DEĞİRMENLERE KARŞI
ERCAN AKBAY

-1989-

1
JAZZİNO
Yıkmak yaratıcı bir eylemdir.
Kötüye gidişi kalıcı hale gelmiş olan bir hayatı sıfırlamaktan başka çare yoktur, çünkü bir bina tamir olamayacak kadar bozulmuşsa, eskisini bütünüyle yıkıp yerine yenisini yapmak gerekir. Hayatımın bir cehenneme döndüğü 1988 yılında ruh sağlığım o kadar çökmüştü ki yola devam edecek gücü kendimde bulamamıştım sonrasında... Aylar boyunca kendi kendimi düzeltmeye ve iyileştirmeye çalıştım ama olmadı, yapamadım.
Başaramadım.
Hasan’ın beni çekip çıkardığı bataklığın en dibindeki karanlık gecelerimin sonunda zihinsel arızalarım kalıcı hale gelmiş ve hayatımın kadınıyla eski okul arkadaşımı sonsuza dek kaybettiğim dibe-vuruş, çivi yazısıyla ruhuma kazınmıştı sanki. Sonun başlangıcını bilmiyorsunuz; Hasan, önemli işler başarmanın şevki ve Amerikalılardan tahsil etmiş olduğu paranın her kapıyı açan gücüyle, iflas etmekte olan şirketimizi toplayacak ilk adımları atmış ve ben de silkinip ona katılmıştım. Önce kendimize şık bir ofis tutmuş, sonra da yeni bir kadro kurup piyasa oluşturmuştuk. Amerikalı ortağımız ilginç donanımlar ve yazılımlar sunan, özellikle ekran kartları ve görsel çözümleriyle tanınmış bir şirketti.
İşler bir süre yolunda gittikten sonra, yavaş yavaş hayatımı değiştirmeye başladım ve kendimi sanatla uğraşmaya adadım. Buna bir çeşit ‘dışavurum ihtiyacı’ diyelim. Müzik çalışmalarıma ek olarak, hiçbiri henüz yayınlanmamış ve yayınlanacağı da çok şüpheli birtakım esrarengiz öyküler yazıyor ve resimden anlayan birileri tarafından ‘naif ifadeci’ olarak nitelendirilen yağlıboya resimler yapıyordum. Sakın yanlış anlaşılmasın, meşhur bir sanatçı olma iddiam yoktu; oyalanıyordum yalnızca. Gitar çalmak ve şarkı yazmaktan aldığım zevki daha da bütünleştirmek amacıyla, yeni aldığım evde küçük bir müzik kayıt stüdyosu yapmıştım kendime. Basit bir setti bu; midi yazabilen bir bilgisayar, dört kanallı bir teyp, bir midi klavye, ufak tefek ses işlemcileri ve bir mikrofondan oluşan kayıt masası… Müzik piyasasının tadı tuzu iyice kaçmıştı ya; kalitesiz pop müziği almış yürümüş ve midi denen baş belâsı ile yapılan elektronik düzenlemeler seksenli yılları bile aratır olmuştu. Yine de, gerçek müzikseverler için canla başla savaşan cazcılar ve alternatif müzikçiler hâlâ direniyorlardı.
Bir yandan da en baba kulüplerin müdavimi olmuş ve bekârlığımın yalnız gecelerini buralarda eğlenerek geçiriyordum; kızlar, içki, dans ve sonra da yatak fasılları… Fakirlikten kurtulmanın sonrasında hayatıma giren kadınların sayısı birdenbire çoğalmıştı. Ne diyeyim; Allah bereket versin, bu konuda iyiydim iyi...
1988’in sonunda şirketteki hisselerimi ortağım Hasan’a satıp yepyeni bir maceraya atılmaya karar verdim. Su testisi suyolunda kırılır; otuz yaşında bir erkeğin başını belâya sokması için bir ‘gece kulübü’ işletmekten daha uygun başka ne olabilirdi? O pırıltılı dünyada iktidar sahibi olmak arzusuyla Gayrettepe’de işleri kötü giden bir Fransız mutfağı lokantasını devralıp kaliteli bir caz kulübüne dönüştürmeye kalkışan iki kafadarın teklifine hayır dememiş ve onlara ortak olmuştum. Tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek biri olduğumu kısa bir sürede öğrenmişlerdi; müzikten anlayan, parası olan, sıkı çalışabilen, enerjik ve hevesli bir keriz... İşin başına bir müdür dikmekten daha avantajlı bir durumdu bu onlar için. Kulübün tasarımı ve yönetimini ben üstlenecektim. Coşku dolu bir serüvene ihtiyacım varmış gibi, işi gücü bırakıp bu ortaklık teklifini hemen kabul ettim ve şirket kuruluş işlemlerini hallettikten sonra işe koyulduk.
Yıldızposta caddesindeki kulübümüzün salonu epeyce büyüktü; neredeyse dört yüz metrekare, sütunsuz-kolonsuz, kare formda bir espası ile arkadaki ek binasında mutfağı, tuvaletleri ve bir ofisi bulunan harika bir mekândı. İstanbul’daki pek çok eğlence yerinin aksine, en başından eğlence yeri olarak inşa edilmişti.
Jazzino’daki ortaklarımdan ikincisi; Aşkın P., otuz beş yaşında, biraz palavracı olmakla birlikte, ikna gücü yüksek bir teknoloji ürünleri satıcısıydı. Tek kelime yabancı dil bilmediği halde, bir şekilde, diskoteklerde kullanılan ses ve ışık sistemleri ile projeksiyon cihazları üreten yabancı markaların mümessilliklerini koparmıştı. Yani biraz dalavereyle da olsa, o devirde iyi para kazanan bir şirket kurmuş, zeki ve becerikli bir adamdı. Eski usta cazcıları bulup onlardan bir ‘Danışma Kurulu’ oluşturmuştu Jazzino için. Çok havalı bir şeydi; adı üstünde; ‘Jazzino Danışma Kurulu’... Yani, ‘İhtiyar Heyeti’ ya da ’Temsilciler Meclisi’ gibi, kulağa çok heybetli gelen bir tanımlamaydı bu.
Vay anam vay…
Eski cazcılardan oluşan danışma kurulunun ilk günlerimizde bize epeyce faydası oldu, ancak katlandığımız maliyetler de ağırdı doğrusu; küp gibi içiyor, bir de üstüne sağa sola içki ısmarlıyorlardı. Özellikle Erol Abi, ruhu şad olsun, kafayı bulduktan sonra bir de esir alırdı beni; gençlik maceralarını ve ülkedeki ilk caz gurubunu nasıl kurduğunu onlarca defa anlatır, ne tür cazdan hoşlanmam gerektiği konusunda söylevler çekerdi. “Oğlum, klâsik cazdan başka bir şeyi dinlemezler böyle kulüplerde... Chick Korea, Keith Jarrett gibi herifleri set aralarında bile çalma, yorarsın milleti...”
“Tamam, Erol abi...”
“Kırklı-ellili yıllarda, dev cazcılar gelirdi İstanbul’a; Paul Desmond’lar, Dave Brubeck’ler falan... Aksak ritimler çalmayı ben öğrettiydim onlara; Take Five’ı burada besteledi Brubeck. Beş dörtlük Türk ritmidir aslında. Yaa,” diye anlatırken elleri ve ağzıyla ritmin vuruşlarını ve aksanlarını yapardı.
“Doğrudur abi,” deyip başımı sallardım her zaman.
Büyük kısmını, tanınmış bir cazcı ve saksafoncu olan kuzenim sayesinde tanımış olduğum arkadaşlar ile ‘İstanbul Caz Dörtlüsü isimli bir grup kurarken, Aşkın da Jazzino’ya ilk günden müşteri dolduracak bir formülün peşine düşmüştü. O dönemde genç ve popüler bir tiyatrocu olan Can Ö.’ye sunuculuk görevi vermiş ve onun sayesinde şehrin bilumum tiyatrocularının kulübe akmalarını sağlamıştı. Malûmunuz, şehrin gece hayatını en uzun yaşayanların başında oyuncular gelir; gösterileri sonrasında kurtlarını dökme ihtiyacı duyarlar.
İki ay gibi kısa bir hazırlık süresi sonunda, Ocak ayının ortasında Jazzino’nun açılışını gerçekleştirdik. Bir Uzak Doğu kerhane atmosferini andıran mevcut dekorasyonu ufak-tefek değişikliklerle sürdürmek zorundaydık, zamanımız yoktu; sezon neredeyse yarılanmış durumdaydı. Eğlence yeri sahipleri bilir; Mayıs geldi miydi İstanbul’daki kışlık mekânların işleri düşmeye başlar, Haziran’dan Eylül’e kadar neredeyse tamamen durur.
Müzik tesisatının kurulması, sahne yapımı ve ışıklandırma gibi sıkı teknik beceri ve para gerektiren işlere öncelik vermiştik. Sonra da, servis, mutfak ve bar gibi, parayı getirecek noktaları kontrol altına alacak adımları attık. İyi bir şef, bir metrdotel, barmenler ve garsonlar bulduk. Sonunda, ortaya karışık yanar-döner bir caz kulübü çıktı. Başarılı iletişim faaliyetleri sonucunda, kokteylimize pek çok gazeteci geldi ve sonrasında öyle bir propaganda yaptılar ki şehrin tüm kalburüstü eğlence severleri bizi konuşur oldu. O zamanlar PR, yani ‘Halkla İlişkiler’ ülkemizde yeni yeşermekte olan bir meslekti, reklam ve ilândan başka bir tanıtım aracı bilmeyen bizim gibiler için anlaşılması zor bir kavramdı.
Aşkın’ın, biraz da kendi havasını güçlendirmek amacıyla şirketimize angaje etmiş olduğu ‘Halkla İlişkiler’ uzmanımız İpek A., otuz yaşlarında, havalı ve güzel bir hatundu. Sosyetede tanımadığı kimse yoktu. Kulübümüzün imajını tasarlamak İpek Hanımefendi’ye ihale edilmiş olduğundan, bu işlerden mümkün olduğunca uzak duruyordum. Açılışa doğru ‘PR’ harcamaları zirve yapınca, kendimi yine olayların içinde buldum.
“Hayatımda hiç bu kadar pahalı bir baskı işi yaptırmadım yaa; bu katalogları altın varaklı harflerle falan mı basmışlar?” diye sordum Aşkın’a.
“Kaliteli iş yaptırmak zorundayız; öyle sıradan kâğıda, kötü matbaalarda bastıramayız. Ayrıca servisler ve peçeteler de var o paranın içinde; grafiklerini de ünlü tasarımcı Hulki’ye yaptırdık. Diy-cem.”
Aşkın’ın konuşmasında hafif bir takılma vardı, o da bunu ‘diycem’ gibi bazı sözcükleri tekrarlayarak çaktırmamaya çalışırdı. Sanki bu işlerin parasını başka birileri ödeyecekmiş gibi davranıyordu. İtiraz edecek oldum.  “Logo, poster, tabela ve davetiyeler için ona bir sürü para ödedik zaten,” dedim.
“Onlar ayrı,” dedi. Bana arkasını döndü sonra. “İpek’in iyi hizmet vermesi için onun da para kazanması lazım, di mi?” diye devam etti. “Neticede; gazetecileri, sosyeteden nüfuzlu adamları, ünlüleri falan hep o getirtecek. Boru değil… Diy-cem.”
“Anladım,” diye mırıldanabildim. “Boru değil tabii; gazeteciler çok önemli…”
Her şeye ‘eyvallah’ diyordum o aralar. Yumuşacık bir insan haline gelmiştim. Bilmediğim ve tanımadığım bir işti barcılık; bu yüzden makul ve temkinli davranmak durumundaydım. Anlarsınız işte…
Kulübümüze gelen gazetecilerin çoğu saat dokuz buçukta, normalden bir saat erken başlayacak olan caz dörtlümüzü dinlemeden kulüpten çıktıkları halde, müziğin ne kadar fevkalâde olduğunu coşkuyla anlatan haberler yayınlamışlardı sonradan.
Allah onlardan da razı olsun...
Aşkın’ı, saat yedi buçuktaki kokteyl öncesinde, koyu zeytunî renkteki smokini içinde kulübün tuvaletindeki aynanın karşısında saçlarını tararken gördüm; Sihirbaz Mandrake formundaki sakallarını iyice kısaltıp düzelttirmiş, sarı puanlı, bordo bir papyon takmıştı. “N’aber Kohen?” dedi bana aynadan sırıtarak.
“Kohen de nerden çıktı, yaa?”
Biliyordum nereden çıktığını aslında; geçenlerde beni Musevî ortağı olarak tanıştırmıştı birilerine… Kıvırcık saçın üzerine bir de bere takınca, demek ki bir Yahudi’ye benzemiştim onun gözünde...
“Oğlum fena mı işte; bütün piyasa ve bankalar kulübümüze güven duyuyor senin sayende. Heh-heh-hee…” O feci gıcıklıktaki kahkahasını atmıştı yine. “İşler bitti di mi? Millet yarım saat sonra gelmeye başlar diy-cem.”
Cevaplamadım onu. Suratımı asmış vaziyette ofis odasının kapısına yaklaştığımda, öbür ortağım Taygun B.’yi koridorun ucunda fark ettim. Benden on iki yaş kadar büyük, iki çocuk babası, iri-yarı, bıyıklı ve sarışın bir adamdı. Normalde fazla konuşmazdı ama Arnavut asıllı olduğundan olsa gerek, bir işte haklı olduğuna inanıyorsa fikirlerini telefonda sabaha kadar savunacak kadar inatçı ve ısrarcıydı. “İki yüz elli-üç yüz kişi gelir bu gece; bu havalandırmalar nal toplayacak galiba,” dedi bana. Teknik konularda bilgili biriydi. “Şuradaki vasistası açık tutmak lâzım…” Tavandaki havalandırma boruları ile barın bulunduğu duvarın üzerindeki camları gösterdi.
“Tamam, abi, gece açtırırım onu, şimdi olmaz; içerisi buz gibi zaten,” diyerek başımdan savmaya çalıştım.
“Unutmayalım bunu... Bu arada, Tekel’ci gelmiş, içkilerin parasını istiyor. Dışarıda. Onu bir hallet sen…”
Kulübe yalnızca yüzde yirmi ortak almama rağmen, her nedense, bütün nakit ödemeleri bana yaptırıyorlardı. Sesimi çıkarmadım; gidip hesabı gördüm. Nasıl olsa, bu hengâmeyi atlattıktan sonra oturup hesaplaşırız diye düşünmekteydim.
Yarım saat içinde insanlar kulübü doldurmaya başladı. Şehrin iş merkezlerinden birinde, otopark sorunu olmayan bir yerdeydik. Çevrede bize alternatif olacak bir yer de pek yoktu doğrusu.
Kokteyl esnasında, üç ortaktan her birimiz, birer basın grubuna demeç vermekteydik. Ara sıra, Aşkın’ın kasıntılı bir sesle ve pozlarla yaptığı konuşmalarını duyuyordum. “Sizi danışma kurulumuzla da tanıştırırım. Hafta içinde yeniden gelin, görüşelim. Çok iyi cazcılar çıkacak-cak… Bur-da.”
Kokteyl dokuz buçukta bitti. Beklenenin çok üzerinde insan gelip ne var ne yok her şeyi yiyip içmişlerdi. Telâş içinde ofise gidip, ikinci kez içki siparişi verdim; kokteylden sonra içkileri parayla satacaktık. İstanbul Caz Dörtlüsü, bu geceye özgü talimatımız gereğince, sahneye erkenden çıkıp çalmaya başladı. Açılış parçasının bitiminde, sunucumuz Can sahne aldı ve konuklarımıza hitaben süslü bir giriş yaptı.
“Sevgili konuklar ve caz dostları, hoş geldiniz.”
Alkışlar… Orkestra üyelerini tanıttı bir güzel.
Yine alkışlar…
Duke Ellington’dan ‘It don’t mean a thing’i dinlediniz az önce…” dedikten sonra parçayla ilgili biraz tuhafça bir yorumda bulundu ve sonra çalınacak parçaları okudu. İşte böyle seremonilerle sürecekti Jazzino’nun caz tarzı… Orkestra beş-altı parça çalınca, Can araya girip esprili bir şeyler anlatacak ve sonrasındaki repertuarı anons edecekti. Öyle kararlaştırmıştık.
Davulcumuz Aydın T., nevi şahsına münhasır karakterde, Boston Berkley mezunu, güçlü müzik bilgisi olan, kolejden bir arkadaşımdı. Zekâ dolu esprileriyle süslediği konuşmaları sıcak ve canlı olur, davul çalışı neredeyse Elvin Jones kadar cool ve swingli duyulurdu. Yeşil ve hafif yanlara düşük kocaman gözleriyle Beatles’ın Ringo Starr’ını andırırdı azıcık.
Kontrabası Oğuz, nam-ı diğer ‘Charlie’ çalıyordu. Herkesin bildiği gibi, Oğuz D. bir iskelet kadar ince vücudu ve kemik kadar net ve davudî bas tınısıyla, İstanbul’daki caz kulüplerinin aranılan kişilerinden biriydi o zaman… Bilgi ve tecrübesiyle, çaldığı gruplardaki görevini tam ve eksiksiz yerine getirirdi, ancak halim-selim ve çekingen kişiliğe sahip biri olduğundan, kimse kendisinden yaratıcı kontrbas soloları yapmasını beklemezdi. Bas eşliği, çaldığı orkestradaki davulcunun daha dinamik çalmasını sağlayacak şekilde groovelu olurdu hafiften.
Amerikalı bir babadan ve anne tarafı operacı bir aileden gelmiş olan Cem P. NewYork Julliard mezunu, deneysel caz piyano üsluplarına merak salmış, titiz bir adamdı. Kulüplerde duymaya alıştığımız caz standartlarından çok, Acid Jazz tarzı yeni türlere benzeyen besteler yapıp bunları da icra etme taraftarıydı. Açık kumral saçlı ve sakallı, mavi gözlü, yakışıklı piyanistin Avustralyalı sevgilisi olan Leda, aynı gün barmaid olarak işe başlamıştı Jazzino’da...
Trompetçi İnal D. o zaman konservatuardan henüz mezun olmamış genç bir yetenekti. Enstrümanını ustalıkla kullanmanın yanı sıra, sololardaki doğaçlamalarını içten gelen lirik bir ifadeyle yapan solistimiz, sonraki yıllarda saygıdeğer bir caz müzisyeni olarak hayli isim yapacaktı.
İstanbul Caz Dörtlüsü, bu kalabalık açılış gecemizdeki ikinci sete ‘Stella by Starlight’ ile başladı. Gecenin devamında onlara iki yetenekli solist daha katılacaktı. Kuzenim Tahsin Ünüvar, her daim sıkı tenor ve soprano çalan bir saksafoncuydu, daha önce bahsetmiştim. Gece on ikiden sonraki üçüncü sette Tahsin ve siyahî şarkıcı gırtlağına sahip yerli bir yıldız sahne alacaktı. Tanımıyordum kızı.
Her neyse; müzik, ses tınısı ve dağılımı, ışık ve atmosfer kusursuzdu o gece… Orkestrayı ve sahnedeki teknik düzeneği bir araya getiren kişi olarak bol bol övgü almaktaydım. Aşkın’ın da, Taygun’un da ağızları kulaklarındaydı; sükseli gece, bol kazancın habercisiydi tabii…
İstanbul Caz Dörtlüsü coştukça coştu ve insanları da epeyce coşturdu. Kokteylde beleş içkileri durmadan gövdeye indiren konuklar iyice gevezeleşmişti. Birkaç masaya dağılmış, beni tanıyan güzel hatunlarla, gecenin devamına davetkâr bir tavır takındıkları ya da bana öyle gelen sohbetler sürdürüyordum.
Yürü be oğlum; kim tutar seni?
Set arasında, tam kızlardan birinin yanına geçip, masanın altından bacaklarını okşamaya hazırlanıyordum ki, orkestranın davulcusu Aydın yanıma geldi ve bazı sorunları olduğunu söyledi.
“İçeriye, ofise geçin,” dedim ona; “Ben şimdi gelirim.” Yüzünden anladığım kadarıyla, bir hoşnutsuzluk söz konusuydu. Manitayı orada öyle malûl mahzun bırakıp, tuvaletlere giden koridorun sağında bulunan yönetim odasına doğru ilerledim.
Jazzino’nun tek idare odası olan bu ofis, toplam on metrekare; bir masa, bir büyük para kasası, iki misafir koltuğu ve bir sehpadan ibaret, penceresiz bir yerdi. Üstelik mazot depolu brülör ve havalandırma sistemi de buradan kontrol ediliyordu. Orkestranın dört atlısı burayı komple işgal etmişti. Dışarıda gürültü acayipti; kapıyı kapadığım halde bağırarak konuşmak gerekiyordu odada.
Piyanist Cem, hemen sazı eline aldı ve küstah bir tavırla şaşırttı beni. “Bu şekilde çalışamayız biz; piyanonun tuşesi berbat, kendi sesimi monitörlerden duymuyorum. Arkamızdaki aynalardan dolayı sahnede acayip ses yansıması var. Her şey kötü yani...”
Daha lâfını bitirmeden Aydın atıldı. “Yaa, burası kabare mi kardeşim? Can denen dallamanın bizi sunmasının ne âlemi var; yakışır mı hiç, ciddî bir caz kulübüne?”
Şaşkınlıkla, bir onun, bir Cem’in yüzüne bakarken, “Kulüp raconunda yoktur böyle şey...” diyerek devam etti Aydın.
“Eee?” diyebildim yalnızca.
“Sonra, başka sorunlar da var...”
Charlie ve İnal hiç konuşmuyorlardı. Bir beş dakika daha, Cem havalandırmanın ve müşterilerin gürültüsünden, Aydın da sahnenin etrafında yanan mumlardan kaynaklanan ‘ek’ şikâyetlerini sayıp durdu. Aydın, arkadaşım olduğunu unutmuşa benziyor ve giydirdikçe giydiriyordu. “Yatıra benzetmişsiniz burayı; her yer mumlarla bezenmiş, kokonalar bizi sevsinler diye...”
Sustum ve yine dinledim. Yıldırım hızıyla düşünüyor ve bir ‘savunma metni’ hazırlıyordum bir yandan. “Bitti mi?” diye sordum sonra...
“Bitmedi, ama vaktimiz bu kadar,” diye küstahlığını artırarak devam etti Cem; “İkinci seti çalıcaz şimdi...”
Saatine baktı, ben de baktım. Henüz kalkmamaları gerektiğini hissettirerek konuya girdim. “Çıkmayın ikinci sete; boş verin, bu akşam hesabınızı keseriz,” dedim gayet serin bir sesle. Sürahiden bir bardak su doldurup içtim. Şaşırmışlar, ne söylediğimi idrak edememişlerdi pek…
“Olmayacak herhalde bu iş… Ne umduk ne bulduk? Haftalardır prova yapıyorsunuz, sahneyi sıfırdan düzenledik, cihazlar aldık, çaldınız, dinledik. Doğru dürüst dinleyememişiz demek ki… Dışarıdan her şey sorunsuz görünüyor ama olmamış anladığım kadarıyla…”
Pür dikkat ağzımın içine bakıyordu hepsi… “Neyse, ne yapalım; kader utansın. Şimdi kimseye çaktırmadan toparlanın, ben de Erol Abi’leri organize edeyim. Onlar da çalmak istiyorlardı. Yarın da birilerini ayarlarım,” diye devam ettim. Bardağımı masanın üzerine bırakıp ayağa kalktım ve dışarı çıkmak üzere hamle yaptım.
Şaşırma sırası onlara gelmişti; birbirlerine baktılar. “Şimdi bu sorunları çözmeyecek miyiz yani?” dedi Cem.
Derin bir nefes alıp, kapının önünde onlara doğru döndüm. Sesimi bir ton yükselttim. “Bakın, burası Amerika değil; Jazzino da, gördüğünüz gibi sizin İstanbul’da alışık olduğunuz beş masalı barlardan ve her daim sinek avlayan kulüplerden hiç değil... İçerde iki yüz elli kişi sizi dinliyor, barın önünde ayakta duran altmış kişi saydım az önce,” dedim.
Cem bir şeyler daha söylemek üzere hamle yapınca sözünü kestim. Bir ton daha yükseldim. “Bu başarı, çaldığınız müzikle ilgili olsaydı eğer, buradan önce çalıştığınız Taksim’deki bara da, bir gece için olsun, yirmi-otuz kişi gelirdi,” diye devam ettim.
“Ama bi dakka!” diye atıldı Aydın, “Orası başka, burası başka...”
Onun da lâfını kestim. Kollarımı iki yana açtım, yükselen tansiyonu iyice gerdim. “Ben de onu söylüyorum ya,” dedim iyice kararlı bir sesle; “Başka olan şey siz değilsiniz; ‘burası’ başka!”
Ellerimle odanın salona bitişik olan duvarını işaret ettim. “İçerisi konser salonu gibi yer; ışığı güzel, ses güzel, her yerde kendi dijital piyanonuzu getirip çalmanızı isterler, buraya koyduğumuz binlerce dolarlık akustik piyanoyu beğenmezsiniz. O küfrettiğiniz sunucu, buraya adam çekmek için haftalardır kıçını yırtıyor; varsın kabareye benzesin kulüp, hayatınızda kabare mi gördünüz?”
Şaşkınlıktan açılmış ağızları görmezden gelerek aynı hızla devam ettim. “Müşteri memnun; zevkten dört köşe... Personel, daha ilk geceden buranın dolacağını anladı, iyi bahşiş alıyor. Gazeteler bizi yazacaklar, sizi de yazacaklar; İstanbul’da ilk gecesinden böyle iş yaparak başlayan bir mekân olmadı daha bugüne kadar...”
Cem’in ağzından ‘ne alâkası var bunun ya’ gibilerinden bir homurdanma çıktığını duyar gibi oldum. Onu dikkate almayıp yürüdüm. “Oldu mu? Olduysa da ben görmedim,” dedim.
Teker teker her birinin yüzüne bakıp, devam ettim. “Buna rağmen, saçma sapan kaprislerle ve tırışkadan sorunlarla kafa ütüleyip bir çuval inciri berbat etmeye çabalıyorsanız, bu sizin bileceğiniz iş…”
Kimse sesini çıkartmaz olmuştu artık. Başımı hafifçe çevirip, kararlı bir sesle noktayı koydum. “Yolunuz açık olsun, ne diyeyim size?”
Kapıyı açıp salona çıkmaya hazırlandım. Aydın, iri gövdesiyle yerinden doğrulup, önümü kesmeye çalışır gibi oldu. Göz göze geldiğimizde, sonrasında ne yapacağını bilememe kararsızlığını hissettim yüzünde… Bir hareket yapamayacağından emin, kıvrak bir vücut çalımıyla onu aştım ve kapıyı araladım. Koridordan salona yürürken, cesur bir insan olduğumu düşündüm. Evet, başıma dert açmakta üstüme yoktu, ama sorun çözerken işe yarayan bir şeydi cesaret; çünkü kararlı davranıyordum. Duraklamak, kritik bir noktadayken sonucu belirleyen en önemli değişkendi.
Duran düşer ve kaybederdi.

 

2
SERRA
Salona döndüğümde kalabalık daha da artmıştı. Garsonlar ve barmenlerin canları çıkmış, iyice sarhoş olmuş müşteriler arasında koşturup duruyorlardı. Cazcı biraderlere duymuş olduğum öfke yüzünden iyice ayılmıştım; çakırkeyifliğimden eser bile kalmamıştı. Kafamda, İstanbul Caz Dörtlüsü’nün tası tarağı toplayıp gittiği durumda ne yapmam gerektiğinin hesaplarını yapmaktaydım. Baktım olacak gibi değil, kimseye faydası olmayan gerginliğimden kurtulmaya karar verdim ve hızla toparlandım. Masaların arasından zorlukla geçip bara doğru yürüdüm. Her taraftan lâf atıyorlardı, ancak benim henüz kimseyle konuşacak hâlim yoktu. Bardan bir cin-tonik alıp sigara yaktım. Birkaç fırt sonrasında sakinleşebildim sonunda. Sahnenin önündeki durumları kesmeye başladım; Aydın ve Cem koridordan konuşarak birlikte çıktılar ve sahnenin basamağına gelip durdular. Yüzlerindeki ifadeler kararsız görünüyordu. İyiye işaretti bu… ‘Tamam’, dedim kendi kendime; ‘henüz risk almaya karar verememişler.’ İyice rahatladım, içkimi keyifle yudumladım.
Altı ay kadar önce ayrılmış olduğum eski sevgilimi gördüm az ilerde; yanında manitası olduğu izlenimini veren çam yarması bir çocukla konuşup gülüşüyorlardı. Onunla, Nüket’e benzediği için çıkmıştım, sonra da Nüket’e benzemediği için ayrılmıştık. Şu hayatın cilvesine bak...
Unutamamıştım Nüket’i, nedenini bilmiyordum. Gece rüyalarıma giriyordu kaltak… İçkimden sıkı bir yudum daha aldım. Hapiste ne yapıyordu acaba? Bir yandan ondan bir haber gelmesin derken, bir yandan da merak ediyordum.
Ah, yaa, ahh... Ona âşıktım hâlâ işte, nedenini bilmiyordum. Hayatımı karartmıştı orospu. Ayhan’la bir olup ta...
Nüket’e benzeyen Nilüfer beni daha henüz görmüş gibi yaptı, yanıma gelip böylesine hoş bir mekân açmış olduğumuz için tebrik etti beni. Ben de ona hal hatır sordum. Arkasından, goril kılıklı sevgilisi zırt diye yetişti. “Tanıştırayım sizi; bu Alper,” dedi onu kolundan tutarak. “İşyerinden arkadaşım; birlikte çalışıyoruz.”
Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip, “Merhaba Alper. Hoş geldiniz. Tanıştığımıza sevindim...” diyerek elimi uzattım ona. Tokalaştık.
Dallama, bir sürü zırva anlatmaya başladı bana. Oradan hemen kaçmam gerektiğini hissettim; geyik yapacak hâlim yoktu. Tam yan dönmüş, yürümeye hazırlanıyordum ki, Nilüfer portakal büyüklüğündeki yuvarlacık göğüslerini sürterek önümü kesti, böğrüme dayadı malzemelerini. Kadın vücudunda en sevdiğim parçaların bunlar olduğunu biliyordu üstelik.
Alper’e göz ucuyla baktım. Utanmıştım ondan. Sonra gördüm ki benim Nilüfer’in hava yastıklarına dayanmış olmam ne onun, ne de başkasının umurundaydı. Ben de kızın belini tuttum azıcık, ne yapayım? Kafamın ütülenmesine daha fazla dayanabilecek halde değildim gerçekten. Hiç konuşmadım ve hiç de dinlemedim onları. Zaten bu kızın performansında iş yoktu; çıktığımız günlerde sıkça başı ağrır, doğru dürüst saksafon çalmayı bile beceremezdi.
Allahtan, orkestra ve sunucumuz Can sahne almışlardı. Millet onları deli gibi alkışlamaya başlamıştı. Bu karambolu fırsat bildim, vedalaşıp uzadım sonunda bizim zevzeklerin yanından. Bremen mızıkçıları olayından az önce bacaklarını ellemeye yeltenmiş olduğum kız, yanından geçerken araklayıp beni yanına oturttu. Adını hatırlayamamıştım cilvekârın.
Popüler olmak ne güzel bir şeydi yahu...
Saat on ikiye geliyordu. Her neyse, bizim Tahsin de sahnedeydi bu sefer; öttürdü durdu saksafonu. Formundaydı hergele... Ben de öyle sayılırdım, tam masasında oturduğum kızla işi ilerletmiştim ki sahneye ‘o’ çıktı.
Durdum.
Dinledim ve izledim onu…
Boyu, bir Türk kadınından azıcık daha uzun; bir altmış beş kadar, vücudu ince, teni pürüzsüz ve beyazdı. Tıpkı benimkiler gibi kumral, gür ve kıvırcık saçları vardı. Uzun, kıvırcık kirpiklerinin arasından bakan açık kahverengi badem gözleri, kemerli ve uzunca burnu, oval yüzü, hafifçe çıkık elmacık kemikleri, yüzünün en belirgin yeri olan dolgun dudaklarıyla kusursuz bir uyum içinde görünüyordu. Beyaz, uzun bir elbise giymiş ve bembeyaz dişleriyle uyumlu inci küpeler ve gerdanlık takmıştı. Onu neredeyse benim boyuma yükseltmiş olan yüksek topuklu siyah stilettoları da çok zarif duruyordu ayağında. Gözlerini sıkıca kapamış, ‘Misty’yi söylüyordu. Fısıldar gibi, iniltiye benzer seslerle ve sonra çığlık çığlığa... Olağandışı güzellikte bir sesle kalbinden kopan müziği kulübün bütün atmosferini bir anda değiştirmişti. Sonra ‘God Bless the Child’ ve ‘Sophisticated Lady’… Bu kız bir yıldızdı gerçekten de.
Çok da güzel ve seksi görünüyordu sahnede. Gecenin sonunun nasıl geldiğini anlamadım bile; kaç şarkı söyledi bilmiyordum; dünyayla bağım kopmuştu âdeta. Sahneden indiğinde kendime döndüm, pencere tarafındaki masalara doğru ilerlerken ben de oraya hamle yaptım. Onunla tanışmak için, karşı konulmaz bir istek duyuyordum içimde...
Gittiği masada onu arkadaşları karşıladı; aralarında ortadan kısa boylu, sakallı, esmer bir çocuk vardı; onunla samimi biçimde öpüştüler. Yakışıklı biri sayılmazdı oğlan; saçları seyrek, omuzları dardı, ama kaşının-gözünün düzgün, bakışlarının ateşli ve vücudunun ince olması, az da olsa kıskanılır kılıyordu onu. Orada mal gibi durup seyrettim; benim şarkıcı kızla el ele tutuştuğunu gördüm, canım sıkıldı birden. Birisi omzuma dokundu, geriye döndüm. Trompetçi İnal gülümseyerek bana bakıyordu, ben de güldüm. Başıyla işaret etti; “Azıcık bara geçip konuşalım mı?” dedi.
Nereye baktığımı görmüştü. Başıyla işaret etti. “Serra çok iyi söylüyor, di mi? Ben de çok beğeniyorum, daha önce Bodrum’da epeyce çaldık onunla...”
Gayet soğukkanlı olmaya çalışarak, çaktırmadan sordum. “Yanındaki kim?”
“Sevgilisi Barış; nişanlandılar galiba geçen sene...”
“Haa,” diye mırıldandım. Birlikte bara doğru yürüdük.
İnal çok iyi bir çocuktu, benden altı-yedi yaş kadar küçüktü sanırım. Yüksek bar sandalyelerinden birine otururken, elimi dostça omzuna koydum. Barın önü boşalmış, masalar tenhalaşmıştı. Aydın sahnede eşyalarını topluyor, bir yandan Erol Abi’yle neşeli neşeli bir şeyler konuşuyordu. Cem ortalıkta gözükmüyordu; çekip gitmişti belki de... Charlie, tanıdığı birilerine rastlamış, masalarında onlarla sohbet ediyordu. İnal kanyak içmek istedi, ısmarladım. Müzisyenlerin barda iki bedava içki hakları vardı; hepsi kotayı çoktan doldurmuş olduğundan, barmene benim hesabıma yazmasını işaret ettim.
“Abi, az önceki konuşma çok acı koydu yaa... Canım sıkıldı bu işe...”
“Boş ver, İnal. Olur böyle şeyler. Bunda senin bir suçun yok,” dedim. Dostça gülümseyerek göz kırptım.
Barın aynasındaki aksime gözüm takıldı; üzerime koyu türkuaz dar bir tişört, lacivertli ekose Dormeuil spor ceket ve füme rengi, dar paçalı kanvas giymiş, ellerim pantolonumun ceplerinde, dikilmiş öylece duruyordum ve nedensiz özgüvenimi fazlasıyla vurgulayan bu duruşumda sürekli bu işlerin içinde yoğrulmuş babacan bir pavyon patronu edası vardı. “Paranızı aldınız mı?” diye sordum.
“Evet, abi; çift yevmiye için talimat vermişsin kasaya, çok teşekkür ederiz,” dedi.
“Bir şey değil; haftalardır prova yapıyorsunuz, çok da uzun çaldınız bu gece. Biz teşekkür ederiz size, gayet başarılıydınız.”
Saatime baktım, iyice geç olmuştu. Serra’yı tanımak istiyordum. “Neyse boş ver şimdi bunları,” dedim. “Beni şu kızla tanıştırsana… Uygun olduğu gecelerde bize misafir sanatçı olarak katılması iyi olur.”
Ayağa kalktım. İnal daha konuşmak istiyor gibiydi. Benden istediklerini biliyordum ve şu anda konuşmamızın kimse için bir faydası olmayacaktı. Bu tip konuşmalardan her zaman kaçınmış, dedikodudan da uzak durmuştum hayatım boyunca. Serra’ların masasına doğru yönlendirdim onu; yaklaştığımızı görünce saygılı bir şekilde ayaklandılar. Zaten dört kişi kalmışlardı masada; Barış’ı hariç tutarsak, biri geçkince ama hoş bir hatun olmak üzere üçü de kadındı. İnal, hepsini tanıyordu; öpüştüler çifter çifter. Serra, gözlerini kırpıştırarak gülümsedi bana. İnal da bana doğru dönerek eliyle bir reverans yaptı. “Sizlere patronu tanıştırayım dedim.”
Gülüştük. Hepsiyle tokalaştım. Serra’nın yanına geçtim oturdum ve onu tebrik ettim önce... Nişanlısı Barış, masadaki diğer kızlardan biriyle konuşuyordu. Serra’yı içimden geldiği gibi övdüm. “Çok güzel söylüyorsunuz. Sizi çok beğendim,” dedim.
Hoşuna gitti. İçten bir jestle, “Çok naziksiniz. Burası çok güzel bir yer olmuş; ben de sizi tebrik etmek isterim,” dedi.
“Teşekkürler. Bunun şerefine size bir şeyler ısmarlayayım,” deyip Tevfik Bey’e doğru parmağımı şaklattım. Bize bir garson yolladı, herkes sipariş verdi. Kahve içmek istediler. Bu arada, şef kulağıma eğilip az sonra kasayı kapatacaklarını ve benim bir arzum olup olmadığını sordu. Ona, oturduğum masadan hesap almamasını söyledim. Gündüzden konuştuğumuz gibi, evraklarıyla birlikte ofisteki büyük kasaya koyacaktı hâsılatı…
Biraz havadan sudan konuştuk, şakalaştık. Herkesin keyfi fazlasıyla yerindeydi. İnal, konyağını bitirdikten sonra, kulağıma eğilip yarın gece işe devam edip etmeyeceklerini öğrenmek istediğini söyledi.
“Şimdilik evet, yarın detayları konuşuruz. Herkes istiyor mu devam etmeyi?” diye sordum.
“Evet, evet. Hiç kimsede sorun yok. Bir yanlış anlaşılma oldu galiba...” dedi telâşla.
Lâfını ağzına tıktım. “Tamam, o zaman; aynen devam… Tarafımdan iyi geceler dersin sizinkilere.”
“Peki, teşekkürler,” dedi İnal. Hafif alınmış, istediğini alamamış bir tavırla önüne baktı ve sonra masadakilerle yaptığı sohbete devam etti. Üzerinde durmadım. Aklım fikrim Serra’daydı.
Aslında, Nüket’in parçalayıp bırakmış olduğu yaranın boşluğunu dolduracak birini arıyordum. Yeni bir şey değildi bu; içimde o tatminsizlik duygusunu ve o tekinsiz yalnızlığı sürekli olarak hissediyordum. Sevmeye, vurulmaya, tutkunluğa ihtiyacım vardı. Başka kadınların beni istemesi, bana kucak açması, kadınsı çekicilik, oyunlarla süslenmiş cinsellik, gurur okşayan çapkınlık, cilveli eğlenceler… Hiçbiri, ama hiçbiri kalbimdeki o havasız boşluğu dolduramıyordu. Bir ümit; belki böyle bir kadın: Güçlü, duygulu, güzel, zeki…
Gizemli…
Yetenekli…
Onunla daha fazla birlikte olabilme arzum somutlaştı ve ağzımdan dökülüveren sözcüklere dönüştü. Gözlerinin içine kararlı bir ifadeyle baktım ve teklifimi yaptım. “Bizimle burada, Jazzino’da çalışmak ister miydiniz?”
Durakladı, gözlerini kaçırdı ve sonra kahvesinin son yudumunu alıp yeniden baktı. Çarpık bir ağız hareketiyle gülümsedi bana. “Çok isterdim, ama şu anda haftanın dört gecesi doluyum. Prensip olarak Pazartesi geceleri çalışmam zaten. Dinleniyorum,” dedi yumuşak ve zarif bir edayla.
Üsteledim. “Boş olduğunuz o iki geceye talibiz o zaman,” dedim. “Mümkün mü?”
Gözlerini devirdi ve iyice ciddileşti bu kez. “Biraz düşünmem gerek. Sonra konuşsak bunu?”
Hayal kırıklığına uğramıştım. Serra’nın, teklifimi uçarak kabul edeceği fikrine kapılmıştım nedense. “Tamam, lütfen cevabınız çok gecikmesin, olur mu?” diye mırıldanabildim.
İnal, masadaki kahkahalarına ara vererek devreye girdi. Aramızdaki huzursuzluğu fark etmişti belki de… Serra’ya doğru döndü ve eliyle beni işaret etti. “Patron da müzisyendir ha... Hem gitarcı, hem de saksafoncudur,” dedi. “Kendi yazdığı şarkılar var.”
Sahte bir şaşkınlık ifadesiyle, “Gerçekten mi?” diye sordu Serra.
Masadakiler bana doğru dönünce utandım ve mütevazı bir tavır takınma gereği hissettim. “Yok canım, İnal abartıyor,” dedim. “Saksafona daha yeni başladım sayılır. Gitar çalarım ama caz falan değil, başka tür müzikler... Yalnızca hobi denilebilir buna...”
Kızlar ve Barış, bu lâflarım üzerine suskun kaldılar. Aralarında devam etmekte olan sohbete dönmeden önce; “Ama bir dinleyici olarak, müzikten iyi anladığımı söyleyebilirim. Özellikle Caz, R&B ve Soul gibi türlerden,” diyerek mağrurluğa yatay geçiş yaptım hemen ve konuyu yeniden Serra’ya yönlendirdim; “Sizin tarzınızı bu yüzden çok beğendim.”
Gözleri kocaman açıldı.  “Öyle mi?”
Yüzüme anlamlı bir ifade takınarak, “Sevdiğim bir şarkıcıyı hatırlattınız bana; Billie Holiday’i,” dedim. Onun gibi söylemeye çalıştığının farkına varmıştım.
“Benim idolüm odur. Nasıl da hemen anladınız?” dedi Serra. “Ne müthiş kadındı,” derken gözleri buğulandı.
“Ben de hayranım ona…” dedim. “Ve siz de sanki onun, nasıl söyleyeyim, ‘yeniden-bedenlenmiş’ hali gibisiniz.” Sözümü bağladım hemen; “Bu yüzden, sizin burada, bu kulüpte şarkı söylemenizi çok istiyorum.”
Bu gerekçeli ısrarıma da sevinmiş gibi durmadı Serra. Tavrına şaşırıyordum, çünkü o yıllarda İstanbul’da caz çalan kulüp sayısı çok sınırlıydı ve bir caz şarkıcısı için iş bulmak zor bir şeydi. “Sizin gibi bir patronum hiç olmadı bugüne kadar. Umarım birlikte çalışırız,” dedi ve masadakilere doğru döndü. Konuyu kısa kesmeye çalışıyor gibiydi.
Bense, ikna gücümün sınırlarını zorlamaya devam etmekteydim. “Maddî koşulları konuşmak için henüz erken, ama sizi tatmin edecek rakamlar önereceğime kuşkunuz olmasın.”
Durakladı. Lâflarını dikkatle seçer gibi konuştu ve yine somut bir cevap vermedi bana. “Para hiç önemli değil. Ben de burayı sevdim, ama dediğim gibi, bunun üzerinde biraz düşünmeliyim,” dedi biraz sıkılmış bir sesle...
İçimden, ’Derdin ne ya senin?’ diye sormak geçti bir an. Hemen toparlanıp başka bir taktik denemeye karar verdim. “O zaman, bu Cumartesi gecesi sizi burada konuğum olarak ağırlamak istiyorum. Cumartesileri çalıştığınızı tahmin ediyorum. Bu geceki gibi çıkışta gelebilirsiniz. Jazzino’da müzik saat ikide bitiyor ve gördüğünüz gibi üçe-dörde kadar açığız.”
“Yok, o sorun olmaz; şarkı söylediğim kulüpte program saat on ikide bitiyor. Hatta konuk sanatçı olarak gelip belki bir-iki şarkı bile söylerim,” dedi Serra.
Bir ümit ışığı belirmişti şimdi, çocuk gibi sevindim. Serra, İnal’a doğru döndü. “Eğer İnal’lar izin verirlerse tabii; sahnenin patronu onlar.”
Gereksiz bir kibirle, Jazzino’da sahnenin de patronu olduğumu hissettirmek istedim herkese; “Burada müzik ile ilgili her şeye ben karar veririm,” dedim. Ayağa kalktım. “Ve bunu da tartışmaya açmam.”
Serra’nın sevgilisi Barış’ın gözlerinde beliren kıskançlık ışıltısını işte ilk o zaman fark ettim. Kimse bir şey söylemedi. Herkese iyi geceler dileyip ofise yöneldim. Pardösü ve beremi aceleyle giyerek dışarı çıktım.
Otoparktaki kâhya; dünya bıyık şampiyonu Pala, bir çoban kepeneğine benzeyen balıksırtı paltosunun düğmelerini ilkler gibi yapıp, arabamın anahtarını verdi ve kapısını açtı. Önümde eğilerek içeri buyur etti. Gazladım. Vitesli araba kullanıyordum o yıllarda; son model bir Toyota… Ev yolunda sürekli ne yapacağımı düşündüm. Çok yorulmuştum; eve nasıl vardığımı ve nasıl sızıp uyuduğumu bile hatırlayamadım sonradan.
Allahtan, dert ettiğim şeyler gece kafama takılmadı; kafam yastığa düştüğünde uyumuşum.

 

 

3
IŞILTILI GECELER
Anlattığım gibi, Jazzino Ocak ayının sonunda açılmış ve ilk gecesinden başlayarak büyük ilgi görmüştü. Kulübümüz dolup boşalıyordu ve insanlar yerlerde tepinecek kadar coşkulu bir haz duyuyorlardı çalan müzikten… Basında, hemen her gün hakkımızda bir haber çıkıyor ya da bir şekilde bizden bahsediliyordu. Hürriyet’in Kelebek eki, bir Pazar günü kapağında yarım sayfayı bize ayırmıştı; ‘Gazino’dan Jazzino’ya’… Rengârenk resimlerimiz basılmıştı; sahne, orkestra, salon, bar ve patron olarak da ben.
Demeç vermiştim yani…
Jazzino’nun müdavimi olmuş ünlü müşterilerimizi de anlatıyordu o gazete yazısı. Gerçekten de şu İstanbul’da, caz sever sosyetenin bir kulübe akın akın gelmesinin başka nedeni ve yolu yoktur. En iyi reklam budur yani; ünlü oyuncu Demet A., pop şarkıcısı Nil B., TRT spor haberleri sunucusu Halit K., ünlü bankacı Hamit B. ve diğerlerinin Jazzino’ya geliyor olması… Arkadaşına şöyle dersin; “Dün gece Jazzino’daydık, bil bakalım yan masamızda kimler vardı? Şu, şu ve şu…”
Onları herkes tanır tabii… “Yok yahu… İnanmıyorum!”
“Arka masada da filancalar vardı...”
“Şaka yapıyorsun…”
Durumu çok da abartmayayım ama Jazzino sayesinde, Allah sizi inandırsın, İstanbul’daki kızların en cazibeli bulduğu yüz bekâr Türk genci arasına girmiştim neredeyse. Şöhretin yanı sıra, parayla ilgili durumlar da süper bir gelişme göstermişti diyebilirim. Süper diyorum; çünkü bir hayalperest olarak, Jazzino’da kazandığım paranın onda birini bile kazanacağımı düşünmeden girmiştim bu işe… Daha açıldığımız gecenin ertesinde, hayatımda gördüğüm ilk büyük para balyasıyla tanışmıştım. Ciddî söylüyorum; Çukurova’daki pamuk balyaları gibi değildiler belki ama insanın avucuna sığmayan basbayağı cüsseli banknotlardan oluşan destelerdi bunlar.
“Şef, gecenin hâsılatı dokuz küsur mu oldu dün akşam?”
Metrdotelimiz Tevfik Bey, kibar ve dürüst bir insandı. Elli yaşlarında, kır ama gür saçlı, dinamik ve yapılı bir vücuda sahipti; ayrıca şık ve temiz bir görüntüsü vardı. Taygun, bu işleri bilen bir ahbabının referansıyla işe almıştı onu. Tevfik Bey yanında deneyimli garson ve komilerden oluşan seçkin bir ekip getirmişti.
Yüzünde saygılı bir tebessümle, “Evet efendim, kokteyl ve ikramlarımız bol olduğu için ciromuz biraz düşük oldu dün gece, yoksa bunun iki katı olabilirdi,” dedi bana.
Hiç beklemediğim bir rakamdı bu; masraflar ve maliyetler düştükten sonra geriye altı bin liradan fazla kalıyordu. O devirde, iki gecenin hâsılatıyla, sıfır kilometrede iyi bir araba alınabiliyordu neredeyse.  Sipariş fişlerinin işlendiği gelir cetveline ve hesap detaylarının bulunduğu tabloya da göz attım. “Detaylara baktın mı, kasiyerin hesaplarını kontrol ediyor musun?” diye sordum.
Tevfik Bey’in koltukları kabardı biraz; yüzündeki gülücük iyice yayıldı, kaşlar kalktı ve gözler kapandı. “Tabii ki efendim. Gece kasa kapanıp bana teslimat yapılır; ben de gerekli denetimleri yapar, para ve kredi kartı sliplerini fişlerle karşılaştırıp sayarım ve sonra hepsini birden ana kasaya alırım,” dedi.
“Sizin garsoniye hesabı ve bahşiş kutusu nasıl oldu; herkes mutlu mu?” Tüm hesap fişlerinin üzerine ilave edilen yüzde on beş tutarındaki servis bedelinden bahsediyordum.
“Gayet tatmin edici, efendim.”
Garsonların hesaplardan toplamış oldukları bahşişler bununla birleştirilip Tevfik Bey’in yapmış olduğu bir puantaj cetveline göre tüm servis ve mutfak personeline dağıtılıyordu. Eğlence sektöründe işler böyle dönüyordu o yıllarda… Ben de onların baş patronu ve denetçisiydim.
Paranın patronu yani…
Aslında, Proses Elektronik’in parlak yıllarında ve üstelik yirmili yaşlarımın ortalarındayken bu paraların daha ötesini görmüş biriydim. Gözüm böyle şeylere toktu. Jazzino’da kazanılan bu paralar beni neden bu kadar böbürlendirmişti anlayamadım önce. Sanırım farkı şuydu; gözle görülebilir, elle tutulabilir nakit para sanki ilave bir güç veriyordu bana; çünkü karanlık gecelerin içindeki, ışıltılı, makyajlı, ihtişamlı bir gözbağcılıktan elde edilmişti.
Jazzino’nun açılış kokteylindeki ilk karşılaşmamızın hemen sonrasında Serra’yı İstanbul Caz Dörtlüsü’nün Cumartesi gecesindeki seansında ikinci kez dinledim. Olağanüstü sesi ve sahnedeki içten güzelliği beni yine büyüledi. Duke’un ‘I’ve got it bad and that ain’t good’unu söyledi o gece... Hem ne söylemek; kulübü yıkıp geçti adeta...
Sahneye çok yakışan bir kızdı, avuçlarım patlayıncaya kadar alkışladım. Açılış gecesinde tanışmış olduğum sevgilisi Barış, bu defa yanında değildi. Sahneden inince bara davet edip, ona içki ısmarladım. Votka-tonik içiyordu; tercih ettiği içki buydu gördüğüm kadarıyla…
Tercih edilen içki, bir insanın kişiliği ile ilgili ipucu verir. Daha çok rakı içmeyi seçenler; muhabbetçi, içten ve bazen biraz palavracı, viski içenler; lükse, gösterişe ve paraya meraklı, şarap severler; değişik lezzetler, güzellik ve aşk peşinde, biracılar; bohem, kalender, biraz serseri ve genç ruhlu olurlardı genellikle… Her nedense, votka içenlerin ise azıcık sert ve acımasız olduğunu düşünürdüm. Yerine göre, rakı ve şarap da sevmeme rağmen, genel tercihim cin-tonikti o aralar. Belki de toniğin içindeki kininin vermiş olduğu enerjiye ihtiyacım vardı.
“Harikaydın yine,” diye övdüm yine Serra’yı.
Kibar bir ses tonuyla, “Teşekkürler, kulübe geldiğim saatte sizi içeride göremedim; yok muydunuz?” dedi.
Serra ‘sizli bizli’ konuşmayı sürdürüyordu. Aslında bu pek seksi bir şeydir ama ne yazık ki ben bu durumu inanılmaz kısa sürede yozlaştıran kişilik yapısına sahip biriydim. Biraz da gelmesini önemsemiyormuş gibi görünmeye çalışarak; “Dışarıda işim vardı,” dedim. “Aramayınca, belki de gelmeyeceğini düşündüm.”
“Yok hayır, saat on ikide öbür kulüpte program biter bitmez geldim. Konuştuğumuz gibi,” dedi.
“Hoş geldin o zaman. Şerefine içiyorum.” Kadehimi kaldırdım, o da kaldırdı. Çın çın yaptık… Kıvırcık kirpikli, açık kahve gözlerini gözlerime dikip bana gülümsediğinde, görüşmediğimiz bir hafta süre içinde ona olan ilgimin daha da artmış olduğunu anladım.
Serra, yirmili yaşlarının ortalarında olmalıydı; yüzünde bir üniversite öğrencisinin diriliği ve çocuksuluğunun yanında, vücudu olgun ve kadınsı hatlara sahipti. İlk geldiği gece giydiği elbiseden anlaşılmıyordu ama bu geceki siyah bluzunun göğüs dekoltesinden gördüğüm irice göğüsleri, uzun boynu, pürüzsüz gerdanı ve derin yırtmaçlı eteğini yırtan dolgun bacakları,  dişiliğini vurgular nitelikteydi.
Hayır, hiç şıpsevdi bir adam değilim ben, tersine; hayatımda yalnızca bir kez taparcasına sevmiştim bir kadını ama bu kızda beni cezbeden fiziksel güzelliğin ötesinde başka bir şeyler vardı. Durumu teşhis etmekte zorlanıyordum. Gerçi salt fiziksel güzellik benim gibi birini tek başına etkileyebilecek bir faktör zaten hiç olmamıştı.
Serra’yla uzun süre sohbet ettik; konuştukça ve tanıdıkça büyüsüne kapıldım. Önce, İstanbul doğumlu ve mimarlık öğrenimi görmüş olduğunu öğrendim Çocukluğundan beri caz söylüyordu ve artık bundan başka bir meslekle uğraşmak istemiyordu. “Teklifimi düşündün mü?” diye sordum ona.
Yüzüme baktı ve “Evet,” diye yanıtladı.
Jazzino’da şarkıcı olarak çalışmak istemediğini hissetmiştim. Beni cevaplamakta nazlanmasına içerleyerek onu sıkıştırmak istedim ve talepkâr bir ifadeyle, “Evet?” dedim.
“Burada bir ücretli olarak çalışmak yerine, bu gece olduğu gibi, konuk sanatçı olarak gelmeyi tercih ediyorum. Hem bu sizin için de daha iyi…”
Anlayamamıştım bunu… “Ne ilgisi var? Neden?” diye ısrarla sordum.
Omuzlarını silkerek, “Bana para ödemeyeceksiniz de ondan,” diye cevapladı beni.
“Peki ya benim bu durumdan rahatsız olacağımı düşünmüyor musun?”
Durdu, mağrur bir hareketle kaldırdı başını ve “Düşünmüyorum, çünkü olmayacaksınız,” dedi. Kraldan çok kralcı olmak böyle bir şey miydi acaba?
“Nasıl yani? Şimdiden rahatsızım bu durumdan; paha biçilmez emeğinin karşılığını verememek benim için olabilecek en kötü şey… Neden yapıyorsun bunu?” diye kızgınlıkla sordum.
Sesimi yükseltmiş olmalıyım. Beni yumuşatmak için koluma dokunarak, kibar ve kararlı bir sesle; “Sakin olun lütfen,” dedi. “Böylesi daha iyi olacak, göreceksiniz.”
Para ilişkisinin arkadaşlığımızı olumsuz etkileyeceğini düşündüğünü ve buna benzer gerekçelerden bahsetti. Satır arasında, beni ilk tanıştığımız geceden beri beğendiğini hissettirdi. Aslında, iş teklifimi kabul etmemesinin ardında yatan neden buydu. Epeyce devam eden sohbetimiz sonrasında anladım; arkadaşlığın daha ötesinde bir ilişkiye girmek istiyordu benimle... Ancak arada sevgilisi Barış vardı, o ne olacaktı?
Evet, vardı. Ondan ayrılmayı düşünüyordu. Yürümüyordu bu ilişkileri ve yürümeyeceğinin her ikisi de farkındaydı.
“Ne yazık ki şu sıralarda ayrılamam ondan,” dedi. Sizli bizli konuşmayı bırakmıştı sonunda. “Bu konuyu Barış’la konuştuk ve ilişkimizi uygun bir zamanda bitirmemiz gerektiği konusunda anlaştık”, diye açıklama yaptı bana.
Hatunların kısmetine mani olmaktan kaçınmaya çalışan birisiyimdir; bir kadının aklını çelip, başka bir adamı bırakıp da sana yazılmasına zorlarsan, sonrasında sorun olur. Keşkeler, uhdeler işte; malumunuz…
Hiç durmadan, seninle olmakla doğru kararı alıp almadığını sorgulayacaktır; ‘öteki adam olsaydı daha mı iyi olurdu?’ Ayrıca, onun aklını çelmek bir cins taahhüt olarak algılanır her zaman; evlenmek zorunda kalabilirsin. Her neyse; böyle bir durumda doğru olan şey, evli-nişanlı-sözlü kadınlardan mümkün olduğunca uzak durmaktır. Önüne geçilmez bir aşk söz konusu olsa bile kararı o vermeli ve eğer sana gelecekse; sevgilisiyle hesabını tamamen görüp öyle gelmelidir.
Bu konudaki düşüncemi ona anlattım; Barış’la ilişkisini bitirmemiş olmasının sorunlara yol açacağını söyledim. “Ayıp olur,” dedim.
Güldü bu sözlerime. “Çok namuslu birine benziyorsun,” dedi. Sanki alay ediyordu benimle.
Ben de güldüm bu şakasına ve sonra ciddiyetle devam ettim. “Öyleyimdir.”
Tek kaşını havaya kaldırdı. Benden şüphelendiği için ona kızamazdım. Tipim öyleydi; biraz hovarda bir insan gibi duruyordum doğrusunu isterseniz. Zaten hep böyledir; insan fiziksel görünümünün ona getirdiği önyargıların kurbanı olur: Haydut suratlı bir genç, dünyanın en kibar insanı da olsa, onu ilk fırsatta; hırsızlık, darp, gasp gibi mahalledeki faili meçhul işlerle suçlayıp içeri atarlar ve sonunda o suç, ömrü boyunca karakterine yapışır.
“Kimsenin karısına kızına bakmam ben,” diye devam ettim; “Gerçekten de kızarım böyle yapanlara. Yani etrafta başka kadın mı kalmamış ki, arkadaşının sevgilisine, onun bunun karısına cilve yapasın?”
Kahkahalarla güldü. Üzerine de bir sürü sıradan şaka yaptık, fıkra anlattık hatta… Sonra, Serra’nın yüzü ciddi bir hale geldi birden. “Haklısın tabii… Ama çok istisnaları da var bu işlerin. Meselâ, bizimki olmaması gereken bir beraberlik; Barış’a hiçbir aşk duymuyorum ve eskisi gibi hayaller de kurmuyoruz onunla, yani eskiden yapardık bunu; evlilik, yeşil panjurlu ev, seyahatler, çocuk vesaire…” dedi.
Daha önce yapmış oldukları plânlar da garip ve iç burkucu gelmişti ama bu ilişkinin başlamış olması bitmesinden daha garipti zaten. “Eee, neden birliktesiniz o zaman?” diye sordum doğrudan.
Beni duymamış gibi yapıp sözüne devam etti. “Kimse pek bilmez; nişanlıyız biz…”
Biliyordum da, ne anlama geldiğini çıkartamamıştım. “Yani?” diye kışkırtıcı biçimde sordum.
Bu soruyu sormam çok doğaldı; yani, sözlü olmuş, nişanlı olmuş, sevgili olmuş ne fark ederdi yahu? Bir tek evlilikte fark edebilirdi etse etse; onda da devletin resmi kurumlarına kolunu kaptırmışsındır, ondan fark ederdi.
Soruma soruyla karşılık verdi; “Dört yıl boyunca çıkan iki sevgili neden evlenmez sence?” dedi.
“Ne bileyim ben; dört yıldır neden çıkıyorsunuz onu da anlamadım ki…”
Ona soramadım tabii; karakter, ya da ten uyuşmazlığı gibi durumlar olsa, hepsi bir haftada belli olur bütün bunların. Böyle bir bozukluğun farkına varmak dört yıl sürmezdi.
“Anlayamazsın da zaten… Barış’ın çok ciddi sorunları var ve onu bu sorunlarla tek başına bırakıp ayrılamam,” dedi.
Maddiyatla ilgili bazı durumlar mı vardı acaba; birlikte iş yapıyorlar ve işleri kötü gidiyor falan? “Barış’ın bu sorunları eskiden yok muydu?” diye sordum.
Gözlerini kaçırdı. Derin bir iç geçirdi ve durumun içeriğini aydınlatarak cevaplamak yerine, bu durumun kendinde uyandırdığı etkiyi açıkladı. “Sorunun ilişkinin başında ya da sonunda ortaya çıkmış olması insanın nişanlısını terk etmeyi kolaylaştırmıyor. Bu kadar acımasız olamam ben,” dedi.
Durakladı. Yüzünü buruşturdu. “Konuştuklarımız aramızda kalsın; sana bunun daha ötesinde bir şeyler söylemem doğru olmaz. Er ya da geç, ayrılmak zorundayım ondan. Bu yüzden de ortada rahatsız olmanı gerektirecek bir şey yok.”
İçkisinden bir yudum daha alıp, kulağıma doğru eğildi ve fısıldadı. “Seninle olan arkadaşlığımızı ‘şimdilik’ gizli tutalım yeter…”
Serra’yla olan ilişkimiz işte bu konuşmalarla başladı O gece, başkasının kızını ayartma takıntımı bir kenara koyup ona ya da bana gitmeyi teklif ettim. Kabul etmedi, biraz sabırlı olmam gerektiğini söyledi bana. “Önce Barış’tan ayrılmam gerek; ikinizi birden idare eden bir şırfıntı olmak istemem. Sevmem böyle şeyleri.”
“Peki,” dedim. “Kapattım bu konuyu…” Ağzıma fermuar çekermiş gibi yaptım.
Yatmak istemiştim onunla. Arzulamıştım. Evet evet, bu cinsel önermemi reddedecek ya da tahrik olmuşluğumdan utanacak değilim. Dedim ya; derin etek yırtmacından görünen tombulca baldırları ile bembeyaz ve pürüzsüz göğüs dekoltesi fena halde erotik gelmişti gözüme…  
O gece yalnızlığımı giderecek başka kimse de yoktu.

 

  

4
JAZZİNO’NUN ZİRVESİ
Jazzino’daki coşkulu geceler ve kulübün popülerliği haftalardır kesintisiz devam ediyordu. Sonra, ilk günlerdeki kuruluş heyecanı ve başarı hazzının coşkusu, yerini yorgunluğa bıraktı. İş yükü giderek artıyor, hesaplar ve kontrol güçleşiyordu. Sabah on ikide başlayan mesaim gecenin üçünde bitiyor ve ne kadar enerji dolu olursam olayım, soluksuz bırakan bu iş temposu fena halde hırpalıyordu beni.
Jazzino akşam yedide açıyordu kapılarını. İş çıkışı uğrayan bir grup müdavimimiz vardı. Evi, ya da işi Esentepe’ye yakın olan ve akşamüzeri eve gitmeden önce içki içmekten hoşlanan insanlar… Bunların sayısı yirmiyi geçmiyordu ama içlerinden yemeğe kalanlar da olabildiğinden, mutfağın yükünü taşımaya değer diye düşünüyorduk. Jazzino’nun yemek performansı parlak sayılmazdı; üstelik bu konuda ne kadar iddialı olursan ol, bir caz kulübünde akşam yemeğini tercih etmiyorlardı insanlar.
Kısacası, mutfak olayının hiçbir zaman kendini kurtaramayacak bir yük olduğunu anladığımızda, açıldığımız tarihin üzerinden aylar geçmişti. Her şeye rağmen devam etmiştik; çünkü temizlik, bakım, banka-hesap-kitap işleri ve satın alma, gündüz vakti yapılması zorunlu olan işlerdi; bu yüzden de kulübün ofis ve mutfağını öğlen saatlerinde açmak ve personele de yemek çıkarmak zorundaydık. Personel yemeği, lezzetli tencere yemekleri olurdu her zaman; etli nohut, pastırmalı kuru, bezelye ile pilav yahut fırında makarna gibi ikililerin yanında; salata, cacık gibi eklerin de sunulduğu bir cins tabldot işte… Ben de dâhil olmak üzere, akşam altı gibi erken bir saatte hepimiz bundan yerdik. Personel yemeği çıkmaması çok tehlikeli bir şey olurdu kulüpte; dolaptaki Fransız peynirlerini ve bonfileleri yiyip bitirirlerdi valla.
Temizliği yapan komiler, mubayaacı, aşçı ve yamakları gündüz saat on iki ile akşam on arasında çalışıyorlar; garsonlar, barmenler, kasiyer, şef ve metrdotel ise akşam altıda gelip sabah dörtte gidiyorlardı evlerine. Yani, hepsiyle birlikte ve günün bütün bu saatlerinde çalışmak zorunda olan bir tek ben vardım. On beş saat, her Allah’ın günü. Pazar dâhil.
Her neyse işte, çok da nankör olmamak lâzım; öğle saatlerinde gelip hesap-kitap işlerini toparladıktan, satın almayı ve mutfağı denetledikten sonra, Tevfik Bey’le sorunları konuşuyor ve ardından, gece onda-on birde dönmek üzere dışarı çıkıyordum genellikle… Nişantaşı’ndaki akşamüstü barları, Boğaz’daki balıkçılar ve başka eğlence yerlerine gidiyordum. Başka mekânlarda olan biten işleri, yani rakiplerimizi takip ettiğimi söylüyordum ortaklarıma. Taygun’un gün boyunca işi başından aşkındı zaten; karısı ve iki çocuğu da olduğundan, yüzünü nadiren görüyordum. Aşkın, başka âlemdi. Bekârdı ve üstelik evi de, işi de kulübe yürüme mesafesinde olduğundan, hemen her gece goygoy yapmaya geliyordu Jazzino’ya…
O Perşembe akşamı saat yediye doğru kulübe geri döndüğümde, Jazzino müşterilere kapılarını henüz açmıştı. İstanbul’un en meşhur piyanocusu Kardella’nın adamı, yeni aldığımız piyanonun akordunu bitirmek üzereydi duyduğum kadarıyla; Debussy’nin ‘Deniz’ isimli eserinden, tonal armonilere geçiş yapma evresindeydi çünkü...
Aşkın, en seçkin masalarımızdan birinde, yanında iki arkadaşıyla oturuyordu. Bara doğru geçerken selâmladım onu. Şakayla karışık, “Merhaba ortak; akşam-ı şerifleriniz hayırlı uğurlu olsun,” dedim.
Hemen cıvıdı yine. “Kohen, bak seni arkadaşımla tanıştırayım. Ergun’un adını duymuşsundur; ressam…”
İri yarı, sakallı biriydi Ergun. Duymuştum; işleri satan bir ressamdı. Kırmızı Che’varî beresi vardı başında ve boynuna ipek bir fular bağlamıştı. Beni görünce mağrur, yandan çarklı bir gülümseme yayıldı dudaklarına… “Memnun oldum üstadım,” dedi.
“Ben de öyle…” El sıkıştık.
“Kohen de azıcık resim yapar, ama meşhur olamadı henüz. Diy-cem. Heh-heh-hee...”
Ergun, biraz küçümseyen bir ilgiyle sordu. “Öyle mi? Resim mi çalışıyorsunuz?” Malûmunuz; herkes sanatçı olamazdı.
Güldüm. “Yok birader. Aşkın’a bakma sen,” dedim ona; “Yalnızca biraz plastik sanatlara ilgi duyarım ve anlamaya çalışırım. Senin yaptıklarını da görmek isterim.”
“Atölyeye beklerim seni o zaman. Ortaköy’deyim. Yarın akşam atlayın gelin Aşkın’la,” diyerek atölyesine davet etti bizi.
Aşkın zırt diye lâfa girdi hemen. “Ergun’un atölyesi çok güzeldir. Denizin üstünde… Biraz kafaları da kırarız akşam. Diycem.”
Kesin bir dille, “Tamam geliriz,” dedim.
Onları baş başa bırakıp bara ilerledim ve ilk cin-toniğimi yaptırdım. Bir sigara yakıp oturdum. Barmaidimiz Leda ile lâfladım azıcık; bana bulaşıkçının bardakları iyi durulamadığından dert yandı hemen. “Çok tehlikeli bu,” dedi yüzünü buruşturarak; “Deterjan kalıntısı kanser yapıyor. Hep söylüyorum ama dinletemiyorum.”
Bulaşıkçı Fikret’e bu konuda fırça attıktan ve Leda’yı biraz rahatlattıktan sonra, bir de yeni menülerimizi getirmiş ve beklemekte olan matbaacıyla uğraşmam gerekti. Kokteyllerimiz ve ek yemeklerin basıldığı menü listesi dizgi hatalarıyla doluydu.
“Abi, sen nasıl yazdıysan, öyle bastık menüleri işte… Neresi yannış olmuş ki?” dedi matbaacı Kalın Kemal.
“Kemal, gözün mü kör senin? Yoksa Fransızca mı yazdın? ‘Grénadine’ böyle mi yazılır; sana yazdık, çizdik, düzelttik her şekilde verdik. Yine hatalı basılmış,” diye söylendim.
Boynunu büküp durdu öyle. Listeyi yeniden ele aldım, kurşun kalemle düzeltmeleri işaretlemeye başladım. Jazzino’ya özgü dört farklı içki kokteyli seçeneği sunacaktık barda: Duke, Miles, Coltrane ve Bird… İçlerinde neler olduğunu da yazmak durumundaydık tabii, yoksa ‘yok’ satar, yani satamazdık. Kalın’ı sözlü ve yazılı olarak on beş dakika daha fırçaladıktan sonra gönderdim. O kapıdan çıkarken İnal geldi bara, herkesle merhabalaştı ve gelip yanıma oturdu. Ona bir kanyak ısmarladım, sohbete başladık.
Öylesine, “Nasıl durumlar?” diye sordum.
“İyi, fena değil,” dedi; “Okul kötü gidiyor yalnız. Benim dışarıda caz çaldığımı öğrenmişler, ağzıma ediyorlar.”
Konservatuar’da cazla uğraşmak yasaktı. Bir müzik öğrencisinin klâsik müzik yapmak ve senfoni orkestrasına hazırlanmaktan başka bir şeyle uğraşmasına asla izin yoktu o yıllarda… Sahneye doğru bakıp, “Piyano değişmiş galiba,” dedi.
“Evet, Yamaha’dan sıfır âlet geldi bugün; çeyrek kuyruk... Gördüğün gibi akordunu yapıyorlar.”
“Cem uçacak bu işe,” dedi sırıtarak.
“Cem’i ben uçurucam sonunda, hadi hayırlısı...”
Göz ucuyla Leda’ya bakıp sesini alçalttı İnal; “Aman kız duymasın, ne söylesek gidip yetiştiriyor.”
“Duysun diye söylüyorum zaten,” dedim.
Orkestra ile aramız şimdi gayet iyi olduğu gibi, Cem’in kaprisleri de espri konusu haline gelmişti artık. Çocuklarla, hayranlarının yaş günü partilerine bile birlikte gider olmuştuk. İyiydik yani… Jazzino’nun sesi onlardı ve bu ses caz severler arasında tanınmıştı. Müşterilerin haricinde, şehrin bütün cazcı takımı geliyor ve bu da birçok kişiyi bizim kulübe çekiyordu her gece… Müzisyenlere içkiyi yarı fiyatına satıyorduk; buna karşılık olarak onlar da gecenin bir vakti başlayan jam sessionlara katılıyor ve çoğu kez olağandışı müzik geceleri çıkıyordu ortaya...
İş hayatımda ve özel hayatımda cömert davranmanın ödülünü her zaman almışımdır. Hayat böyledir; verirsin, daha fazlası geri döner sana. Zaten vermelisin ki alabilesin; yatırım olmadan para mı kazanılır?
Cem’le Aydın birlikte girdiler içeri; selamlaştık. Bugün erkenciydiler her nedense. Henüz kulüpte müşteri olmadığından birer kahve alıp boş masalardan birine geçtiler. İnal’la ikimiz de oturduk yanlarına… Lâfladık biraz.
Gündemde repertuar değişikliği vardı. Çok beylik caz standartları yerine daha az bilinen, daha modern parçalar çalmayı planlıyorlardı Jazzino’da. “Bıktık abi, her gece aynı şeyleri çalmaktan,” dedi Cem abartılı bir el hareketiyle.
Charlie lafa girdi ve bana açıklamaya çalıştı. Jam session’larda da herkes onları çalmak istiyor; All of Me, But Beautiful, Take the A Train…”
İnal tamamladı. Real Book’un ilk sayfaları yani…”
Real Book, dünyadaki bütün cazcıların bulundurdukları ve caz standartlarının tonalite ve trafiğinde, orijinal haliyle çalabilmek ve daha önemlisi, birlikte çalabilmek için takip ettikleri kitaptı. Aslında kitap da sayılmazdı, ciltlenmiş nota fotokopilerinden oluşmuş bir defterdi. Neyse, bizimkilerin bu konuya kafa yormaları sevindirici bir durumdu benim için. Cem, bir sürü gıcıklık yapan bir herifti, ama ‘yiğidi öldür, hakkını yeme’ derler; kulübün müziğini iyileştirmek için çalışmalar yapıyor, her gün provalara koşturuyordu grubu. Titizlikle uğraşıyordu yani…
Onları rahat bırakıp, ofise geçtim. Hesaba kitaba baktım, kahvemi içerken düşündüm de biraz.
Onu düşündüm yine...
Serra, onunla birbirimize ilân-ı aşk ettiğimiz geceden bir sonraki Cumartesi de Jazzino’ya gelip şarkı söylemiş ve sonrasında birbirimize iyice açılmıştık. Falıma bakar gibi, “Farkında olmadığın yeteneklerin var senin,” demişti durup dururken. Geç saatte kulübün terasa bakan pencerelerinin önündeki masamıza oturmuş, içki içiyorduk. “Bana tersini söyleme sakın; yeteneğinin sebebinin maddî şeylerle ilgili olduğunu düşünüyorsun. İş hayatında başarılı bir yer edindiğini, şık bir evin ve araban olduğunu, gelecekte daha çok para kazanacağını ve buna benzer sebepler yüzünden kadınların seni her zaman beğenmeye devam edeceğini…” diye devam etti.
Gerçekten de öyle düşünüyordum, ne yalan söyleyeyim. Konuşmasını kesmedim.
“Ama benim sende hissettiğim başka bir yetenek... Sanatsal bir yaratıcı güç de değil bu… Bu yeteneğin sayesinde şimdi düşündüğünden daha önemli bir başarı seviyesine ulaşacaksın.  Ancak kırk beş yaşından sonra olacak bu; çünkü hayatı ciddiye almayan bir tarzın var.”
Şaka yapmak istedim birden. Omuzlarımı silkip, “Hayatta ne varmış ki ciddiye alınacak? Üç kuruşluk dünyada, ne yaşarsak kârdır işte,” dedim.
Sanki yaptığım ayıpmış gibi, “Söylemene gerek yok; böyle düşündüğünü biliyorum,” dedi.
“Ne çok şey biliyorsun sen,” diye alay ettim onunla; “Biz ikimiz ne olacağız, bari onu söyle...”
Biraz düşündü ve sonra; “Sana mutluluk getirmeyeceğim, onu biliyorum,” deyiverdi ciddiyetle. Ellerimi tuttu çaktırmadan. Sahnenin parıltılı ışıklarından başka, kulüp neredeyse zifiri karanlıktı. Caz dörtlüsü repertuarına yeni aldığı bir Miles Davis parçası çalıyordu. İnal, trompetine surdin takmış döktürüyordu yine…
Kulağına fısıldayarak, “Ben tersini düşünüyorum,” dedim ona; “Birbirimizi çok mutlu edeceğiz.”
Güldü bu lâfıma; “Öyle olsun bakalım,” dedi.
“Neymiş şu sözünü ettiğin yeteneğim?”
“Parlak bir adamsın sen,” dedi. “Ama acılar çekeceksin. Aslında içinde hepsinin üstesinden gelecek güç var ama bunun farkına varman ve çekip çıkarman gerek…”
‘Dalga mı geçiyor benimle?’ diye düşündüm bir an. Yüzüne baktım, hâlâ ciddiydi. Hemen konuyu değiştirdim. “Bana gidelim mi?” diye sordum.
İç geçirdi. “Cevabımı biliyorsun,” dedi yine; “Sana zamanı geldiğini söyleyinceye kadar, bana yaptığın bu ‘yatak’ tekliflerini tekrarlama lütfen.”
Evine gidemiyordum, benim evime gelmiyordu, evden ya da şarkı söylediği bardan telefonla aramamı istemiyor ve Barış’tan bir türlü ayrılamıyordu. O beni isteyip de aradığı zaman, ya da Jazzino’ya geldiğinde görüşebiliyorduk ancak. Ayrılmalarını sağlayacak olan ve gerekçesi kesinleşip de bir sebepten dolayı gerçekleşemeyen, şu meşhur sevgilisinin meçhul sorunu her ne halt idiyse onu da bir türlü çözememişti. İşin kötüsü, geçen zaman zarfında başka kızlarla beraber olmama rağmen Serra’yı kafamdan söküp atamıyor ve ona gittikçe daha fazla bağlanıyordum. Her an birlikte olmak istiyor ve onu daha çok arzuluyordum. Aramızda Barış’ın olması ve şu anda bir araya gelmemizin olanaksızlığı bu isteklerimi daha da artırıyor ve beni mutsuz ve tatminsiz biri haline getiriyordu.
Hemen her gece yeni birileriyle tanışıyordum ya da eski hatunlardan biri geliyordu Jazzino’ya. Etrafım güzel kadınlarla doluydu ama bende iş yoktu; işi gücü bırakmış, kafayı Serra’ya takmıştım. Kulüpteki tüm erkeklerin ağzının suyunu akıtacak kızları sudan bahanelerle atlatır olmuştum. O son Cumartesi gecesi sonrasında, kulübün dışında buluşmaya başladık onunla; içki içtik, yemek yedik, öpüştük, koklaştık, el ele tutuştuk; ancak benim anladığım manada iki sevgili olmayı başaramadık.
Bir şey oldu sonra… Nisan ayının sonunda Serra sırra kadem bastı; günlerce aramadı beni ve kulübe de gelmez oldu. Aradan bir süre daha geçtikten sonra İnal’dan telefon numarasını aldım ve her şeyi göze alıp onu evinden aradım bir gece. “Serra nasılsın?” diye dümdüz sordum.
Kuru ve soğuk bir sesle, “Merhaba,” diyerek cevapladı.
“Yalnızca merhaba mı? Seni merak ettim, iki haftadır yoksun,” diye sitem ettim.
“Evet, biraz rahatsızdım.”
“Geçmiş olsun, neyin vardı?” diye sordum.
“Soğuk algınlığı,” dedi daha da kuru bir sesle.
İkinci kez geçmiş olsun demedim artık. Telefonda bir sessizlik oldu, ne diyeceğimi bilememiştim. Serra onu aradığıma hiç memnun olmamıştı sanki. “Müsait değilsin galiba,” dedim sonunda; “Pek konuşmak istemiyor gibisin.”
“Evet, şu anda bir görüşmem var. Seni sonra ararım.”
Kapadı telefonu. Gece yarısı olmuştu neredeyse ve evde bir görüşmesi vardı.
‘Ahh, aptal kafam’ dedim kendi kendime. Ne halt etmeye aradın, neredeyse telefonu yüzüne kapatacaktı.
Görüşme ha?
Ne yapmıştım ki ben ona? Reddedildiği halde, bir kadının peşinde yeniyetmeler gibi koşmak hiç yakışıyor muydu benim gibi adama?
Gece yarısı görüşme…
Aslında, onu kıskanıyor ve merak ediyordum. Derdim buydu. Bir kadının yatakta nasıl olduğunu merak etmek, bir erkeğin ilgi duyduğu kadını daha yakından tanıma ihtiyacının en belirleyici adımıdır ve önemli bir şeydir. Ayrıca, ben her şeyi merak eden biriydim zaten. Neden ailesini, duygularını, çocukluğunu, arkadaşlarını anlatmıyordu, neden kendini açmıyordu bana? Şu uzatmalı sevgilisi Barış’ı neden bırakamıyordu? Buna engel olan gizemli durum ne olabilirdi? Ona değişik şekillerde defalarca sormuştum bu soruları; çaktırmadan sormuştum, doğrudan sormuştum ve bana başka olayları anlatırken bunlara ilişkin ipuçları aramaya çalışmıştım.
Olmamıştı bir türlü. Serra, ser veriyor, sır vermiyordu. Aklıma başka şeylerin geldiğini ve bu sebepten dolayı kendisi hakkında olumsuz şeyler düşündüğümü bile hissettirmiştim ona. “Bak,” demişti; “Ne düşünürsen düşün, umurumda bile değil. Dört yıldır beraber olduğum bir insanın özel hayatı ile ilgili bir şeyler anlatmamı bekleme benden. Ha, aradan zaman geçer, bunun bir önemi kalmaz ve Barış’ın kendisi de anlatılmasında bir sakınca görmez, o zaman her şeyi söylerim sana. Lütfen beni zorlama…”
“Peki,” demiştim. Ne diyeyim?
Belki de kendisini sorularımla sıkıştırmamdan rahatsızdı ve çok üzerine düştüğümden kaçıyordu benden. Kadınlar böyle şey yaparlar bazen; avantajın ve geleceğin nerede olduğunu pek bilemezler. Bizim durumumuz buna da uymuyordu gerçi; Serra aklı havada bir üniversiteli kız değildi ve ben de ona yalnızca lüks bir yaşam fırsatından başka bir şey sunamayan biri değildim. Yalnızca otuz yaşında, bekâr, yakışıklı, itibarlı ve para kazanmış ve hâlen kazanmakta olan ve üstelik bunu kendi bileğinin gücüyle başarmış bir heriftim. Doğal olarak, kendimi Barış’la kıyaslıyordum ve bildiği-bilmediği her işte ondan on gömlek ilerde olduğumu düşünüyordum.
Bir erkekten başka ne isteyebilirdi Serra?
Dayak istiyor olmalıydı bu kız. Neyse, kabalaşmayayım şimdi; ne hali varsa görsün, dedim kendi kendime. Eğer birazcık aklı ve önsezisi varsa, eninde sonunda kendisi düşecektir buraya, bana…
Dayak lafını kızgınlıktan söylemiştim tabii ki… Hiçbir kadına fiske bile vurmuşluğum yoktu o güne kadar. Dayak, erkeğin acizliğinin göstergesiydi ve yarar yerine zarar getirirdi her zaman…
Belki de benim sıkı bir dayağa ihtiyacım vardı; aklım başıma gelsin diye…

 

 5
ORTAKÖY’DEKİ RESİM ATÖLYESİ
Ancak haftalar sonra sözümü tuttum. Gitmeye söz verdiğim Ressam Ergun’un atölyesine akşamüzeri saat beş buçukta vardım. Aşkın da henüz gelmiş içeride oturuyordu. Sanki bir derdi varmış gibi sıkıntılıydı yüzü. Sabahtan beri peşimdeydi ve her nedense başımın etini yemişti; ‘Ergun’a gidicez-cez’ diye…
Ortaköy İskele Meydanı, o yıllarda yeni düzenlenmekteydi. Meydana bakan evlerin çoğu viraneydi ve Ergun’un atölyesi o zamanlar sahildeki tek balıkçı olan Çınaraltı’nın bulunduğu binanın üst katındaydı. Yetmiş metrekare büyüklüğünde bir daireydi ve gerçekten de iskelenin yanından nefis bir manzarası vardı. Ön cepheye bakan salonun ortasında, pik döküm demirden kocaman bir kuzine yanıyordu çıtır çıtır. Bizim Parizyen ressam Ergun’la kız arkadaşı ve Aşkın, kuzinenin etrafına dizilmişler, rakılar elde demleniyorlardı.
Ergun, “Sevgilim Anita,” diye tanıştırdı onu bana. Sarışın, tombul, çilli bir Kuzey Avrupalıydı. Pencerenin önüne koymuş olduğu masada nasıl geleneksel vitray sanatı çalıştığını anlattı. Sonra Ergun bize atölyesini gezdirdi; duvarlara asmış olduğu resimlerini gösterdi. Resimlerin hâli içler acısıydı bana göre, ama beğenmiş gibi yaptım.
Soyut resim düşmanı filan değilim, yanlış anlaşılmasın, ama yüz yıl önce, insanları şaşırtmak için yapılmış olan zamanın modernist denemelerinin şimdi tekrarlanmasında orijinal bir yan bulmadığımı itiraf etmeliyim. Bana minimalist dekorasyon gibi geliyordu bu; hiçbir şey yapma, çalışma, tek tük metal eşyalar serpiştir, her yeri beyaza boya ve işte oldu… Şimdi de yenisini yap; saygıdeğer bir minimalist sanatçı olarak her yerde tekrarla bütün yaptıklarını…
Neyse, zevkler ve renkler tartışılmaz; kim ne halt ederse etsin, diyerek uzun zamandır bu tür tartışmalara hiç girmiyordum.
“Ben bir süredir soyut çalışıyorum. Kavramları ve iç dünyamdaki kaotik izdüşümleri, niteliksel olarak çok daha bütünsel bir özgünlükte betimleyebiliyorum böylelikle…”
Bu dünyanın insanları; ressamlar, sanat eleştirmenleri, sanat yazarları ve küratörler hep böyle anlaşılmaz bir dille konuşurlar ve yazar-çizerler. Anlamak mümkün değildir onları. Ergun’un uzun cümlesine karşılık olarak, ‘Nasıl yani?’ demek yerine “Anlıyorum,” lâfı çıktı ağzımdan. Başımla da onayladım üstelik. Bir yandan bana duvardaki resimlerini gösteriyordu. “Bakın burada; içsel öfkeyi mikro kozmos bağlamda anlatıyorum. Biraz post-modernist bir yaklaşımla yapıyorum bunu ama öyle gerekiyor…”
Çeşitli renklere batmış badana fırçasının gelişigüzel devinimleriyle yapılmış resimler, Ergun abimin bu açıklamasından sonra gözüme bir kat daha güzel göründü birden. Lâfı daha fazla uzatmamak için elimdeki rakı kadehini kaldırdım. “Hadi, şerefe,” dedim herkese.
Aşkın da bana yardımcı oldu, konuşmayı daha tehlikesiz ve daha az sıkıcı konulara taşıdık. Gerçi Ergun için bir şey fark etmedi; ne söylediysek, o konuyu iyi biliyordu. “Caz müziği, tabii ki Afrika kökenlidir, ancak Avangart sanatlarda orijin ve diyalektik aramak doğru olmaz; her şey metaforlarla anlatılır ve bu izdüşümleri…”
Yine ağzına tıkmak zorunda kaldım lâfını. “Yaşşa, Ergun üstadım, içelim. Hadi, cami avlusuna mı geldik yahu?”
Kapı iki defa üst üste çaldı. Ergun’a önce iki şirin kız ve sonra da kırk beş yaşlarında bir başka ressam arkadaşı misafir geldi. Onlar da oturdular. Çeşitli mezeler, balık ve rakı da getirmişti ressam Memduh yanında. Adam çok şeker biriydi; içten, kalender ve sıcak… Alaylı, eski bir sanatçıymış; “Sokak ressamıyım ben,” diye tanıttı kendini. Hemen orada söğüş roka, fava, topik ve pancar turşusundan oluşan bir tezgâh kurdu. Hepimiz için de kuzinenin üst rafına yağlı kâğıda sarılı Çingene palamutları attı birer tane…
“Şerefine Memduh üstadım!”
Masadaki herkes çok sevdi Memduh’u; canlı, mütevazı ve çok hoşsohbet biriydi. Bugün, sokakta kurmuş olduğu tezgâhta iki resim satmıştı. Onu kutlamak için herkese içki ve balık ısmarlıyordu.
Ergun, ilgi odağının Memduh’a dönmesine önce biraz içerlemişti, fakat yeni gelen kızlarla birlikte muhabbet öyle güzel bir hale gelmiş ve herkes hayatından o kadar memnundu ki başka bir şey söyleyemedi. O da ortama uydu. Fıkraların biri gidiyor, biri geliyor; kızlarsa şen-şakrak, masadaki bütün herkese sınırsız ilgi gösteriyorlardı. Kimseye iltimas yoktu.
Arzu ve Oya balerindiler; Devlet Opera ve Balesi’nde sözleşmeli sanatçı olarak çalışıyorlardı. Biraz daha para kazanmak için televizyon kanallarından birinde tavşan kız veya konu mankeni benzeri ek işler yapmaktaydılar. Aşkın onları hemen Jazzino’ya davet etti ve askıntı olmayı da ihmal etmedi tabii. Ergun, akşamın ilerleyen saatlerinde konuyu yine kendi resimlerine getirdi; ne kadar beğenildiğini ve ne kadar müthiş olduklarını ifade etti.
Akademiden yetişme ressamların büyük bölümü, böyle oluyordu galiba; akademinin resim bölümüne bizim kolejlerden falan kimse girmeye teşebbüs etmezdi. Bir üniversite kazanamamış çocuklar, İstasyon Sanat Evi benzeri kurslara gidip, yalnızca teknik beceri isteyen yetenek sınavını kazanıp kaydolurlardı buraya… E, akademideki betonlaşmış fikirlere sahip hocalardan da, orta zekâlı bir çocuğu yaratıcı bir dâhi-sanatçıya dönüştürmesini bekleyemezdiniz elbette; öğrencilerine, kendi stili ve kendi ekolü neyse onları anlatıp duruyorlardı demek ki…
Memduh ortamın havasını değiştirdi. Sokaklardaki maceralarını anlattı biraz. Ergun, bunun da sonunda konuyu post-modernizme getirdiğinde dayanamadım. Birden ağzımdan kaçıverdi; “Post-modernizm diye bir sanat akımı olamaz bana göre,” dedim. ‘Uydurma bir lâf bu…”
Gıcıklık yapacağım tutmuştu, kimi zaman böyle oluverirdim. Bir sessizlik oldu. Ergun’un yüzü değişti, yutkundu ve sordu. “Neden olamaz?”
“Yıllar geçip de, tercihler değişince ve eski yılların modernizmini de aşan yenilikte işler yapılmaya başlanınca, bu sanat eserlerinin post-modernist olduğunu varsaymış bazı aklı evveller. Ama 60’lı yılların modernizmi başkaydı, yetmişli-seksenli yılların başka, şimdinin başka… Ha, futuristik resimleri falan anlarım da, felsefesi olmayan, yalnızca yenilikçiliğin de ötesinde bir sanat akımı olduğunu iddia eden, içi boş bir post-modernizm kavramını anlamak zorunda değilim.”
Ergun’u yarım saat boyunca epeyce zorladım. Sonra da baktım iş tatsızlaşacak, boş verdim, yine komikliğe bağladım işi…
Resim, birazcık çizim ve boyama tekniği öğrenen herkesin yapabileceği bir hobi olarak görünen, ancak, az sayıda insanın yapabileceği bir iştir aslında. Çünkü gerçek bir kompozisyonu düşünmek, tasarlamak ve onu bir medyaya aktarmak; parlak ifade gücü, epeyce sıkı teknik bilgi, yetenek, güçlü estetik zevk, kültür ve bilgi birikimi ve bütün bunların yanı sıra orijinal fikirler üretebilecek yaratıcı zekâ gerektirir.
Gece on iki civarında, Aşkın’ın arabasına binip ayrıldık oradan. İkimiz de zilzurna sarhoştuk. Beşiktaş’taki çevirmeden kıl payı yırttık. Aşkın yolda giderken Taygun’la olan iş anlaşmazlıklarını anlatmaya başladı. Beni oraya neden bu kadar ısrarla çağırmış olduğunu anlamıştım şimdi; taraf olmamı istiyordu, böylece kendini bu kavgada daha güçlü hissedecekti.
“Müşteri ‘götürün beni’ diye yalvarıyor, bizimki oralı değil; ‘gerek yok hanfendi onu almanıza, israf olur’ filan diyor. Otomatik sinema perdesi istedi adamın biri, Taygun; ‘çok pahalıdır, size mekaniklerden verelim, elinizle çekin indirin’ dedi geçende…”
Çok bilirmişim gibi, tavsiyede bulundum. “Baba, pazarlamaya bulaştırma o zaman Taygun’u. Teklif et; iş bölümü yapın. Ne var bunda?”
“Yok yahu, ne emmeye geliyor, ne gömmeye! Diycem. Bu kadar da olmaz ki…”
Baktım veriyor veriştiriyor, ben de yine konuyu değiştirmeye çalıştım. Sorunlarım olduğunu söyledim. “Şu Jazzino’nun işleri ne olacak; ben ara sıra izin yapmak istiyorum. Bir müdür bulup koyun şuraya. Köleniz miyim ben sizin?”
“Dur şimdi sen. Şu işler çözülene kadar kıpırdama bir yere… Bu iş olmayacak çünkü… Diy-cem. Yani ortaklığı bitiricez-cez.”
“Nasıl yani?”
“Sertleştik dün sabah. Ayrılmak için çok para istiyor. ‘Sen ver o parayı bana, ben gideyim’ dedim. ‘Hayır’, dedi.”
“Yapma ya…”
Eyvahlar olsun. İş buraya kadar gelmişti demek. Şimdi bir de bu çıkmıştı başıma… Aşkın konuşmasına devam ederken ben de aynı anda Jazzino’daki patronluk görevimi başkalarına devretmem gerektiğini düşündüm. Aslında Tevfik Bey, giderek hemen her şeyi yapar ve organize eder hâle gelmişti; çünkü artık yalnızca yeknesak işler kalmış, ilk kuruluşta yoğun şekilde önüme gelen ‘karar al ve uygula’ sorumlulukları ortadan kalkmıştı. Ben de artık yalnızca günlük denetimleri yapıyordum; başka işlevim kalmamıştı.
“Kulüpteki hisseleri devretmeye de yanaşmıyor. Başımız belâda yani…”
“Benim konuşmamı ister misin onunla?” diye sordum. Zaten Aşkın’ın bütün derdi buydu. Anlamıştım.
“Bu akşam Jazzino’da olacakmış. Ben seni oraya bırakayım, eve gideyim. Konuşabilirsen konuş-nuş…”
“Tamam,” dedim fazla uzatmadan; “Fırsat olursa görüşürüm.”
İçerisi hınca hınç doluydu yine… Caz Dörtlüsü, İsveç’ten yeni transferimiz Fatih E.’yi önlerine solist olarak almışlar, yıkıyorlardı ortalığı. Fatih, Tony Bennett gibi sesi olan, trombon ve piyano asıl olmak üzere, hemen her enstrümanı çalabilen ve bunların üzerine bir de şovu da olan bir cazcıydı. Geçtiğimiz ay solist olarak onunla anlaşmıştık.
Taygun, sahneye göre en arka masada, şehrin ünlü kabadayılarından biriyle oturmaktaydı. Yandım Ali’yi gazetelerden tanıyordum. Yanında ufak-tefek, bıyıklı bir adam daha vardı. Onlara doğru yaklaştım, Taygun’la göz göze geldik, gülümsedi bana. Tam yanlarına geldiğimdeyse beni gösterip, ‘ortak mortak’ bir şeyler söyledi. Ben pişmiş kelle gibi sırıtmaktaydım. Yandım Ali ayağa kalktı ve ters ters baktı. Yaklaşık bir doksanlık ve yüz yirmi kiloluk, palabıyıklı, kel bir kas yığınıydı. Kendisiyle dalga geçtiğimi sanarak beni ciddî şekilde dövmeye hazırlandığını hissettim. Gülerek elimi uzattım; “Aman abi,” dedim, “Gözünü seveyim bir yanlışlık olmasın, dövülecek adam ben değilim.”
Taygun’la öpüştük. Onlara hemen içki ve meyve söyledim, yakınlık gösterdim. Biraz da pohpohladım Ali abimi. Bu tür adamlar severler beni, çünkü samimî davranırım. Bir kabadayı, benim gibi bir herifi neden dövmek istesin ki?
Bir fıkra anlattı, güldük, Yandım Ali, beni şoförü ve silahşoru Kamil’le tanıştırdı. Ona da bir kadeh rakı ısmarlayınca adamım oluverdi hemen. Taygun göz-kaş etti az sonra, kalkıp büroya yürüdük. Konuşmak istiyordu. İçeri girer girmez sinirli bir sesle sordu. “Bu manyak Aşkın’la bugün konuştun, ya da görüştün mü hiç sen?”
“Telefonda konuştum. N’oldu ki?”
“Didişiyor benimle. Alıcam ayağımın altına o olacak. Şirkete büyük işler gelmeye başladı ya; paylaşmak istemiyor parayı. Bütün derdi o…”
“Kaç yıldır ortaksınız siz?”
“Dört. Ulan dört yıldır yatırım yapıyoruz. Onu al, bunu al, temsilcilik al, mücadele et; şimdi tam parayı kazanıcaz, seninki arıza çıkarıyor iyi mi? Yer miyim ulan ben bunları?!” diye bağırmaya başladı.
Yumuşak bir sesle sakinleştirmeye çalıştım onu. “Abi, sinirlerini bozmadan alternatifleri değerlendirsen daha iyi olmaz mı? Kavga etmek yerine uzlaş; neticede para kazanmak için çalışıyorsunuz,” dedim
“Yok, niyeti bozuk bunun. Bozuk olsa, n’olucak; alırım ceketimi, koyarım cebime parayı, giderim.”
Taygun’un Arnavut damarı kabarmıştı yine anlaşılan. Biraz daha konuştum, Aşkın’a bir ders vermeye kararlı olduğunu anladım. Yapacak bir şey yoktu, içeriye döndük.
Doğrudan bara geçtim. Bir küçük Yeni Rakı’nın üzerine içki içecek hâlde değildim; az şekerli kahve söyledim. Program bitmek üzereydi, İnal’in solosunu dinlerken yine Serra geldi aklıma. Gözlerim içeride hep onu arıyor ve kulaklarım onun sesini duyar gibi oluyordu. Mayıs’ın sonuna gelmiştik, kulübü en geç iki hafta içinde kapatmak durumundaydık. Jazzino dört aydır açıktı ve işler henüz düşmeden, insanların ağzında tat bırakarak tatile girmekte fayda vardı. Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta, İstanbul’da yazlık mekânların dönemi olur ve kışlıklar kapanırdı.
Taygun’un yanına gittim, Tevfik Bey’i de çağırdık, yan masaya geçip kısa bir toplantı yaptık. Orkestra da bitirmişti, Taygun onları da çağırıp, Haziran’ın altısında tatile gireceğimizi bildirdi. Eylül başında, yeni yüzümüzle yeniden açılacaktık. Cazcı biraderlerimle şakalaştım biraz. Cem, bu sefer de Fatih’ten şikâyetçiydi; cazın ciddiyetini bozuyor diye; repertuarları uyuşmuyordu. Ona cevabını Aydın verdi; ‘Fatih’in yerine sen çık söyle’ dedi. Gülüştük hep birlikte. İnal’a, Serra’yı sordum. “Hiç gelmiyor bu günlerde. Sen görüyor musun?”
“Bizim Metin abilerle Bodrum’a çalmaya gitmişler diye duydum. Teklif gelmiş oradan.”
Kalbim acıyla çarparak, “Şu haberi bir araştırsana yarın,” dedim ona. “Hakikaten gitmişlerse söyle bana, tamam mı?”
Başını salladı. Kalkıp ceketimi aldım ve millete veda ettim. Yandım Ali’nin yanına gidip yanaklarından öptüm onu ve bir isteği olup olmadığını sordum. “Yarın görüşürüz,” dedi. ‘Demek ki daha görecek günlerimiz var’ dedim kendi kendime…
Gün ola, devran döne…

 

 

6
SEZON SONU
Sezonun bitiş tarihine kadar durumu güçlükle idare ettim. Taygun olmasa bile Yandım Ali her gece geldi oraya… Aşkın da yanında Muşlu Mustafa diye bir başka kabadayıyla gezmeye başladı. Ofisleri ayırmışlar, konuşmuyorlardı birbirleriyle. İşler Aşkın’ın inisiyatifiyle yürüyor, satışları o yapıyordu. Teknik destek hizmeti Taygun’daydı şimdilik, bir de ithalatı o biliyordu. Neyse işte; bir onunla, bir ötekiyle konuşarak havayı birkaç gün daha belli bir soğuklukta tutmayı başardım ve kavga kıyamet çıkmadan Jazzino’yu kapattık.
İnal’dan daha sonra aldığım detaylı haberlere göre, Serra Bodrum’da bir trio ile şarkı söylemekteydi. Oraya iki hafta önce gitmişlerdi ve sevgilisi Barış da yanındaydı. Otelde aynı odada kalıyorlardı. Bu haber beni yerden yere vurdu.
Yorgunluğum ve bedbinliğim yalnızca Serra yüzünden değildi aslında; gece hayatı insanı çok yıpratan bir şeydi. İçki, sigara, dumanlı ortam, gürültü, kalabalık… Soluğu kesiliyordu insanın ve sonunda en küçük olumsuzluk karşısında morali sıfırlanıyordu.
Evde sabah miskinliği yaparken konuya uyandım ve kendime yaz boyunca sürdüreceğim bir detoks programı yaptım hemen. Ufak bir içki göbeğim ve sigarayı arttırmış olduğumdan olsa gerek, gözaltı torbalarım oluşmuştu. Oturduğum evin bulunduğu site bu işlere uygundu; önünde on iki dönüm büyüklüğünde park ve sosyal tesisleri bulunan, çok yeşil ve havası temiz bir yerdi. Kendime temiz bir hayat uygulamaya başladım; sigara ve içkiyi hemen bıraktım. Meyve, sebze ve yoğurt ağırlıklı beslenmeye başladım.
Tatil günlerimde, Ortaköy’deki ressam Ergun’la epeyce ahbap olmuştum. Bizi atölyesinde ağırladığı akşamın hafta sonunda, orada tanıştığım balerin kızları ve Memduh’u da alıp Jazzino’ya gelmişti. Taslamış olduğu bilgiçlikler için pişmanlık sunan ve bana değer verdiğini anlatan bir konuşma oldu aramızda. Güzel bir akşam geçirdik, onlara bol bol içki ısmarladım. Kızlar da o gece şahaneydi; ufak tefek olanı, Oya, epeyce yeşillendi bana... Pas vermedim. Bende iş yoktu, dedim ya, kafayı Serra’ya takmıştım.
Yine de beğenmiştim, tatlı kızdı Oya; “Gözlerinde hep bir hüzün görüyorum senin,” diye bana takılırdı.
Hep aynı kayıtsızlıkla, “Hayatın acımasızlığındandır,” diyerek cevaplardım onu.
Uzunca bir süre, ressam ve balerin tayfasının içki ve meyhane davetlerini geri çevirdim. Bir süre irademi zorlamam gerektiğini düşünüyordum. Sitedeki havuz başında kendime yeni arkadaşlar bulmuş ve öğlen saat ikiye kadar orada kalıyordum. Erken saatte, Doktor Semih’le yaptığım tenis maçından sonra havuzda on tur atıyor, sonra çıkıp tavla oynuyor ve soda içip dalga geçiyordum.
Ergun, atölyesine daha sık gelmemi istediğinden, kirayı bölüşüp mekânı paylaşmayı teklif etti. Hemen kabul ettim; orayı bir ressam gibi kullanmak istediğimden falan değil, atölyenin güzel bir atmosferi ve bana bir yük oluşturmayacak kadar masrafı vardı. Ergun kendini daha rahat hissetsin istiyordum. Ne bileyim işte, oyalanmak için yeni oyuncaklara ihtiyacım vardı; mutsuzdum çünkü... Kimsenin benim mutsuzluğumun nedenini anladığı da yoktu ayrıca. Hele Ergun, bunu tamamen şımarıklık olarak görüyordu. “Hayret bir şeysin sen ya… Yediğin önünde, yemediğin ardında, daha ne istiyorsun bu hayattan? Milletin ne dertleri, çileleri var; tutturmuşsun bir hatun…”
Haklıydı da. Ama ne yapayım; ben öyle bir salaktım işte… Neyse; Temmuz başında ruhsal ve bedensel perhizi bir yana bıraktım, küçük balerinim Oya ile çıkmaya başladım sonunda. Gündüzleri atölyede resim çalışarak oyalanıyor ve Serra’yı unutmaya çalışıyordum. Memduh ve Ergun işlerimi çok beğeniyorlardı. Lise çağlarında karikatür çizmekten başka bir pratiğim olmamasına ve geleneksel resim tekniğinden anlamamama rağmen, özgün bir tarz yaratmıştım onlara göre.
“Naif-ekspresyonist, değişik bir stilin var. Valla başka hiç kimsede görmedim bizim piyasada,” diyordu Ergun; “İş yapar bunlar…”
Memduh da kişisel bir sergi açmam gerektiğini söylüyordu. “On beş yirmi resim daha yap, patlat sergini…”
Resim, sergi falan umurumda değildi. Aklım fikrim Serra’daydı benim. Bodrum’a onun yanına gitmeyi bile düşünüyordum. Bir gece Memduh’a açtım duygularımı, Çınaraltı’nda hep beraber rakı-balık yapıyorduk.
“N’apıcaksın ona gidip be? Sevgilisiyle iş bitirirken başını mı tutacaksın herifin?” dedi. Haklıydı, ne diyeyim? Vazgeçtim bu sevdadan hemen.
Ağustos’ta, Oya’yla beraber kısa bir tatil yaptık; Marmaris’e gittik. Bizimkilerin orada küçük bir evi vardı; iyi vakit geçirdik, tekne gezilerine falan çıktık ve mevsimi sonlandırdık.
Unutur gibi olmuştum Serra’yı.
Unutmak, teorik olarak hafıza hücrelerinden belirli bir kısmına erişimin engellenmesidir. Beyin, duyargalarla algılanan; görülen, işitilen, koklanan, duyulan ve tadılan her uyaranı eksiksiz kayda alır aslında; tabii, belirtmeme gerek yok; farkında olunan ya da idrak edilenleri… Unutulan bilgi ise, silinmiş falan değildir; yalnızca, beyindeki devasa sayıdaki hücrelere an itibarıyla ulaşmak çeşitli nedenlerle kolayca gerçekleşmez her zaman. Kimi zaman, bize acı veren bazı şeyleri unutmak ve hayatımızdan çıkartmak isteriz. Beynimizin en karanlık köşelerine attığımız bu hücrelere erişimi bloke etmeye çalışır ve onları kafamızdan sildik zannederiz.
Oysa hepsi oradadırlar; ilk fırsat bulduklarında, bir hortlak gibi ortaya çıkıp, saldırmayı bekler dururlar.

 

7
YENİ SEZON
Jazzino’yu Eylül’ün üçünde yeniden açtık. Kış sezonu başlamıştı; dekorasyonumuz yenilenmiş ve sahneyle barın yerleri değişmişti. İstanbul Caz Dörtlüsü’nün beş ay boyunca başımın etini yemesine sebep olan aynalar sökülmüş, eskiden barın bulunduğu uçtaki yeni sahne bir basamak ile yükseltilmiş ve ahşap kaplamalı zeminin arkası şarap rengi kadife perdelerle kaplanmıştı. Çok şık olmuştu Jazzino…
Serra’nın, açıldığımız hafta Cumartesi gecesi iyice geç bir saatte kulübe geldiğini gördüğümde acayip şaşırmış ve sevinmiştim. Hele hele yanında Barış’ın olmadığını görünce iyice heyecanlandım. Kulübün bar tarafında, kalabalık bir grup insan tarafından sarılmış bir durumdaydım. Serra etrafına bakındı biraz ama benim içeride olduğumu fark etmedi. Ona ulaşmaya çalışırken doğrudan sahneye yöneldi ve orkestranın ısrarıyla sahne alıp iki şarkı söyleyince aklım başımdan gitti yine.
Onu hiç unutamadığımı anladım.
Kendimi engelleme çabalarım boşunaydı; aramızda henüz seks denebilecek bir olayın gerçekleşmemiş olduğu bu kıza tutkulu bir şekilde âşık olmuştum. Böyle şeyler hissettiğim için çoktan beridir kendime kızıyordum ama yapacağım bir şey yoktu; aklımın kontrolünde olan bir duygu değildi bu. Sahneden inip bara geldiğinde hemen yanına gittim. Beni görünce gözleri parıldadı. Serra kafamdaki eski Serra oldu birden. “Şarkıları bu kadar kendinden geçerek, bu kadar insanın içine işleyerek söylemeni sağlayan şey ne acaba?” diyebildim güçlükle. Kalbim çırpınıp duruyordu.
Gülümseyerek yanıtladı, “Aşk,” dedi; “Bunu anlayamadın mı?”
Bu cilveli cevaba, iğneleyici bir tavırla karşılık verdim. “Kime âşıksın Serra? Barış’a duyduğun aşktan mı söz ediyorsun?”
Yüzünün şekli değişti ve hiç beklemediğim şekilde tersledi beni. Dudaklarını büzüp, “O kadar maddî bir dünyada yaşıyorsun ki senin gözündeki aşk, işte bu kadar basit ve bu kadar yozlaşmış bir kavram…” deyiverdi.
Şaşırmıştım bu lâflarına… Bu tatminsiz duruma; yani aramızdaki imkânsızlık üçgenine sebep olan kişi Serra’ydı ve bu üçgenin gerçek mağduru da bendim. Buna rağmen, ‘benim’ sevgisiz ve materyalist bir tarzım olduğunu söylüyordu her nedense...
“Barış’a ya da başka bir erkeğe duyduğun aşkı yüceltip bundan kendine pay çıkarmak niyetindesin galiba,” dedim.
Durdu. Kaşları çatıldı. “Bahsettiğim ‘aşk’, başka bir kavram; bu sözü de seni iğnelemek için söylemedim. Bunu anlamamış olmanı eleştiriyor da değilim. Kadın bedeni ve paranın gücünün peşinde koşanların bu aşka ulaşmasını beklemiyorum ayrıca…”
Ne söylemek istediğini anlayamamıştım açıkçası. Takıldığım konu, Serra’nın üzerinde bırakmış olduğum yanlış izlenimdi. “Beni kadın ve para peşinde koşan biri olarak mı görüyorsun?” diye sordum.
“Evet, öylesin elbette…” dedi yine kızgın bir ses tonuyla. “Yine de, kendini değiştirmek için, küçük de olsa bir şansın olduğunu görüyorum. Bu yüzden seninle ilgilendim ve yine buraya geldim.”
“Beni düşündüğün için teşekkür ederim sana,” dedim. Ellerinden tutup öptüm. “Eksik olma, Allah razı olsun. Neymiş benim şansım?”
“Gerçeğe ulaşmak için gerekli olan yeteneklere sahip birisin,” diyerek tuhaf konuşmasını sürdürdü.
Takdir edersiniz ki, bu sözlerden de hiçbir şey anlamak mümkün değildi. Etrafa bakınıp birini arıyor gibi yaptım ve “Barış nerede? Ayrıldınız mı yoksa?” diye sordum. Düştüğüm durumdan sıkıntı duymaktaydım.
Bu lâfıma fena halde gülüp, “Ayrılmamızı sabırsızlıkla bekliyormuşsun demek ki,” dedi.
Kendimi tutamayıp ciddileşiverdim birden. Sesimi iyice yükselterek, “Bilmiyor musun bunu? Senin hayatında ben neredeyim Serra; dış kapının mandalı mıyım? Eğer öyleyse, onun da gereğini yerine getiririm merak etme. Sen yeter ki karar ver; çünkü kararsız insanlara katlanamam ben,” dedim ona.
Sonra, aynı sertliği koruyarak ve Serra’nın şaşkınlıkla bakan yüzüne biraz daha yaklaşarak devam ettim. “Aslında seni defterden silmiştim ama bilirsin işte; çıkmamış candan ümit kesilmez. Bu konuda yaptığım ve yapacağım son konuşmadır bu, bilesin.”
Kendini savunmaya çalıştı. “Bana neden bu kadar kızgınsın anlayamadım,” dedi. “Seni rahatsız edecek bir şey mi yaptım?”
Bu savunma tarzı, beni daha da öfkelendirdi. “Bir şey yapmadın. Sorun da bu ya. Eğer bir şey yapmamaya devam edeceksen bunu bilmem lâzım…”
Çok beklemekten ve mutsuzluktan taşkınlaşmıştım. Ya bu işi halledecek ve onun sevgilisi olacak ya da tüm acıya katlanıp kesecektim kolumu. Serra gözlerimdeki kararlılığı okumuştu sanırım. Başını öne eğip fısıldadı. “Her şey iyi olacak. Seninle bunu konuşmaya geldim.”
Bu filmi daha önce görmüştüm. Onunla Nisan ayına kadar olan bütün buluşmalarımızda her şeyin iyi olacağını ve Barış’la ayrılmak üzere olduklarını temcit pilavı gibi tekrarlamıştı.
“İyi de, bu durum artık konuşarak halledilebilecek bir konu olmaktan çıktı artık Serra,” dedim.
Konuşacak bir şey de kalmamıştı zaten. Şimdi yine aynı sözlerle başladığından ve benim bunlara karnımın tok olduğunu anladığından, bu defa restimi görmeye mecbur kalıp benimle vedalaşacağını düşündüm. Çantasını alıp terk edecekti Jazzino’yu… Hiç istemiyordum bunu yapmasını. Her şeye katlanmaya razıydım aslında ama ağzımdan öfke sözcüklerinden başkası çıkmıyordu. Olmuyordu işte…
Suskunluğunun da üzerine gittim; “Yani, boş lâflara karnım tok benim, eylem istiyorum!” diye bağırıverdim.
“Anladım,” deyip başını önüne eğdi. Neyi anlamıştı acaba? Neyi anlaması gerektiğini sorarak anlattım ona. Aynı frekansa ayarlı değildik demek ki…
“Barış’la ayrıldınız mı?”
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı ve kesin bir kararlılıkla, “Evet,” dedi. “Dün sabah yollarımızı ayırdık.”
Kollarından tutup köşedeki bir masaya doğru sürükledim onu. Uzun zamandır dört gözle beklediğim şey gerçekleşmiş ama beklediğim gibi olmamıştı çünkü Serra hüzünlü gibiydi. Belki de ondan kurtulduğuna tam anlamıyla emin değildi, ne bileyim? Bir tuhaflık vardı. Bu kez, “Tamamen kopardın mı yani ipleri?” diye sordum.
Bir şey söylemedi.
“Şunu öğrenmek istiyorum Serra; eğer bana karşı bir şey duymuyorsan, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Bu anlamsız arkadaşlığımız sürer gider. Barış’ın bununla bir ilgisi yok, onun seninle birlikte olup olmaması bunu değiştirmez,” dedim.
“Sakin ol lütfen. Ne kadar saçma şeyler kurmuşsun kafanda. Tabii ki seni çok seviyorum ve seninle birlikte olmak istiyorum. Bundan şüphe duymana şaşırıyorum doğrusu,” dedi fısıltıyla. Uzanıp elimi tuttu ve başını yüzüme doğru yaklaştırdı; “Artık özgürüm ve seninle birlikteyim.”
Beklediğim buydu işte…
Böyle söylemesiydi…
En derin yerimde müthiş bir haz duydum o anda. İçim ısındı, dünyam aydınlandı. Birdenbire, hayatımda yeni bir dönemin başlamış olduğunun farkına vardım. İki avucumun arasına aldım yanaklarını… Serra, görüşmediğimiz aylar boyunca ona olan ilgimin düştüğünü sandığından olsa gerek, kalabalığın içinde çaktırmadan elimi tuttu ve sonra gömleğinin arasından vücuduna soktu. Belini ve karnını okşadım. Sonra, “Bu gece seninle birlikte olmak istiyorum,” dedi erotik sesiyle.
Ne söyleyeceğimi şaşırdım. İşi-gücü bırakıp gecenin sonunu beklemeden kulüpten birlikte çıktık ve benim evime gittik. Arabada hiç konuşmadı benimle. İçeri girdiğimizde kanepeye geçip oturdu. Evin salonunda her zaman loş ve güzel bir atmosfer olurdu. Sıkı bir müzik koydum onun için; eskilerden baba bir tenorcu, Lester Young...
Serra’yla ilk kez sevişmek üzere eve gelmiş olmanın heyecanı içindeydim. “Ne içersin?” diye sordum. Kanepenin önünde ayakta duruyor, ona hizmet etmek için bekliyordum. Bekâr bir erkek olarak epeyce zengin bir Bar-Amerikan’ım vardı elbette…
Seksi bir hareketle, “Ne seçenekler var?” diyerek oturduğu yerden başını kaldırıp bana baktı.
Eğilip dudaklarına bir öpücük kondurdum ve elinden tutup ayağa kaldırdım onu. “Her şey var; viski, cin, votka, konyak, tekila… Hadi gel tekila içelim seninle. Mariacchi var, değişiklik olur hem…” dedim ve bu kez boynundan öptüm hafifçe. Ürperip bana iyice sokuldu. Sarıverdim onu ve birlikte salınmaya başladık.
“Tamam. Tekila olsun,” dedi. Barın arkasındaki dolaptan bardakları birlikte aldık. Salonda tuttuğum küçük içki buzdolabından limon ve tekila çıkardım. Limonu dilimledim ve tuzluğu da ihmal etmedik tabii… Birer ‘shot’ tekilayı diktik. Limonu ısırıp tuzu da yaladık, makaraları koyuverdik sonra…
Ayakta dans edip, öpüşüp koklaşıp döndük ve birer tane daha içtik. Müziğin kadansı, kafalarımızdaki ritimle bir tınlaşım yakaladığında kanepenin üzerine yıkıp öptüm onu. Serin, kalın dudakları arzuyla açıldı. Önce alt dudağımı dişledi ve sonra dilini ağzıma soktu. Vahşi bir kedi gibi boynuma sarılıp yakamdan tutarak yanına doğru çekti beni. Ateş gibi yakıyordu ve ona karşılık vermekte zorlanıyordum. İçkiyi fazla kaçırmış, kafam epeyce ağırlaşmıştı.
Soyunup yatağa geçtik.
İlk sevişmemiz sönmüş bir volkanın harekete geçmesi gibi oldu; hareketlerini ve dokunuşlarını yavaşlattım onun… Sonra giderek hızlandık, seviye seviye yükseldik ve zirveye ulaştık. İki uzun seans sonrasında birlikte duşa girdik; orada da rahat durmadık. Ona bir kat daha âşık oldum çünkü tensel uyumumuzdan da emindim artık.
Olağanüstüydü…
Ne diyebilirim; birbirimiz için yaratılmıştık desem çok klişe bir tanımlama olacak ama… Öyleydik işte…
İnsan hayatının nadir zamanlarında, hayatının kadınını, erkeğini; ya da moda deyimle ruh ikizini bulduğunu sanır. Bazen ilk görüşte çarpılıverir; nedensiz olur bu… Belki de bu çekimin bilimsel nedenleri vardı, ancak ben onu tanımlayacak bilgiye sahip değildim.
Körkütük âşıktım ona, yalnızca bunu biliyordum.

 

8
AŞK GÜNLERİ
Eylül başındaki sıcaklar geçti, Jazzino’nun işleri artmaya başladı. Paraya, işe ve kulübe olan hevesim neredeyse sıfırlanmıştı. Bir şeyler yapıyordum, işler bir şekilde yürüyordu ama ben yalnızca bedenen oradaydım, ruhumsa Serra’ylaydı. Gecenin bir vakti, parlak renkli elbiselerinden biriyle kulübün kapısından içeri girdiğini gördüğümde, ne yapacağımı şaşırırdım heyecandan. O gelmişti; konuşacak, içki içecektik birlikte ve sonra şarkı söyleyecekti. Gözlerimin içine bir okyanus derinliğindeki gözleriyle bakacak ve tüylerimi ürperten sesiyle seslenecekti bana. Hayatın anlamını hatırlatacaktı.
Ve sonra oradan birlikte çıkacak ve karanlık âlemlerde ışıl ışıl parlayan gecelere akıyor olacaktık.
Hemen her gece, gözlerim kapıda sevgilimin gelmesini bekler olmuştum ve ondan başka kimseyi gözüm görmüyordu. Hem sıcaklığını içimde hissedecek kadar yakınımda, hem de yıldızlar kadar uzağımda hissederdim onu. Bazı dönemlerde Serra ortadan kaybolur, Jazzino’ya günler boyu uğramaz, bir telefon bile etmezdi. Nereye gitmiş olduğunu söylemez, kendinden hesap sormamdan rahatsız olur ve bunu bir daha yapmamamı isterdi.
Korkar yapmazdım.
Nedenini hâlâ bilmiyorum ama Serra’yı bir daha görememe ve onu ebediyen kaybetme korkusu içimde o kadar büyümüştü ki, sonunda hiç olmazsa şarkı söylediği gecelerde onun peşinden ayrılmamaya karar verdim ve haftanın iki gecesi Jazzino’da işi gücü bırakıp Sardunya Bar’a onu dinlemeye gider oldum. Kötü bir ses tesisatıyla ve sıradan bir orkestra eşliğinde söylemesine rağmen orada da büyülüyordu beni. Cin tonikleri art arda yuvarlıyor ve dinlerken mest oluyordum. Sahneden iner inmez birlikte benim eve gidiyor, Mariacchi tekilalarımızı içip sohbet ediyor ve bitmeyen bir tutkuyla sevişiyorduk.
Ter içinde kalıp bitkin düşene kadar…
Gecenin bir vakti, saat kaç olursa olsun, Serra mutlaka evine dönmek ister; bin bir zahmetle toparlanır, birlikte arabaya binip karşıya geçerdik. Onu Selâmiçeşme’de annesi ile birlikte yaşadığı, küçük apartman dairesine bırakırdım. Hiç istemeyerek… Nefret ediyordum bundan; yanımda kalmasını, sabahları yanımda uyanmasını istiyordum.
O eve hiç girmemiştim ve nasıl bir hayat yaşadığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Serra’nın bana aktarmış olduğu hayatı esrarla doluydu. Babası ölmüş müydü, yoksa onları terk mi etmişti, bunu bile bilmiyordum. Bir kardeşi falan yoktu galiba; tek çocuk olarak Kadıköy’de büyüdüğünü söylemişti. Babasız ve çalışmayan bir anneyle nasıl geçinirlerdi, annesi nasıl bir kadındı, akrabaları nerelerdeydi? Bütün bunlarla ilgili ipucu verebilecek bir şeyler hiç anlatmazdı bana.
Tuhaf yetenekleri ve ilgi alanları vardı; benimle ilgili kehanetlerde bulunur, çocukluğuma ve ilk gençliğime ait ayrıntılar anlatmamı ister ve bunları ilgiyle dinlerdi. Ailemin soyağacını onunla birlikte araştırmış ve çözümlemiştik. Karakterime ilişkin analizler yapar, bunları Karadeniz’de iş yapan ve Batumlu Gürcü bir korsan olduğu rivayet olunan büyük büyük dedemin savaşçı genlerine bağlar, aileye ait fotoğraf ve belgeleri titizlikle incelerdi.
Bu ilginç merakı benim de hoşuma gidiyordu. Büyükbabam Almanya’da eğitim görmüş ve sonradan Samsun ve İstanbul’da liman reisliği yapmış saygın bir deniz subayıydı. Beylerbeyi’ndeki konakta büyümüş olan babamla 1955 yılında evlenen annemin ailesini de iyice araştırdı Serra… Onu Annem ve teyzemle tanıştırdım, iki-üç saat sohbet ettiler ve teyzemin evinde yüklükteki bir bavulun içine tıkılmış duran ailenin eski fotoğraflarını karıştırıp durdular. Sıkıntıdan öldüm o gün…
Yarı-Giritli, yeniçeri kökenli, dev gibi bir adammış annemin dedesi. Onun oğlu olan benim dedem de zeki ve cesur biriydi. Tanımıştım onu küçükken; kardeşim ve beni çok sever, Hipodrom’daki at yarışlarına ve Beyoğlu’ndaki koltuk meyhanelerine bile yanında götürürdü. İçkici, kumarbaz, on defa batmış çıkmış bir kereste tüccarıydı ama ‘asil’ bir adammış demek ki… Takılmıştım Serra’ya biraz. Ona göre bunların hepsi, sağlam genetik özelliklerimi açıklayan miraslarımdı. Bu yorum gururumu okşamış, kendimi neredeyse her işi çözebilecek ve girdiğim her işi başarabilecek bir insan olarak görmeye başlamıştım.
Aramızda üç yaş fark vardı; Serra 1962 doğumlu, yani tam yirmi yedi yaşındaydı. O da Kafkas kökenli bir aileden geliyordu, hatta söylediğine göre baba tarafı Çerkez Ethem sülalesindendi. Trabzon’dan göçen ve İstanbul’da elektrik mühendisliği okuyan babası, annesiyle burada evlenmişti. Serra ilkokula başlayıncaya kadar Moda’da oturmuşlar, sonra ailece Selamiçeşme’ye taşınmışlardı.
Hakkında bütün bildiğim buydu işte…
Bu gizliliğin nedenini sorduğumda, “Adam olana çok bile... Bilip de ne yapacaksın, bak ben olmasam kendi soyunu sopunu bile öğrenmeyecektin,” diye terslemişti beni.
“Niye inceliyorsun ki benim şeceremi?” demiştim karşılık olarak. “Galiba benimle evlenmeyi ve çocuk doğurmayı planlıyorsun.”
“E, herhalde,” diye açıklamıştı; “Çocuk yapacağımız adamın genlerinin düzgün olması gerek.”
Ben işi ciddiye alınca patladı. Güldü bana. Kimseyle evlenme niyetinin olmadığını biliyordum. Evlenecek olsaydı, Barış denen o herifle evlenirdi. Aklıma geldi birden: Sahi ne olmuştu Barış’a? “Gitti Barış, yok artık…” dedi ben sorunca.
“Ne oldu bu adama yahu, öldü mü yani?”
Gizemli bir yüz ifadesiyle; “Öyle de diyebilirsin. Onu bir daha hiç görmeyeceksin,” dedi. Bu da tuhaftı…
Sanat uğraşılarıma ilham veriyor; yaptığım resimleri, yazdığım şarkıları, şiirleri, öyküleri sıra dışı bir zekâyla yorumluyor ve beni şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklüyordu. Onu yakından tanımaya başladığımda, adı duyulmuş her dönem sanatçısının, hemen her eseri üzerinde, neredeyse saatlerce konuşacak bilgisi olduğunu fark etmiştim. Müzik bilgisi, ritim duygusu ve kulağı da çok gelişmişti Serra’nın; bir kez duyduğu bir melodiyi, ritmi, ya da armoniyi bütün inceliğiyle yorumlayacak kadar ‘mutlak’ bir müzik hafızası vardı.
Repertuarını geliştirmek için yaptığı çalışmalardan birinde, bendeki Sarah Vaughan albümünü dinleyip, şarkı sözlerinin Türkçe okunuşlarını yazdığını gördüğümde şaşırdım, çünkü şarkı söylerken İngilizce telaffuzu bir Amerikalı kadar kusursuzdu. Caz şarkıları söyleyen birinin İngilizce bilmemesine ne dersiniz?
“Seni şaşırtacak daha çok şey var bende,” demişti kahkahalarla gülerek. Kendisininkine benzeyen uzun burnumu ısırmıştı sonra. İkimizi birbirimize benzetenler oluyordu. Kıvırcık gür saçlar, ince oval yüz şekli, beyaz ten, çene, ağız-burun falan... 
Serra bir gün Jazzino’ya geldiğinde; “Kâhyanız Pala, geçen gün bana ‘Abiniz az önce geldi’ dedi,” demişti.
Gülmüştüm buna. “Hay o Pala’nın gözüne…” demiştim. Bana göre, insana görünümünü veren, yani tanınmayı belirleyen şey, o insanın hareketleriydi. Bu konuda bir zıtlık vardı Serra’yla aramızda; yavaş hareket eden, uyumayı seven ve benden epeyce daha düşük ritme sahip biriydi. Zıtlıklarımız bununla da kalmıyordu; giyim tarzımızdan yemek tercihlerimize, eğlence anlayışımızdan hayat görüşümüze varıncaya kadar akla gelebilecek her şeyimiz birbirine tersti.
Aslında, ona böyle bir tutkuyla bağlanmışlığımın nedenlerini düşündüğümde elle tutulur bir sebep bulamıyordum ve onun beni sevdiğindense emin değildim.
Hiç emin değildim…
Serra bilinçli ya da bilinçsiz, üzerimde bir güvensizlik yaratmaktaydı; hayatına başka erkeklerin gireceğinden kuşku duyar, sıklıkla olagelen ortadan kaybolmaları içimde bir rahatsızlık yaratır ve tarifsiz bir şekilde kıskanırdım onu… Başka birini bulup beni terk edeceğinden korkuyordum. Coşku dolu kucaklayışlarla beni sevdiğini söylemesi içimi rahatlatmıyor, bütün o gizemli kaçıcılığı, ona biraz daha bağlanmama sebep oluyordu.
Evet, onu giderek daha çok seviyordum ancak bu da beni mutlu etmiyor, tersine, fena halde endişelendiriyordu. İçimde büyümekte olan onu kaybetme endişesi, arzularımı ilginç bir şekilde kamçılıyor; aldatma, yasak ilişki ve kölelik temaları işleyen yatak oyunları oynamaya yönlendiriyor ve giderek hastalıklı ihtiraslardan oluşmuş bir esaret kuyusuna düşürüyordu bizi. Yapabileceğim bir şey yoktu; tutkundum ona…
Ahh, ne güzel gecelerdi onlar; Serra, bir tren kompartımanına yanlışlıkla giren ve yan vagonda kocası bulunan kadını oynar, ben de adını bilmediğim o evli kadınla odanın karanlığında dinlediğim şarkıları vücuduma alır, tınısıyla bütünleşir ve onunla bitap düşene kadar sevişirdim.
Ekim ayında Serra’yı benim evime taşınması için zorlamaya başladım. Bin dereden su getirdi, direndi ama sonunda ikna oldu. Bir Pazar akşamı, iki bavuluyla birlikte gidip onu evden aldım ve ilk kez o gece, aynı yatakta sabaha kadar birlikte olduk. Sabah güneşi İstanbul siluetinin arkasından patladığında yanımdaydı, sarıldım ona, kıvırcık saçlarını karıştırdım, boynunu öptüm. Kahvaltıda hayallerimizden konuştuk. Birlikte seyahatlere çıkacak, tüm dünyayı dolaşacaktık. Avrupa’da kentsel mimariyi ve sanatı, uzak doğuda mistik dünyayı inceleyecektik.
“İngilizcemi geliştirmem lazım,” dedi bana. “Yoksa her yerde senin bana tercümanlık yapman gerekecek.”
“Sen İngilizceyi her durumda öğrenirsin canım, merak etme,” dedim.
Birilerinden duymuştu; “Malta’ya gideyim ben en iyisi,” dedi günün birinde. “Orada İngilizce dil okulları varmış; çeşitli seviyelerde kurslar… İngiltere’deki gibi; üstelik oradan çok daha ucuzmuş.”
Elinde tuttuğu bilgisayar çıktılarına göz gezdirdim. “Tabii, harika olur valla,” dedim fikrini destekleyerek; “Hem Malta’nın iklimi İngiltere’den çok daha güzeldir; Akdeniz’in iyice güneyinde, kışın bile ılıktır.”
Oradaki seyahat ve eğitim masraflarını üstleneceğimi söyledim. Sarıldı boynuma ve öptü beni. “Tamam, ben hemen bu işi organize edip yerimi ayırtayım.”
“Acele etme, daha erken,” dedim telaşla. Ondan bir an bile ayrı kalmak istemediğim bir dönemdeydim. “Bence kursa yazılmadan önce, birkaç günlüğüne gidip bir keşif yapmalısın. Hangi okulu beğenirsen kaydını oraya yaptırır, sonra ona göre Malta’da kalırsın.”
Bu tür işlerde biraz tedbirli ve sağduyulu olmanın daha yararlı olduğunu söyledim. Evet, hiçbir yere gitmesine hazır değildim; hep yanımda kalsın ve hayatına başka erkekler girmesin istiyordum. Âşıktım ona, söyledim ya size…
Serra, sevinmiş bir çocuk edasıyla, “Haklısın, öyle yapalım,” diyerek onayladı beni.
Elimdeki broşürü göstererek, “Oradaki okulların büyük bölümünde dönemler yılın başında açılıyor. Aralık’ta gitmelisin,” diye öneride bulundum. “Burada sonbaharın tadını çıkaralım. Havalar soğuyunca güneye gitmek daha güzel olur. Ben de işleri ayarladığımda senin yanına gelirim bir süreliğine…”
“Oraya gidip okula kaydolunca, seni haberdar ederim,” diye heyecan içinde sarıldı bana. Coşkuyla ve sevgiyle vücudunu sıktım ve dudaklarıma yaklaştırdığım zarif parmaklarını öptüm.
“Harika olacak her şey. Seni seviyorum aşkım.”
“Ben de seni seviyorum,” diyerek içtenlikle karşılık verdi bana.
Serra ile daha güzel günler geçirmeye başladık sonra. Evde onun sinema ve müzik merakına yönelik birkaç küçük değişiklik yapmıştım. İki ay kadar süren bir dönem içinde, sevdiği ve bilgi sahibi olduğu dünyaca ünlü yönetmenlerin film ve cazcıların konser videolarını alıp izledik. İyi bir film ya da konseri seyrettiğimizde bununla da kalmıyor, saatlerce süren sohbetlerimizde filmleri analiz ediyor, karşılıklı bilgilerimizi pekiştiriyor ve bazen kaynak kitaplara ve ansiklopedilere başvurarak sinema kültürümüzü geliştiriyorduk.
Serra’nın okuduğu kitaplar dikkatimi çekmişti bir ara... Ölüm sonrası, parapsikoloji ve adını hatırlamadığım tuhaflıkta konuları ve terimleri içeren kitaplardı bunlar. Soracak oldum bir gece; “Gizemli güçlerim var benim, farkına varmadın mı?” dedi gülerek.
“Nedir onlar?” diye sorunca, bir deney yapmayı önermişti bana. İçerideki odada, tek başıma ve çizeceğim resimlerin ne olduklarını bileceğini iddia ediyordu. Gidip bir köpek resmi çizdim ve kâğıdı katlayıp cebime koyduktan sonra yanına geldim, sordum; bildi. Tesadüf olduğunu sandım. Defalarca tekrarladık bu işlemi o gece, artık tuvalete kapanıp, yarı karanlıkta, arkam dönük ve neredeyse kavramsal resimler çiziyordum. Sonra da katlayıp cebime koyuyordum. Gelince biraz çizdiklerimi düşünmemi istiyordu benden, o kadar. Bir dakika bile sürmüyor, hepsini şaşmaz bir doğrulukla biliyordu. “Algılama yeteneğim normal insanlardan biraz fazla, hepsi bu,” diyerek açıklamıştı. “Başka alanlarda da çalışmam lâzım ama Türkçeye çevrilmiş kaynak sayısı çok sınırlı. Bu yüzden de dil öğrenmeyi çok istiyorum ya…”
Serra, İngilizce öğrenmeyi kafasına koymuştu; akşamları bir dil öğrenme setinden ders çalışıyor, filmleri İngilizce altyazı ile seyrediyor, İngilizce kitaplar okumaya çalışıyor ve bana durmadan bir şeyler soruyordu. Aslında temeli hiç de fena değildi ve durmadan da gelişiyordu.
Aralık ayının on ikisine Malta’ya uçak bileti aldık ve bir otelde yer ayırttık. Konuyu ve alternatifleri iyice araştırdı ve elinde bir dosyayla gidip ona önermiş olduğum gibi, yeri Malta’da seçmeye karar verdi. Dönüş zamanını da orada ayarlayacaktık. Serra’nın bu hevesini maddî ve manevî olarak içtenlikle destekliyordum ve bu destek içimi rahatlatıyordu.
Bir akşam yemeğinin ardından, falcı kadın taklidi yaparak; “Hadi senin bir falına bakayım,” demişti. Yemek masasında oturmuş kahve içiyor, sohbet ediyorduk. O zamanlar böyle şeylere metelik vermediğimden gırgır geçerdim onunla…
“Tamam bakasın, bir yirmilik çalışır,” dedim büyük bir ciddiyetle.
Uzun uzun fincanımı inceledi ve “Acayip bir sıkıntın olacak,” dedi. “Yakınlarda bir akşam vakti, önemli sorunlar yaşayacaksın,”.
“Felaket habercisi, akbaba gibi bir kadın oldun ya,” diye çıkışıp, kahve fincanını elinden almaya çalıştım. Vermedi.
“Sonra üç vakte kadar feraha çıkacaksın. Çok parlak bir geleceğin var, sana bir zamanlar söylemiştim ya…”
Ona, bunu çoktan unutmuş olduğumu söylemedim. ‘Hı-hıı’ deyip başımı salladım. “Neyle ilgiliymiş bu acayip sıkıntı?” diye alaycı bir dille sordum.
“Onu bilmiyorum. Galiba bir adam ve bir kadınla ilgili,” dedi ciddî bir yüz ifadesiyle.
“Öbür sevgilimdir,” dedim.
Fincanın altlığını alıp, telvesini fincanın içine akıttı. “Bak, burada da çıktı o adam,” dedi. “Kesin, bir kadınla ilgili bir sorun…” Sonra, bir şeyler daha görür gibi oldu. Kaşları havaya kalktı, gözleri büyüdü ve altlığın üzerine aceleyle kapattı fincanı. Gözlerini kaçırdı. “Boş ver. İşte bu kadar,” dedi; “Sıkıntın dağılıyor netice olarak…”
İşi şakaya vurarak, “Aman ağzım burnum dağılmasın da sıkıntım dağılsın,” dedim.
“Hadi, bir film seyredelim,” deyip ayağa kalktı. “Birer de içki koyup keyif yapalım.”
Ben seyredeceğimiz filmi seçerken o da mutfağa geçti.

 

9
SERRA’NIN TUHAFLIĞI
Ekim ayı geldiğinde, Aşkın’la Taygun’un ortaklıklarının bozulması, Jazzino’daki işlere bir virüs gibi bulaşmış ve her şey olabildiğince karışmıştı o aralar. Taygun’un adamı Yandım Ali ve şoförü Kâmil, hemen her akşam geliyor, Aşkın’ın kabadayısı Muşlu Mustafa ise ikisinin görüşmesi olduğunda damlıyordu oraya… Anladığım kadarıyla Aşkın, o bitmez tükenmez hırsıyla ekmediğini biçmek peşine düşmüş; dört yıl boyunca teknik bilgisini, çevresini ve itibarını sömürmüş olduğu ortağının artık görevini tamamladığını düşünüyor ve ondan kurtulmaya çalışıyordu. Çünkü işin bundan sonraki kısmı, daha çok satmak ve para kazanmaktan ibaretti. Ancak, Taygun ona kolayca pabuç bırakacak biri değildi; Aşkın’ın kötü niyetine uyanmış ve her şekilde direniyordu. Arabuluculuk çalışmalarım sonuç vermediği gibi, Kasım ayı boyunca ortam daha da gerilmişti.
Çok da umurumda değildi aslında hiçbiri… Geçtiğimiz sezonda, Mayıs ayına kadar koyduğumuz tüm sermayeyi geri almış, üstüne küçük birer servet kazanmış ve mekânın demirbaş yatırımını en iyi şekilde gerçekleştirip parasını da ödemiştik. Daha ne yapsaydık?
Şişli’de Şömine isimli bir bar işleten, içki dağıtıcısı iki ortakla gizli bir görüşme yapmıştım. Adamlar Jazzino’nun şöhretine o kadar hayrandılar ki kulübü şirketle birlikte devralmak için astronomik paralar teklif etmişlerdi bana. Bu görüşmeden, birbirlerini yemekle meşgul olan Aşkın’la Taygun’a hiç söz etmemiştim. Zamanı geldiğinde, işi olgunlaştırıp haberi öyle patlatmayı düşünüyordum.
Serra’nın hayatında bazı tuhaflıkların olduğunu keşfetmem ise, birlikte yaşamaya başladığımız günden başlayarak birkaç hafta sonrasında olmuştu. Sabahları, sanki başka birisi gibi uyanıyor, öğle saatlerine kadar kendine gelemiyordu. Toparlanıp çıkıyordu sonra ve onu akşam saatlerine kadar hiçbir yerde bulamıyordum. Annesine gittiğini söylüyor, ev telefonundan onu aramamı istemiyordu; dediğine göre, annesinin bizim birlikte yaşadığımızdan haberi yoktu.
Bir kız arkadaşıyla aynı evi paylaştığını söylemişti ona. “Annem Barış’ı iyi tanır ve sever. Şimdi bir süredir ayrı olduğumuza üzülüyor. Ondan başka biriyle aşk yaşadığımı öğrenmesine dayanamaz,” demişti ve ben de buna inanmamakta bir sebep görememiştim.
Yataktan çıktığı öğle saatlerinde, kahvaltımı çoktan yapmış, gazete, dergi ya da kitap okumakta olurdum genellikle. Oturduğumuz sitede bir tenis kortu ve havuz vardı; sabahları sitedeki doktor ahbabımla tenis oynar, ya da yaz aylarında havuzda yüzer gelirdim. Bütün yalvarmalarıma karşın, erken saatte yatmış da olsak, günün erken saatlerinin güzelliğini benimle paylaşması konusunda Serra’yı ikna etmeyi başaramamıştım. Hep aynı şeyi tekrarlar dururdu. “Gece insanıyım ben. Seninle farklı biyolojik saatlerimiz var.”
“Saçma bir şey bu; gece ben de seninle aynı saatte yatıyorum. Sabahı yaşamak çok güzeldir. Bir alışsan çok seversin; hiç canın istemiyor mu?”
Dudaklarını şımarık bir çocuk gibi büzerek, “Hayır, hiç istemeyecek de,” derdi bana.
“Tamamen alışkanlık meselesi bu,” diye ısrarımı sürdürürdüm. Fayda etmezdi.
“Neden bunun bilimsel bir gerçek olduğunu kabul etmek istemiyorsun?”
Kabul etsem de etmesem de fark eden bir şey olmadığı için mücadeleyi bırakmıştım sonunda. Serra, kahvaltıdan hemen sonra çantasında bulunan bir paketten çıkardığı rengârenk birtakım ilaçlar içerdi. Başlarda ona bunları sorduğumda ‘vitamin falan’ diye yanıtlamıştı beni… Sonradan, bu hapların onun karakterinde bir değişikliğe yol açtığını fark ettim. İki lokma atıştırdığı kahvaltısının ardından ilaçlarını alıp banyoda geçirdiği yarım saatten sonra, o huysuz, sinirli ve asık yüzlü kız gider ve yerine; canlı, gözlerinden ateş fışkıran, o benim sevdiğim deli-dolu karakterdeki erotik kadın geliverirdi.
Haftalar boyunca hiç garipsemedim bunları. Sonra bir sabah, ilaçlarını annesinde unuttuğunu söyleyip hayatımızı karanlık bir cehenneme çeviren süreci başlattı. İnanılmaz bir hırçınlıkla, ne yapacağını şaşırmış bir halde bana sataştı önce. “Bıktım senden ve bu hayattan! Geceleri evde uyuz gibi oturuyoruz. Sabahın köründe uyanıyorsun, huzur vermiyorsun insana!” diye söylenmeye başladı.
Sesimi çıkarmadım. Normal değildi; eli ayağı zangır zangır titriyordu sinirden. Yarım saat kadar devam etti. Ne olduğunu anlayamadığımdan, bu huysuzluğun sebebini sabahları kullandığı ilaçları almamışlığına verdim ve annesine gidip unuttuğu vitaminlerini almayı teklif ettim. “Ya da ne olduklarını söyle, nöbetçi eczaneden alayım sana,” dedim. “Hadi yaz şuraya…” Kâğıt-kalem uzattım önüne.
Kâğıdı yırttı, kalemi de kırıp yüzüme fırlattı. “Vitamin değildi o ilaçlar, reçetesiz alamam hiç birini!”
“Neydi peki onlar?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Haptı onlar, hap!” diye bağırdı bana yine; “Sakinleştirici ilaç, anti-depresan, hiç duymadın mı bunları hayatında?”
Duymadığımı söyleyince iyice sinirlendi. Yatak odasına geçip toparlandı ve giyindi. Arabaya atlayıp karşıya geçtik. Serra, yanımdaki koltukta dişlerini sıkmış ve hiç konuşmadan oturuyordu. Selamiçeşme’deki evin önünde park ettim, dışarı çıkıp apartmandan içeri girdi.
Arabanın içinde kös kös dururken kafamdan bin bir türlü düşünce geçti. Yol boyunca sorduğum soruların hiçbirinin cevabını alamamıştım Serra’dan. Epilepsi ya da bir cins akıl hastalığına sahip olmasından şüpheleniyordum. Onunla tanıştığımız geceden bu yana davranışlarındaki tuhaflıkları düşündüm. Çok da belirgin bir arıza gelmedi aklıma…
Şizofreni miydi acaba?
Patolojik vakalarda, böyle değişken kişilik bozuklukları olduğunu duymuştum; eskiden Nişantaşı’nda oturduğumuz apartmanda şizofren bir komşumuz vardı. Kadıncağız gayet normal biri gibiydi çoğunlukla. Kimi günlerde birdenbire kişiliği değişir, ona buna saldırır ve acayip şeyler söylemeye başlardı. Sarı, küçük bir hap verirdi annesi ona, içince sakinleşir, kendine gelirdi. Serra’nınki de böyle bir şey miydi acaba?
İçinde onun da bulunduğu mutlu ve huzurlu bir hayatın hayallerini kuruyordum. Her şey suya mı düşmüştü şimdi?
Serra yorgun bir yüzle yanıma geldi, sanki biraz daha sakinleşmişti. Yol boyunca arabada uyukladı, eve vardığımızda ön koltukta kaykılıp uykuya dalmıştı. Arabadan çıkmasına yardım ettim, eve girdik ve soyup yatağa yatırdım onu.
“Kötü şeyler olacak,” dedi birden uyanıp; “Hissediyorum bunu…”
“Saçmalama, yorgunsun sadece, hadi yat uyu…”
“Beni yoran şey bu zaten; galiba öleceğim ben…” Gözlerini kapatıp yana döndü.
“Öleceksin, çünkü böyle zırvalamaya devam edersen öldürücem seni,” dedim yumruğumu ona doğru savurup.
Gülmedi. Şu ilaçları sorayım mı acaba, diye geçti içimden. Vazgeçtim sonra; nasılsa cevap alamayacaktım. Üzerini örtüp salona geçtim. Ajansı açıp haberleri dinledim. Şimdilerde Jazzino’ya sürekli gitmem gerekmiyordu. Eşi dostu arayıp maaşlı bir müdür bulup koymuştuk oraya; benim bütün denetleme işimi o yapıyor, beni bulamazsa Aşkın’a rapor veriyordu. Saat neredeyse üç olmuştu, toparlanıp kulübe gitmek durumundaydım. Personelle kısa bir toplantımız vardı. Başım çatlayacak gibi ağrıyordu, bir ilaç yuttum ve Gayrettepe’ye yollandım.
Endişe içinde ve karmakarışık bir halde; onu, kendimi ve geleceği düşündüm yolda…
Toplantıdan sonra orada kalmayıp akşam erkenden eve döndüm. Eve girdiğimde Serra uyumuştu. İçime kurt düştü, banyo dolabının üzerinde duran ilaç çantasına göz attım. Bana önce vitamin, sonra da sakinleştirici dediği ilaç tabletlerini buldum. Akhineton, Largactil, Norodol… Hiç birinin kutusu ya da prospektüsü yoktu; isimlerini daha önce duymamıştım ve vitamin olma ihtimalleri olmadığı gibi, aynı anda üç cins yatıştırıcı kullanan birilerine de hiç rastlamamıştım.
Bir kâğıt parçasına not aldım; ilk fırsatta araştıracaktım bunları...

 

 

10
KRİZ GECESİ
Güzel ve anlamlı günlerimizin sonrasında yaşadığımız ilaç olayını bütünüyle unuttum ve Serra’nın Malta’ya gideceği günün önceki akşamı, kulüpteki işlerimi ayarlayıp eve erken geldim. Valiz hazırlamasına yardım etmek ve son gecesinde onunla uzun uzun beraber olmak istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı, zili çaldım, kimse açmadı. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım.
Evin hiçbir yerinde hayat belirtisi yoktu. Etrafı dolaşınca, Serra’nın yatak odasında uyumakta olduğunu gördüm. Hasta olmasından şüphelenip alnına elimi koyduğumda, boncuk boncuk terlemiş olduğunu fark ettim. Serra’nın ateşi yoktu ama içi titremekteydi sanki. Yorganı hafifçe sıyırmamla birlikte uyanır gibi oldu. Gözlerini açtı ve loş ışık altında kirpiklerini kırpıştırarak beni görmeye çalıştı.
Başucundaki komodinin üzerinde duran siyah makyaj çantasına gözüm ilişti. Ağzı açıktı ve içinden makyaj malzemesine hiç benzemeyen, plâstik bazı nesneler görünüyordu. Ayağa kalktım ve açtım çantayı: Bir şırınga seti, bir tane daha, bir metal kaşık, bir serum lâstiği, bir damlalık, ne ilgisi varsa, bir limon tuzu torbacığı ve bunun gibi bir sürü ıvır zıvır…
Morfin?
Serra’ya bakıp; “Bir hastalığın mı var senin?” diye sorabildim yalnızca. Uyuşturucu madde sözcüklerini duymak istemiyordum ondan. Durumu endişe vericiydi. Başını iki yana doğru sallayarak döndü ve yastığa gömüldü. Titremeye başladı. Ağzımdaki tükürük kurumuş, harekete geçmemi engelleyen ölümcül kuşkular içinde olup biteni anlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamayacak kadar kilitlenmiştim. Sorumu defalarca tekrarladım. Yanıt alamayınca onu yatakta sırtüstü çevirdim.
‘İyi misin?’ diye sordum yeniden ve tekrar tekrar. Serra başını salladı ve boynuma sardığı elleriyle beni iyice yakınına çekti.
Son nefesini veren biri gibi, “Ölüyo-rum,” dedi ağzından güçlükle çıkan bir fısıltıyla. “Bunun nasıl...”
“...bir şey oldu-ğunu...”
“...bilemez-sin...”
Dehşete kapıldım birden; dişleri birbirine vuruyor, göz bebekleri görünmüyordu. İki omzundan kavradığım bedenini sarsmaya başladım. “Görüyorum,” dedim bağırarak; “Nedir bu Serra, lütfen söyle bana, nedir bu?”
Hemen onu yataktan kaldırmaya davrandım sonra, ambulans çağırmak üzere telefon etmeğe kalkıştım, bir hışımla telefonu kaptı elimden. Bunun üzerine, kucaklayıp hastaneye götürmek üzere davrandım. Delirmiş gibi direndi bana; onu yattığı yere gerisin geriye bırakmak zorunda kaldım. “Şizofren misin, yoksa epilepsi nöbeti falan mı bu?” diye sordum. Daha ötesini anlamıştım aslında; yanılmış olmak istiyordum.
Başını iki yana salladı yine. Ter içinde ve nefes nefeseydi. Tırnaklarını koluma geçirdi. “Ero-in...” diyebildi güçlükle.
“Eee?” diyerek sabırsızca devam etmesini istedim.
“Tedavi ol-dum...”
“...ama kurtula-madım...”
“İlaç kullanıyordun ya,” dedim telaşla. Başımıza kötü bir şeyler geleceğini yoğun şekilde hissediyor ve bir mucize olup her şeyin yoluna girmesini umuyordum. “Onlar neydi peki?”
“İkame...”
“...ilaçlardı. Üç gün ön-ce...”
“...bit-tile-r...”
İçeri koştum ve ilaç çantasını getirdim. Bir tek Akhineton bitmişti, diğerlerinden üçer-beşer vardı. Olanları plastik ambalajından çıkardım ve telaş içinde bir bardak su doldurup, Serra’yı o hapları içmeye zorladım. Bir tokatta, bardağı da ilaçları da duvara çarptı; iyice delirmiş gibiydi.
“E-sas Akhine-ton...”
“...lâzı-mm,” dedi.
“Öbürle-ri hava-gazı…” diye inledi sonra. “Akhineton-u…”
“…yeşil reçe-teyle satarlar...”
Aklım yerinden çıktı.
“Yurt dışın-dan sipa-rişle geliyor...”
Gözümün önünde şimşekler çakmaya başladı.
“Doktora g-göre...”
Yutkundu yine. “k-kurtul-muş olmalıy-dım...”
Soluksuz kalmıştı sanki. “Ama... o-olma-dı işte...”
Şaşkınlıktan şaşkınlığa giriyordum. Ne yapmam gerektiğini sordum ona. Titremeleri, kas spazmlarına dönüşmüştü.
“...M-mal bulm-am…”
“…l-lâzım,” diye nefesi bitti sonunda.
Dondum kaldım. Kaçmak istedim oradan. “Nerden bulacağız Serra? Hiç bilmem ki bu işleri,” diye kekeledim. Elini tuvalet masasına doğru uzattı.
“Çan-tamı v-ver ba-na,” dedi yine güçlükle.
Verdim. Kırmızı, küçük bir fihrist çıkardı içinden. “K-Kör Hüs-rev...” diyebildi son olarak.
Yıpranmış, sarımtırak sayfaları karıştırdım ve buldum sonunda. Eline tutuşturduğum telefonu bana doğru uzatıp dilsiz insanların konuşmasına benzeyen tuhaf bir ses çıkardı. Yastığa kafasını gömdü ve hıçkırmaya başladı. Çevirdim numarayı.
“Alo, kimsing?” diye hırıltılı bir ses açtı telefonu.
İçeriden çoğunlukla erkek seslerinden oluşan vıcık vıcık konuşmalar duyuluyordu. “Hüsrev Bey’i aramıştım.”
“Kimmiş Hüsrev?”
O kadar sert sormuştu ki kekeledim. “Yanlış mı aradım acaba? Kör Hüsrev’in yeri değil mi?”
“Bi dagga…” dedi telefondaki korkunç ses… Gerçekten de bir dakikaya yakın bekledim hatta… Sonra daha korkunç bir ses ‘Alo’ dedi.
“Hüsrev Bey’le mi konuşuyorum? Kör Hüsrev yani…”
“Evet, buyur gardaş?”
“Ya, burada ciddi bir durum var; bayan arkadaşım verdi sizin numaranızı, kendisi kriz geçiriyor.” Ne söyleyeceğimi şaşırmış durumdaydım. Adını verse miydim, bilmiyordum ki? “Ben anlamam hiç bu işlerden,” diye devam ettim. “Sizi aramamı söyledi. İlaç alacakmışım sizden.”
Biraz durdu, düşündü. “Dur bağayım yigenim, begkle biraz,” dedi sonra.
Bekledim. İçeriden mırıl mırıl konuşmalar duyuluyordu. Hiçbirini anlayamadım. “Ne gkadar?” diye sordu.
Neyi sorduğunu anlayamamıştım. “Ne, ne kadar?” dedim.
“Kaç gıram istiyon gardeşşim?” diye azarladı beni…
“Bilmem, dedim ya hiç anlamam bu işten. Bir doz ne kadarsa o kadar işte…”
“Yok, öyle olmaz bizde… Üç gıram olur en az.”
Yine şaşırdım ne diyeceğimi. “Tamam o zaman. Kaç para getiricem?”
“Yüz elli gayme,” dedi bulanık bir hırıltıyla.
Kem küm edip, “Yerinizin tarifini alabilir miyim?” diye sordum.
“Alırsın tabii,” dedi. “Dolabdere minibüs duragının oraya gel. Ssütlüce minibüsleri. Tam meydan… Ordan, ara ssokgağa girecen. Kime ssorsan gösterirler bizim tükgânı… Fazla gecikgme yigenim.”
“Hemen çıkıp geliyorum,” dedim korkuyla. Cebime fazladan iki yüz lira koyup fırladım dışarı. Çıkarken Serra’ya göz attım. Hâli içler acısıydı; yataktan çıkıp masanın altına girmiş, dertop olmuş kıvranıyordu. Altına kaçırmıştı galiba; geceliğinin eteği sırılsıklamdı.
Dişlerimi sıkıp arabaya koştum. Saat ona geliyordu, hızla Ortaköy’e inip, sahilden Beşiktaş’a vurdum. Kafam çok karışıktı, bunu tekrarlayıp durmak istemiyorum, ancak gerçekten de ne yapacağımı bilmez haldeydim. Dikiz aynasından yorgun yüzümü inceledim. Şu işe bakın, bu ben miydim?
Beşiktaş’tan Taksim’e çıkarken birilerinden yardım istemek geldi aklıma; Dolmabahçe Stadı’nın üzerinden denize doğru baktım ve düşündüm biraz. Sonra birden vazgeçtim bu fikrimden; ortalığı bulandırmaktan başka bir işe yaramayacak gibi geldi. Ne diyecektim millete? ‘Sevgilim bir eroinmanmış, bu gece öğrendim.’ Ne işin vardı senin bu karanlık yolda, başka âşık olunacak kız bulamadın mı demezler miydi bana?
Bunun yerine, ‘şu zıkkımı alayım, yutsun ve uyusun’ dedim kendi kendime… Sabaha onu hazırlayıp Malta uçağına bindirdikten sonra, salim kafayla bir plan yapacak ve geri döndüğünde ayrılacaktım ondan.
Annesinin evine gönderirdim, olur biterdi.

 

11
KÖR HÜSREV’İN MEYHANESİ
Biraz uğraşarak da olsa, meydanı ve minibüs durağını buldum, ortalık bir yerde park ettim. Oraya açılan bir sürü karanlık ve dar sokak vardı. Çekine çekine, orada durmuş sigara içen birine sordum meyhaneyi. Eliyle gösterdi; “Nah şurda,” dedi. O yana koşturdum.
Kör Hüsrev’in Dolapdere’deki meyhanesi sisler içindeydi. İçeri girdiğimde ayaktakımından oluşmuş müşterilerin bütün gözleri bana doğru çevrildi bir anda… Tarifi imkânsız bir koku vardı içeride; sanki lâğım kokusu bozulmuş balıkla birleşip ıslanmış tömbekiye karışmıştı. Toplam on kadar masanın bulunduğu bu dar ve uzun mekânda yaklaşık yirmi beş kişi vardı. Size içerideki müşteri profilini çıkarmanın güçlüğünü anlatmak için şunu söyleyebilirim; henüz kadınlığa dönüşmemiş, ancak transseksüellerden daha müptezel olduğu anlaşılan ucubeleri karşısına almış cilveleşen tamirci çırakları, genelevden emekli olmuş kadınlarla oynaşan dilenci kıptîler ve kanlı gözlerini gelene geçene dikmiş olan bazı hapishane kaçkınlarını tespit edebilmiştim ilk bakışta… Sonra gözlerimi hepsinden kaçırmayı daha tehlikesiz buldum ve başımı önüme eğerek kırık dökük iskemlelerin aralarından güçlükle geçip yamuk masalardan birine oturdum. Taş zemin talaşla kaplı, duvarlar ve tavan üzerlerine çeşitli deniz mahlûkları iliştirilmiş ağlarla bezeliydi.
Kara kuru, dişsiz bir ihtiyar elinde bir tepsiyle gelip, beyaz peynir ve kavunla birlikte bir küçük yeni rakı koydu masaya… Ne istediğimi sordu. “Kör Hüsrev’le görüşecektim. Acil...” dedim tedirginlikle.
“Kimsin?” diyerek adımı sormuş olduğunu yüz ifadesinden anladım ancak.
Bir isim uydurup söyledim. Beklerken, lâf olsun diye beyaz peynir-kavun gibi bir şeyler atıştırdım. Sakinleştirici olarak da bir tek rakıyı iki yudumda bitiriverdim. Kalp çarpıntım hafifledi biraz ve ağzımdaki kuruma azaldı. Az sonra, camekânlı buzdolabının yanındaki kapıdan, şimdiye kadar gördüğüm en korkunç yüzlü adam çıktı, topallayarak geldi ve benim masaya oturdu. Kör Hüsrev’in yüzünün sol tarafı yanmış olmalıydı. Aynı bozukluklar, boynunda ve sol elinde de vardı ama hiçbiri başındaki inanılmaz iğrençlikteki yara iziyle yarışamazdı.
Adam yanıma yaklaştığında şefkât dolu bir sesle; “Rahat ol yigenim” dedi. “Burası ssağlamdır. Aynassızlar uğramazz benim meyhaneye…”
Cümlesinin sonunda, s’lerin ıslak bir bezden geçmiş gibi tınladığı kibar sesi bir hırıltıya dönüştü. “Assla!...”
Kör Hüsrev güldüğünde, zaten ağzının dışarısında duran kara-sarı dişlerinin arasında salya baloncukları belirdi. Omzuma elini koyup sıktı. “Hoş geldin,” dedi ve az önce yanıma gelen ihtiyar garsonu çağırıp bir sürü meze ve deniz ürünü siparişi verdi benim için.
Yan masada kalabalık bir dilenciler topluluğu vardı. Hiç anlamadığım bir lehçeyle avaz avaz konuşuyor ve ortalarına aldıkları kerhane maması kılıklı pejmürde kadını azdırıp duruyorlardı. Salonun tavanında kırpışıp duran iki mavimsi flüoresandan yayılan ışık meyhanenin pislik dolu atmosferini iyice iğrenç bir hale sokmaktaydı.
Tekinsiz bir yakarışla, “Acelem var,” diyebildim ama sanki kimse duymadı beni. Kör Hüsrev’in kulağına eğilip tekrarladım; “Hüsrev Bey, biliyorsunuz, kriz geçirmekte olan bir hastam var. Onun için geldim buraya…”
“Puşt bunlar, puşşt!” diye bağırıverdi birden. Yüzü daha da korkunçlaştı; “Bizim ne acılar çektiğimiz gkimsenin umrunda değil; gkendi paramızla aldığımız bir gıdım ilacı essirger bu ibpneler bizden! Gâvur n’apıyor? Hasta gidiyor gkliniğe, bütün dogktorlar ssaygılı. Bir doz ilacı verirler sanğa...”
Ellerini masaya vurup, başını ulur gibi havaya dikti. “Beleşş... Guruşş almadan. Bagkımını da yaparlar hastanın...”
Çok ilgilenmiş ve bu işe şaşırmış gibi yaptım. Kör Hüsrev, masalara yetişmekte güçlük çeken ihtiyar garsonu yanına çağırdı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Sabırsızlıktan gebermiştim artık, hesabı görüp malı almak ve bir an önce eve yetişmek istiyordum. Serra’nın nasıl olduğunu merak ediyordum ve tarif edilmez bir endişe içindeydim. İhtiyar garson başını sallayıp oradan uzaklaştığında, dayanamayıp bu defa ben eğildim Kör Hüsrev’in kulağına. “Şu bizim mal, hani…” diye geveledim.
“Tabii, orda hayatının ssonuna kadar beleşş ilaç var herkeşe…” diyerek kaldığı yerden devam etti. Hiç oralı değildi. Elindeki içkisini bitirdi, masaya ‘tak’ diye vurdu boş bardağı. Bana baktı sonra.
“Ssipariş ettik. Argadaşş birazdan alıp gelecek. Sen parayı hazırla yigenim. Getirdin, di mi yanında?”
Emin olmak için sormak istedim. “Yüz elli lira değil mi?”
Kör Hüsrev birden dellendi. Bana kapıyı işaret etti. “Ssiktir git len burdan! Ssiktirr!” diye bağırmaya başladı.
Ne olup bittiğini anlamamış, hem şaşırmış, hem de bozulmuştum bu işe… Bu adamla telefonda malın parasını konuşmamış mıydık? “Ya ben yalnızca üç gram…”
Lafımı ağzıma tıktı. “İgki gkram bile olmaz o paraya!…”
“Peki, iki olsun o zaman… Parası da neyse, vereyim. N’oluyor ya… Dövseydiniz beni bir de…”
Bu lâfıma da kızdı, köpürdü. “Ne biçim gkonuşuyosun ssen öyle leen!”
Herif kesinlikle manyaktı. Başka bir şey söylemeden ne diyorsa kabul ettim ve yaptım. Garsona hesap ödemek istediğimi söyledim, işleri hızlandırmak istiyordum biraz. Yiyemediğim boktan mezeler ve iki kadeh rakı için de yirmi liramı kestiler. Gizlice kucağıma bıraktığı minicik bir kâğıt zarf içindeki ne idüğü belirsiz iki gram beyaz toz için iki yüz lira verdiğim gibi, Kör Hüsrev’in ve orada bulunan garip adamların alay ve hakaretlerine maruz kalmıştım. Hiçbirine aldırış edecek durumda değildim, zarfı alır almaz hızla uzaklaştım oradan. Arabanın yanına vardığımda, iki it kılıklı gencin ön camı kurcaladıklarını gördüm. Bağıra çağıra onları kovaladıktan sonra gazladım, yokuştan Taksim’e çıktım.
Kafamın içi karıncalanıyordu. Meydandan Dolmabahçe’ye doğru indiğimde Cuma akşamı olduğunu ve ana arterlerde trafik çevirmeleri olabileceğini düşündüm. Alkollü sürücülerden para sızdırmak, şehrin en önemli gelir kaynaklarından biriydi. Birden cebimdeki zarf aklıma geldi. Bir arama yapsalar… Yok canım, niye arasınlar beni? Yine de malı cebimden çıkarıp cüzdanımın gizli gözüne yerleştirdim, sanki arasalar orada bulamayacaklarmış gibi… Bu bokyiyenin nasıl yapılacağını da bilmiyordum. Kör Hüsrev’in meyhanesindeki korkunç görünümlü adamlardan birine sormak istemiş ama buna cesaret edememiştim bir türlü… ‘Birilerine telefon eder, öğrenirim’ demiştim kendi kendime…
Yolda araç telefonumun fihristini karıştırdım. Esrar kullanan tanıdıklarım vardı, belki onlardan biri biliyordur dedim. Tam D’lere gelmiştim ki, telefonun bir süredir sorunlu olan ve şarj tutmamakta ısrar eden bataryası ‘bip’ diye bir ses çıkarıp gidiverdi. Küfrettim her şeye ve herkese ve kendime… Sonra da her şeyi unuttum. Beşiktaş’ta çevirme vardı ve enikonu rakı içmiş durumdaydım. İki polisten biri arabayı kontrol kuyruğuna çekmemi işaret etti. Camı açtım ve kafamı dışarı çıkardım hemen.
Öbür polis yaklaştığında yüksekçe bir sesle, “Memur Bey, acele yetişmem gereken bir hastam var,” dedim. Yüzüme manasız bir ifadeyle bakınca, “Doktorum ben,” dedim. “Ölüyor kadın, hemen gitmem lâzım.”
Polis yemedi bunu nedense, evraklarımı istedi ve düdük paketini çıkardı cebinden. Evrakları falan vermeyip, doktor numarası yapmakta ısrar edince, steril ambalajını yırtıp içinden çıkardığı âleti bana doğru uzattı ve kibar olmaya zorladığı belli olan bir ses tonuyla ‘alkometre’yi üflememi söyledi.
Elini iterek geri çevirdim onu ve cüzdanıma davrandım.
“Yapmayın beyefendi,” dedi.
Başımı kaldırıp gözlerine baktım; “Yapmak zorundayım,” dedim ve içeriden aceleyle çıkardığım beş adet yirmiliği avucuna toka ettim. O günlerde, kimsenin reddedemeyeceği büyüklükte bir rakamdı bu.
Avucundaki paralara göz attıktan sonra duraklayan memur, “Geçiniz doktor bey,” dediğinde hemen gazladım. Eve varmak üzereyken, eğer parayı almamış olsaydı ne halt edeceğimi düşündüm. Kaçardım belki de oradan… Peşime düşerlerdi.
Ahh, keşke öyle olsaymış, yakalayıp içeri atsalarmış beni o gece…

 

12
ALTIN VURUŞ
Eve döndüğümde saat on ikiyi geçmişti sanırım. Serra masanın altından çıkıp, yatak odasındaki yatağa girmişti. Alnına elimi koyduğumda, birden irkilip çığlık çığlığa bağırmaya başladı. “Kimsin sen? Kimsin, söyl-e ça-buk!”
Hemen başucundaki lambayı yaktım. “Benim Serra, ben geldim. Bak hallettim işini…”
Elimdeki beyaz toz dolu kâğıt zarfı gösterip salladım ona. Gözlerini kırpıştırarak baktı, hayvansı bir iştahla sarıldı pakete. Yataktan çıkmak istedi ama kalkamadı. İki dizinin üzerinde yerdeki halıya kapaklandı. Garip bir şekilde titriyor, kolları ve bacakları kötürüm olmuş gibi içeri doğru bükülüyordu. Zarfı elinden alıp ona yardımcı olmayı teklif ettim. Bu haldeyken kendisine şırınga hazırlamasına olanak yoktu.
“Nasıl alıyorsun bunu?” diye sordum ona.
Cevaplayamadı beni. Sorumu tekrarladım. “Burnuna mı çekiyorsun tozu?”
Başını iki yana salladı. Komodinin üzerindeki çantayı işaret etti bana. Alnındaki ter damlaları başucu lambasının loş ışığında parıldıyordu. Üzerindeki gecelik sırılsıklam olmuştu, çıkarıp güçlükle kalın bir şeyler geçirdim üzerine. Onu yattığı yerde öylece bırakıp şu meşhur siyah edevat çantasını elime aldım. “Bu kaşıkla ne yapıyoruz? Tozu içine koyup ateşte eritecek miyiz?” diye yoğun bir endişeyle sordum bu kez.
Bir filmde böyle bir şey görmüş olduğumu hatırladım. Adam, kaşığa biraz su katıp tozu içinde erittikten sonra şırıngalıyordu koluna galiba… Aklımda kaldığı kadarıyla, çantadakileri boşaltıp hazırlık yapmaya başladım. Serra, acıklı gözlerle bana bakıyordu yalnızca. Ağzını açar gibi oluyor, tuhaf bir hırıltı çıkıyordu gırtlağından.
“Yalnızca başını salla yeter,” dedim ona.
Başını salladı.
“Ne kadar eriteceğiz kaşığın içinde?”
“Y-yarım...”
“...m-mer-cimek,” diyebildi.
Zarfın içinden, küçük bir çakının ucuyla birazını ayırdım ve ona iyice yaklaşarak gösterdim. “Bu kadar yeter mi?” diye sordum. Başını salladı.
Emin olmak için kaşığı alıp içine tozdan birazını döktüm. Sonra tekrarladım sorumu. “İyi mi bu kadar? Yeterli mi?”
Başını iki yana salladı. Daha fazla istiyordu.
“Serra, lütfen dikkatli ol ve söyle bana ne kadar olacağını. Bırak fazla olmasın, az olsun. Yine yaparım sana, tamam mı?” diye sinir içinde söylendim. Yine başını iki yana sallayıp, içinde tozun bulunduğu kâğıt zarfa ulaşmaya çalışınca, geriye çekildim ve kaşığın içine birazcık daha döktüm o lânet olasıcadan.
“Tamam mı şimdi? Yeterli değil mi?” deyip ayağa kalktım. Mutfağa geçtim. Serra’nın yeterli bulduğu dozun yarısına yakınını kâğıt zarfın içine geri koydum ona çaktırmadan. Filmlerden ve kitaplardan hatırladığım doz aşımı vakalarından birini yaşamaktan ödüm kopuyordu.
Serra, bana hiçbir işlemi doğru dürüst tarif edemiyordu artık. Kaşıktaki tozu, damlalıkla koyduğum bir miktar suyla karıştırıp ocakta ısıtmaya başladım. Kulaktan dolma bilgilerle çalışmak endişemi artırdığından, ellerim iyice titremeye başlamıştı. Kaynadığı halde, kaşığın içindeki toz bir türlü erimiyordu. İçeri gidip Serra’ya sordum. Çantasını istedi, bir de sigara paketini… İkisini de uzattım ona; titreyen parmaklarıyla limon tuzu torbacığından bir parça çıkarıp uzattı bana ve elimdeki kaşığın içine koydurdu usulca. Geriye dönerken bileğine çarptım ve kaşığın içindekiler yere döküldü. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı Serra; anlaşılmaz bir dilde ana avrat düz gitti bana.
“Tamam, sakin ol. Zarfta daha iki gramdan fazla mal var. Yenisini yaparım şimdi sana,” deyip güçlükle susturabildim onu. Suyu kaşığa yeniden koyup bir parça limon tuzunu da içine attıktan sonra, Serra’nın iniltileri arasında yeni bir doz yapmaya giriştim. Arkamdan gelen garip sesler dikkatimi çekti. Serra, mutfağın zeminindeki halıya yığılmış ve her yere kusuyordu.
Allah’ın cezası beyaz tozu, ısıtmakta olduğum kaşığa göz kararı eklemiştim bu kez; öbüründen daha az mı, yoksa daha çok mu olduğundan da emin değildim. Ağzım burnum kurumuş, alnım terlemişti. Sonunda, içinde tozun eridiği kaşığı tezgâha bırakıp şırıngayı almaya döndüğümde, Serra’nın oturduğu yerde doğrulup bir sigaranın filtresini çıkarıp bana uzattığını gördüm. Sıkılmış dişlerinin arasından, filtreyi eriyiğin içine atmamı ve iğneyi takmadan önce enjektörün ucuna batırıp sıvıyı oradan çekmem gerektiğini zar zor tarif etti bana. Aslında doğru bir şey yaptığımdan hiç emin değildim; danışmak için birilerini aramak istiyordum. Sürekli bu geçiyordu kafamdan.
Kaşıktaki eriyiği plastik enjektöre çekip soğumasını bekledim, bir yandan da kimi arayabileceğimi düşünüyordum. Gece yarısını geçmişti ve aklıma kimse gelmiyordu.
Kimi arayabilirdim Allah aşkına?
Serra aniden yerinden fırladı ve mutfak tezgâhının üzerinde soğumaya bırakmış olduğum şırıngayı bir hışımla kaptı. Lâstik serum hortumunu dolayıp ağzını ve sol elini kullanarak omzunun hemen altından sıktı kolunu. Damarının şişip kabarmasını bekliyordu ki, telaşlanıp enjektörü aldım elinden. “Serra, beni dinle,” dedim; “Ne yapmakta olduğumuzun farkındasın değil mi? Yapmasak ne olur? Yapmayalım şunu; yalvarırım sana… Biraz daha sıkalım dişimizi. Geçecek nasıl olsa…”
“G-geçmez...”
“...b-biliyo-rum,” dedi sinir içinde. Dişleri birbirine vuruyordu. “Şunu yapın-ca...”
“...rahat-laya-cağım.”
Titreyen elini uzattı bana doğru. “Ve-r elinde-kini...”
“...bana…”
Yapabileceğim başka bir şey kalmamış olduğunu düşündüm ve şırıngayı ona uzattım. Aldı ve bir anda giriverdi damarına; hazırlamış olduğum eriyiği içeriye zerk etmeye başladı. Yüzünde bir mutluluk ifadesi belirdi önce hafiften ve sonra, bu dinginlik dalga dalga bütün vücuduna yayıldı. Bacakları, boynu, kolları, her yeri gevşedi ve rahatladı.
“Harika-sın s-sen,” dedi bana fısıldayarak. Konuşması normale döndü sonra.
“Çok güzel…”
“…bir mal almışsın,” dedi. “...çok güzel…”
Beline sarılıp güzelce yatağa götürüp yatırdım onu… Beni bırakmadı, dudaklarıma yapıştı. Yarım yamalak sevişti benimle biraz. Kalkıp duşa girdim, geri döndüğümde Serra uyumaya devam ediyordu. Üzerini sıkıca örtüp salona geçtim. Bir sigara yaktım ve gerilmiş sinirlerimi yatıştırması için bir kadeh rakı koydum kendime… Kendimi çok kötü hissediyordum. İçimdeki yaşam enerjisinin birdenbire bitmesine neden olan bu korkunç olay ve geleceğimi paylaşma arzusunda olduğum kadının gerçek yüzünü görmüş olmak beni yıkmıştı. Ne yapacağımı düşündüm biraz. Aklıma hiçbir çıkar yol gelmedi.
Serra’dan ayrılmam kaçınılmazdı, başka ne yapabilirdim? Bir müptelâ ile hayat geçmezdi, er ya da geç ilişkimizin mutsuzlukla sonlanacağı açıktı ve bu tehlikeye dayanabilecek güce sahip görmüyordum kendimi.
Ahh, neden bu kadar şanssızdım? Neydi bu beni oradan oraya atıp duran talihsizlik rüzgârının sebebi? Düşündükçe boğulacak gibi oluyordum.
Bir saat kadar sonra, içeriye, yatak odasına gittiğimde mışıl mışıl uyuyordu. Önce rahatladım, sonra kuşkulandım birden. Bu kadar sessiz uyumazdı normalde Serra; burun sinüslerinden biri tıkalı olduğundan minik bir horultusu olurdu. Elimi alnına koydum, terli değildi ve soğuktu biraz. Nefes almıyor gibi geldi, telaşla ışığı yaktım. Yatağa tekrar koşup fısıldadım kulağına. “Serra, kalk hadi… Serra iyi misin?”
Hiç ses yoktu. İyice telaşlanıp yatakta doğrultmaya çalıştım vücudunu. Başı yana devrildi. Tutup yanaklarına bastırdım, ağzının kenarlarından köpükler fışkırdı. Aman Allah’ım! Yok yok, bir yanlışlık var; başka bir durum var. Yok Allahım, ben yokum burada…
Bedeninde hiçbir hayat belirtisi olmaması beni çıldırttı. Aklım başımdan gitti birden. Bağırmamaya çalışarak kucakladım ve banyoya götürdüm onu. Duşu açıp, kucağımda Serra, elbiselerimle birlikte altına girdim. Soğuk suyun altında, dudaklarına yapışıp soluk almasını sağlamaya çalıştım. Bunun bir faydası olmadığını anlayınca, giderek yoğunlaşan panik duygusu içinde, sağa sola çarpa çarpa salona getirdim iyice ağırlaşan gövdesini. Hiç hareket etmiyordu. Kan ter içinde onu kanepeye bırakıp yüzünü tokatlamaya başladım. Nefes nefese kalmıştım. Yine bir kıpırtı göremeyince ağlamaya başladım. Acil yardım çağrısı yapabileceğim bir yerleri aramak üzere evdeki telefonu arayıp buldum. Nereyi aramam gerektiğini bilemedim sonra. Vücudunun üzerine oturup kalp masajı yaptım, ağzını aralayıp içeriye üflemeye çalıştım.
Olmadı, hiçbiri olmadı!
Ölmüştü Serra, bu kesin gibi bir şeydi ama kendimi kandırıyor ve öldüğüne inanmak istemiyordum. Yine çabaladım. Hareket ettirmeye çalıştım; kolunu bacağını açıp kapadım dakikalarca… Hiçbir hareketin hiçbir faydası olmadı yine…
Nabzına baktım, ağzına ayna tuttum, gözlerini açmaya çalıştım. Hiçbir şeyin hiçbir etkisi olmadığını yeniden anladığımda yere attım kendimi ve bir ceset gibi sırtüstü yatıp tavanı seyrettim.
…Ve onu düşündüm. Aşkımızın en güzel günlerini; onsuz bir hayatı aklıma bile getirmediğim, onunla birlikte olmaktan başka arzu duymadığım ve gelecek düşlemediğim günleri… Güzelliğin sonu gelmeyecek gibiydi.
Hiç ölmeyecek gibiydik.
Nasıl olur? Nasıl olur da her şey bu kadar hızla değişir ve bu kadar derin bir uçurumun dibinde bulur insan kendini?
Bir ölü vardı yatağımda; en sevdiğim insanın, biricik aşkımın boş bedeni… Evet, soğumakta olan ruhsuz bir beden haline dönüşmüştü güzel sevgilim, yok olmuştu şimdi… Yattığım yerden güçlükle doğruldum, yatağa tırmandım ve Serra’nın uyumakta olan yüzüne baktım. O melek yüzüne…
…Ve ölüm denen yaratıkla karşılaşmaktan tarif edilemeyecek kadar çok korktuğumu ilk kez orada anladım.
Yatakta ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Bir rüyadan uyanır gibi, yanımda iyice soğumuş olan Serra’nın hafifçe aralanmış mavimsi dudaklarını son kez öptükten sonra ayağa kalktığımda gözlerim karardı. Başım dönüyor ve midem bulanıyordu. Soğuk terler dökerek ve neredeyse sürünerek banyoya gidip kustum.
Tekrar tekrar, içim dışıma çıkana kadar kustum. Yüzümü gözümü yıkadım sonra… Dişlerimi fırçaladım. Doğrulup aynaya baktığımda, tanınmayacak hale gelmiş yüzümün aksini gördüm. Elimle saçlarımı düzelttim. Toparlanmak zorundaydım. Evet, durumum inanılmayacak kadar zor ve vahim olduğu gibi, yardım alabileceğim kimse de yoktu. Yapayalnızdım.
‘Şimdi’ dedim kendime; ‘kendine gel ve iyi düşün’
Ne olmuştu?
‘Benimle birlikte yaşayan sevgilim bir eroinmandı. Bilmiyordum, bu gece öğrendim. Dolapdere’de bir yere gitmemi istedi benden. İki gram eroin aldım oradan, eve geldim. Dozunu tarif etti bana, onun da yarısını verdim. İğneyi kendisi yaptı ve sonra da öldü.’
Bunda benim suçum var mıydı?
Düşündüm...
Pek çok suçum vardı. Neden bir hastaneyi, kliniği ya da Amatem’i aramayıp, bir mal gibi, mal almaya gittin, o Allah’ın en rezil yerindeki, o en rezil torbacıya?
Hadi bunu yaptın diyelim; ne halt yemeye, kimseye danışmadan, kriz halindeki bir insana sorup teslim ettin o boku?
Hadi bunu da yaptın diyelim; neden böyle bir şey olabileceği aklına gelmedi be adam, be hey salak! Hiç mi film seyretmedin, hiç mi kitap okumadın?
Hiç mi sağduyun yok senin?
Sanık ayağa kalk!
Suçlu bulundun; ölüme sebebiyetten… Suçlusun; cinayet işledin.
Bilmeyerek ve istemeyerek olabilir ama işledin işte…
Duygularımı analiz etmeye çalıştım. Belki de Serra’nın ölmesini istemiştim. Kör Hüsrev’in yerine giderken ona çok öfkeliydim; evet, ondan kurtulmak istiyordum ve mutlaka ayrılmam gerektiğini düşünüyordum ama bütün âşıkların kafasının bir köşesinde, sevgiliden ayrılma ve kurtulma isteği yok mudur?
Aşkın mantığı yoktur ki…
Bir eroinman da olsa, Serra’dan ayrılmaya hazır değildim ben, hiçbir zaman hazır olamayacaktım belki de… Hele onu öldürmeyi…
İstemiş miydim?
Hayır. Neden isteyeyim bunu? Söylüyorum ya; deli gibi âşıktım ona...
Yüzümü iki elimle birden kapayıp yine ağlamaya başladım. Beni suçsuz bulsalar bile içeri atacaklardı. Kim bilir kaç ay… Beraat etsem bile, duruşmalar sonuçlanana kadar kaç gün, kaç hafta, kaç ay… Görmüştüm oraları işte; iki haftadan fazla yatmıştım hapiste. Dayanabilir miydim?
Mümkün değil, dayanamazdım.
Hadi, iki-üç hafta dişimi sıktım ve dayandım diyelim… Ya suçlu bulunursam?
Yıllar boyu yatacaktım hapiste…
Düşündüm, yine düşündüm, bir daha düşündüm. Yine ağladım. Burnumu çeke çeke mutfağa gidip bir kahve yaptım kendime, bir de sigara yaktım.
Ve bu işten nasıl yırtacağımı düşündüm bu defa…