanbul Caz Dörtlüsü, bu kalabalık açılış gecemizdeki ikinci sete ‘Stella by Starlight’ ile başladı. Gecenin devamında onlara iki yetenekli solist daha katılacaktı. Kuzenim Tahsin Ünüvar, her daim sıkı tenor ve soprano çalan bir saksafoncuydu, daha önce bahsetmiştim. Gece on ikiden sonraki üçüncü sette Tahsin ve siyahî şarkıcı gırtlağına sahip yerli bir yıldız sahne alacaktı. Tanımıyordum kızı.
Her neyse; müzik, ses tınısı ve dağılımı, ışık ve atmosfer kusursuzdu o gece… Orkestrayı ve sahnedeki teknik düzeneği bir araya getiren kişi olarak bol bol övgü almaktaydım. Aşkın’ın da, Taygun’un da ağızları kulaklarındaydı; sükseli gece, bol kazancın habercisiydi tabii…
İstanbul Caz Dörtlüsü coştukça coştu ve insanları da epeyce coşturdu. Kokteylde beleş içkileri durmadan gövdeye indiren konuklar iyice gevezeleşmişti. Birkaç masaya dağılmış, beni tanıyan güzel hatunlarla, gecenin devamına davetkâr bir tavır takındıkları ya da bana öyle gelen sohbetler sürdürüyordum.
Yürü be oğlum; kim tutar seni?
Set arasında, tam kızlardan birinin yanına geçip, masanın altından bacaklarını okşamaya hazırlanıyordum ki, orkestranın davulcusu Aydın yanıma geldi ve bazı sorunları olduğunu söyledi.
“İçeriye, ofise geçin,” dedim ona; “Ben şimdi gelirim.” Yüzünden anladığım kadarıyla, bir hoşnutsuzluk söz konusuydu. Manitayı orada öyle malûl mahzun bırakıp, tuvaletlere giden koridorun sağında bulunan yönetim odasına doğru ilerledim.
Jazzino’nun tek idare odası olan bu ofis, toplam on metrekare; bir masa, bir büyük para kasası, iki misafir koltuğu ve bir sehpadan ibaret, penceresiz bir yerdi. Üstelik mazot depolu brülör ve havalandırma sistemi de buradan kontrol ediliyordu. Orkestranın dört atlısı burayı komple işgal etmişti. Dışarıda gürültü acayipti; kapıyı kapadığım halde bağırarak konuşmak gerekiyordu odada.
Piyanist Cem, hemen sazı eline aldı ve küstah bir tavırla şaşırttı beni. “Bu şekilde çalışamayız biz; piyanonun tuşesi berbat, kendi sesimi monitörlerden duymuyorum. Arkamızdaki aynalardan dolayı sahnede acayip ses yansıması var. Her şey kötü yani...”
Daha lâfını bitirmeden Aydın atıldı. “Yaa, burası kabare mi kardeşim? Can denen dallamanın bizi sunmasının ne âlemi var; yakışır mı hiç, ciddî bir caz kulübüne?”
Şaşkınlıkla, bir onun, bir Cem’in yüzüne bakarken, “Kulüp raconunda yoktur böyle şey...” diyerek devam etti Aydın.
“Eee?” diyebildim yalnızca.
“Sonra, başka sorunlar da var...”
Charlie ve İnal hiç konuşmuyorlardı. Bir beş dakika daha, Cem havalandırmanın ve müşterilerin gürültüsünden, Aydın da sahnenin etrafında yanan mumlardan kaynaklanan ‘ek’ şikâyetlerini sayıp durdu. Aydın, arkadaşım olduğunu unutmuşa benziyor ve giydirdikçe giydiriyordu. “Yatıra benzetmişsiniz burayı; her yer mumlarla bezenmiş, kokonalar bizi sevsinler diye...”
Sustum ve yine dinledim. Yıldırım hızıyla düşünüyor ve bir ‘savunma metni’ hazırlıyordum bir yandan. “Bitti mi?” diye sordum sonra...
“Bitmedi, ama vaktimiz bu kadar,” diye küstahlığını artırarak devam etti Cem; “İkinci seti çalıcaz şimdi...”
Saatine baktı, ben de baktım. Henüz kalkmamaları gerektiğini hissettirerek konuya girdim. “Çıkmayın ikinci sete; boş verin, bu akşam hesabınızı keseriz,” dedim gayet serin bir sesle. Sürahiden bir bardak su doldurup içtim. Şaşırmışlar, ne söylediğimi idrak edememişlerdi pek…
“Olmayacak herhalde bu iş… Ne umduk ne bulduk? Haftalardır prova yapıyorsunuz, sahneyi sıfırdan düzenledik, cihazlar aldık, çaldınız, dinledik. Doğru dürüst dinleyememişiz demek ki… Dışarıdan her şey sorunsuz görünüyor ama olmamış anladığım kadarıyla…”
Pür dikkat ağzımın içine bakıyordu hepsi… “Neyse, ne yapalım; kader utansın. Şimdi kimseye çaktırmadan toparlanın, ben de Erol Abi’leri organize edeyim. Onlar da çalmak istiyorlardı. Yarın da birilerini ayarlarım,” diye devam ettim. Bardağımı masanın üzerine bırakıp ayağa kalktım ve dışarı çıkmak üzere hamle yaptım.
Şaşırma sırası onlara gelmişti; birbirlerine baktılar. “Şimdi bu sorunları çözmeyecek miyiz yani?” dedi Cem.
Derin bir nefes alıp, kapının önünde onlara doğru döndüm. Sesimi bir ton yükselttim. “Bakın, burası Amerika değil; Jazzino da, gördüğünüz gibi sizin İstanbul’da alışık olduğunuz beş masalı barlardan ve her daim sinek avlayan kulüplerden hiç değil... İçerde iki yüz elli kişi sizi dinliyor, barın önünde ayakta duran altmış kişi saydım az önce,” dedim.
Cem bir şeyler daha söylemek üzere hamle yapınca sözünü kestim. Bir ton daha yükseldim. “Bu başarı, çaldığınız müzikle ilgili olsaydı eğer, buradan önce çalıştığınız Taksim’deki bara da, bir gece için olsun, yirmi-otuz kişi gelirdi,” diye devam ettim.
“Ama bi dakka!” diye atıldı Aydın, “Orası başka, burası başka...”
Onun da lâfını kestim. Kollarımı iki yana açtım, yükselen tansiyonu iyice gerdim. “Ben de onu söylüyorum ya,” dedim iyice kararlı bir sesle; “Başka olan şey siz değilsiniz; ‘burası’ başka!”
Ellerimle odanın salona bitişik olan duvarını işaret ettim. “İçerisi konser salonu gibi yer; ışığı güzel, ses güzel, her yerde kendi dijital piyanonuzu getirip çalmanızı isterler, buraya koyduğumuz binlerce dolarlık akustik piyanoyu beğenmezsiniz. O küfrettiğiniz sunucu, buraya adam çekmek için haftalardır kıçını yırtıyor; varsın kabareye benzesin kulüp, hayatınızda kabare mi gördünüz?”
Şaşkınlıktan açılmış ağızları görmezden gelerek aynı hızla devam ettim. “Müşteri memnun; zevkten dört köşe... Personel, daha ilk geceden buranın dolacağını anladı, iyi bahşiş alıyor. Gazeteler bizi yazacaklar, sizi de yazacaklar; İstanbul’da ilk gecesinden böyle iş yaparak başlayan bir mekân olmadı daha bugüne kadar...”
Cem’in ağzından ‘ne alâkası var bunun ya’ gibilerinden bir homurdanma çıktığını duyar gibi oldum. Onu dikkate almayıp yürüdüm. “Oldu mu? Olduysa da ben görmedim,” dedim.
Teker teker her birinin yüzüne bakıp, devam ettim. “Buna rağmen, saçma sapan kaprislerle ve tırışkadan sorunlarla kafa ütüleyip bir çuval inciri berbat etmeye çabalıyorsanız, bu sizin bileceğiniz iş…”
Kimse sesini çıkartmaz olmuştu artık. Başımı hafifçe çevirip, kararlı bir sesle noktayı koydum. “Yolunuz açık olsun, ne diyeyim size?”
Kapıyı açıp salona çıkmaya hazırlandım. Aydın, iri gövdesiyle yerinden doğrulup, önümü kesmeye çalışır gibi oldu. Göz göze geldiğimizde, sonrasında ne yapacağını bilememe kararsızlığını hissettim yüzünde… Bir hareket yapamayacağından emin, kıvrak bir vücut çalımıyla onu aştım ve kapıyı araladım. Koridordan salona yürürken, cesur bir insan olduğumu düşündüm. Evet, başıma dert açmakta üstüme yoktu, ama sorun çözerken işe yarayan bir şeydi cesaret; çünkü kararlı davranıyordum. Duraklamak, kritik bir noktadayken sonucu belirleyen en önemli değişkendi.
Duran düşer ve kaybederdi.
2
SERRA
Salona döndüğümde kalabalık daha da artmıştı. Garsonlar ve barmenlerin canları çıkmış, iyice sarhoş olmuş müşteriler arasında koşturup duruyorlardı. Cazcı biraderlere duymuş olduğum öfke yüzünden iyice ayılmıştım; çakırkeyifliğimden eser bile kalmamıştı. Kafamda, İstanbul Caz Dörtlüsü’nün tası tarağı toplayıp gittiği durumda ne yapmam gerektiğinin hesaplarını yapmaktaydım. Baktım olacak gibi değil, kimseye faydası olmayan gerginliğimden kurtulmaya karar verdim ve hızla toparlandım. Masaların arasından zorlukla geçip bara doğru yürüdüm. Her taraftan lâf atıyorlardı, ancak benim henüz kimseyle konuşacak hâlim yoktu. Bardan bir cin-tonik alıp sigara yaktım. Birkaç fırt sonrasında sakinleşebildim sonunda. Sahnenin önündeki durumları kesmeye başladım; Aydın ve Cem koridordan konuşarak birlikte çıktılar ve sahnenin basamağına gelip durdular. Yüzlerindeki ifadeler kararsız görünüyordu. İyiye işaretti bu… ‘Tamam’, dedim kendi kendime; ‘henüz risk almaya karar verememişler.’ İyice rahatladım, içkimi keyifle yudumladım.
Altı ay kadar önce ayrılmış olduğum eski sevgilimi gördüm az ilerde; yanında manitası olduğu izlenimini veren çam yarması bir çocukla konuşup gülüşüyorlardı. Onunla, Nüket’e benzediği için çıkmıştım, sonra da Nüket’e benzemediği için ayrılmıştık. Şu hayatın cilvesine bak...
Unutamamıştım Nüket’i, nedenini bilmiyordum. Gece rüyalarıma giriyordu kaltak… İçkimden sıkı bir yudum daha aldım. Hapiste ne yapıyordu acaba? Bir yandan ondan bir haber gelmesin derken, bir yandan da merak ediyordum.
Ah, yaa, ahh... Ona âşıktım hâlâ işte, nedenini bilmiyordum. Hayatımı karartmıştı orospu. Ayhan’la bir olup ta...
Nüket’e benzeyen Nilüfer beni daha henüz görmüş gibi yaptı, yanıma gelip böylesine hoş bir mekân açmış olduğumuz için tebrik etti beni. Ben de ona hal hatır sordum. Arkasından, goril kılıklı sevgilisi zırt diye yetişti. “Tanıştırayım sizi; bu Alper,” dedi onu kolundan tutarak. “İşyerinden arkadaşım; birlikte çalışıyoruz.”
Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip, “Merhaba Alper. Hoş geldiniz. Tanıştığımıza sevindim...” diyerek elimi uzattım ona. Tokalaştık.
Dallama, bir sürü zırva anlatmaya başladı bana. Oradan hemen kaçmam gerektiğini hissettim; geyik yapacak hâlim yoktu. Tam yan dönmüş, yürümeye hazırlanıyordum ki, Nilüfer portakal büyüklüğündeki yuvarlacık göğüslerini sürterek önümü kesti, böğrüme dayadı malzemelerini. Kadın vücudunda en sevdiğim parçaların bunlar olduğunu biliyordu üstelik.
Alper’e göz ucuyla baktım. Utanmıştım ondan. Sonra gördüm ki benim Nilüfer’in hava yastıklarına dayanmış olmam ne onun, ne de başkasının umurundaydı. Ben de kızın belini tuttum azıcık, ne yapayım? Kafamın ütülenmesine daha fazla dayanabilecek halde değildim gerçekten. Hiç konuşmadım ve hiç de dinlemedim onları.

|